Evrimin Bir Aldatmaca Olduğunu, Herşeyi
Allah'ın Yarattığını Anlamazlıktan Gelmeyin
İnsanlardan bazıları Allah'ın varlığını kabul
etmek istemedikleri için yeryüzündeki canlılığın varoluşu
ile ilgili olarak tamamen akıl ve mantık dışı, bilimsel
her türlü gerçekle çelişen bir "tesadüfler teorisi" ortaya
atmışlardır. Evrim teorisi olarak isimlendirilen bu teori,
yeryüzünde var olan tüm canlıların rastlantılar sonucu oluştuğunu
iddia eder. Oysa evrimcilerin asılsız iddiaları incelendiğinde,
bu teorinin "canlılığın nasıl ortaya çıktığı" konusunda
tek bir makul açıklama dahi getiremediği ortaya çıkar.
Akıl ve vicdan gözüyle canlılardaki kusursuz
sistemler incelendiğinde karşımıza APAÇIK bir gerçek çıkar:
Canlılar yaratılmışlardır. Evrimcilerin canlıların oluşumu
ile ilgili tüm iddiaları geçersizdir. Dünya üzerinde evrim
diye bir süreç kesinlikle yaşanmamıştır. Tüm evren üstün
akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından, benzersiz bir şekilde
yaratılmıştır ve evrim sadece bir aldatmacadır. Bu, kesin
bir gerçektir.
Canlılıkla ilgili tüm bilimsel ve mantıki deliller
APAÇIK BİR YARATILIŞI göstermesine rağmen, hala ısrarla
evrimi savunmaya devam edenler vardır. Bu bölümde bilime
bağlı olduklarını iddia eden kimi insanların, gerçekleri
görmezden, anlamazdan gelerek nasıl akıl dışı iddialar öne
sürebildiklerini göreceğiz. Ve körü körüne bağlı oldukları,
geçersizliğini anlamazlıktan geldikleri teorinin, 20. yüzyılda
gelişen bilim sayesinde nasıl temelinden yıkıldığına şahit
olacağız.
Allah'ın varlığını reddetme çabası
içinde olan bu insanların yanılgısına düşmeyin ve siz de
herşeyin Yaratıcısı'nın Allah olduğunu, evrim diye bir sürecin
yeryüzünde asla yaşanmadığını anlamazlıktan gelmeyin.
Evrimciler, canlıların iki
temel mekanizma sayesinde evrimleştiklerini iddia ederler.
"Doğal seleksiyon" ve "mutasyonlar".
Doğal seleksiyon, yapısı doğal şartlara uyum
sağlamayan canlıların bir süre sonra yok olacağını, yapısı
uygun olanlarınsa nesillerini devam ettireceğini öne sürer.
Oysa bu iddianın evrimle hiçbir ilgisi yoktur. Doğal seleksiyon
mekanizması ancak var olan bir tür içinde güçsüz olanların
elenmesini, sonuç olarak güçlü bireylerden oluşan bir topluluğun
ortaya çıkmasını sağlar. Yani doğal seleksiyon sonucunda
doğada herhangi yeni bir canlı türünün oluşması söz konusu
değildir
Evrimciler de aslında bu gerçeğin farkındadırlar.
Ünlü bir evrimci olan İngiltere Doğa Tarihi Müzesi baş paleontoloğu
Colin Patterson doğal seleksiyonun anlamsızlığını şu ifadeleriyle
kabul etmektedir:
Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmaları
ile yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin
yakınına bile yaklaşamamıştır. Bugün neo-Darwinizmin en
çok tartışılan konusu budur.
Evrimcilere göre evrimsel değişikliklerin diğer
kaynağı, canlıların genetik yapısında meydana gelen rastgele
mutasyonlardır. Küçük mutasyonların ardı ardına eklenerek
yeni türler ortaya çıkardığını iddia ederler. Oysa mutasyonlar
hücredeki tüm bilgilerin kodlu olduğu DNA'da sadece tahribat
yaparlar. Mutasyonların net etkisi her zaman zararlıdır,
yeni bir tür oluşturmaları da kesinlikle mümkün değildir.
Mutasyonlar sonucunda sadece mongolizm, albinizm, cücelik,
kanser gibi hastalıklar ve sakatlıklar ortaya çıkabilir.
Yakın geçmişte Nagasaki ve Hiroşima'da kullanılan nükleer
silahların etkisiyle oluşan radyasyonun canlılarda meydana
getirdiği mutasyonlar bunun kesin birer örneğidirler.
Bu bilgiler ışığında evrimcilerin evrimleştirici
olarak öne sürdüğü iki mekanizmanın da gerçekte hiçbir anlam
ifade etmediğini ve yeryüzünde canlıları zaman içinde tesadüfen
meydana getirebilecek bir mekanizmanın var olmadığını anlamazlıktan
gelmeyin.
Evrimciler yeryüzündeki
bütün canlı türlerinin, uzun bir zaman süreci içinde birbirlerinden
evrimleşerek ortaya çıktığını iddia ederler. Teorinin
bu iddiasının geçerli olabilmesi için, geçmişte sayısız
ara türde canlının yaşamış olması gereklidir. Yani bildiğimiz
canlıların yanında, yarı balık-yarı sürüngen, ya da yarı
sürüngen-yarı kuş canlılar ortaya çıkmış olmalıdır. İşte
evrimciler geçmişte yaşamış olduklarına inandıkları bu
hayali yaratıkları "ara-geçiş formu" olarak adlandırırlar.
Eğer bu hayali canlılar geçmişte gerçekten
yaşamışlarsa, bu canlıların kalıntılarına fosil kayıtlarında
da rastlanması gerekir. Çünkü şimdiye kadar yaşamış olan
milyonlarca hayvan türünün fosillerine, dünyanın her yerinde
rastlanmaktadır. Ama ne ilginçtir ki bugüne kadar yapılan
araştırmalarda, büyük çoğunluğu bulunmuş olan fosil kayıtlarının
içinde, evrimcilerin geçmişte yaşadıklarını iddia ettikleri
ara geçiş formlarından tek bir tane bile bulunmamaktadır.
Diğer canlıların fosil kayıtları son derece zenginken, ara-geçiş
formu olduğu iddia edilen hayali canlılara ait tek bir fosil
kaydı bile yoktur.
Bugüne kadar tek bir ara geçiş fosilinin
bile bulunamamış olmasının, evrimci iddiaları tamamen saf
dışı bıraktığını anlamazlıktan gelmeyin.
Evrimcilerin hayali senaryosuna
göre, bazı balıklar çeşitli nedenlerle sudan karaya geçme
ihtiyacı hissetmişlerdir. Bu ihtiyaç üzerine balıklarda
değişmeler başlamış ve zamanla karaya çıkarak burada sürüngenlere
dönüşmüşlerdir. Bu, evrimcilerin sudan karaya geçiş masalının
kısa bir özetidir. Şimdi kısaca bir düşünelim: Bir balık
bir gün karaya çıkmaya karar verirse ne olur? Yavaş yavaş
sahile yaklaşan, sonra kumlara doğru ilerleyen, en sonunda
da karaya çıkan bir balığın başına neler gelebilir? Kuşkusuz
bu sorunun cevabı açıktır: Bir balık her ne şekilde olursa
olsun karaya çıktığında kısa bir süre içinde ölecektir.
Hemen arkasında başka bir balık aynı şeyi denediğinde,
o da ölecektir. Bunu milyonlarca yıl boyunca milyarlarca
balık da denese sonuç değişmeyecektir; karaya ulaşan her
balık başka bir şey yapmaya fırsat bulamadan kısa bir
süre içinde ölecektir. Bu APAÇIK bir gerçektir.
Yukarıda çizimde ifade edilen
denizyıldızının balığa dönüşmesi iddiası, tamamen
evrimcilerin hayal gücünün ürünüdür. İlk sırada
gördüğünüz deniz yıldızının ve en sonda gördüğünüz
balığın sayısız fosili mevcuttur. Ama yarı deniz
yıldızı-yarı balık olarak gösterilen canlılar birer
çizimden ibarettir. Ara geçiş canlısı oldukları
iddia edilen bu çizimlere benzer tek bir fosile
dahi rastlanmamıştır. Çünkü bunların tek bir örneği
dahi yeryüzünde hiç yaşamamıştır.
Ayrıca bugün bilimsel olarak da ispat edilmiştir
ki, anatomik ve fizyolojik açıdan birbirinden tamamen farklı
yapılara sahip olan bu canlıların birbirlerinden türemiş
olmaları söz konusu olamaz.
"Bir su canlısı neden bir kara canlısına
dönüşemez?" sorusunun cevabını şöyle özetleyebiliriz:
1. Ağırlığın taşınması: Karada
yaşayan canlılar enerjilerinin %40'ını vücutlarını taşımak
için kullanırlar. Denizlerde yaşayanlarsa ağırlıklarını
taşımak zorunda değildirler. Her iki canlı türünün de birbirlerinden
tamamen farklı kas ve iskelet yapıları vardır, bu yüzden
bulundukları ortamlarda hiç zorlanmazlar.
2. Sıcaklığın korunması: Kara
canlılarının, karadaki sık değişen iklim şartlarına uygun
metabolizmaları vardır. Oysa denizlerde ısı çok yavaş değişir.
Bu yüzden karada yaşayan ve suda yaşayan canlıların metabolizmaları
çok farklı çalışır. Böyle büyük bir değişimin tesadüfen
oluşması imkansızdır.
Bir balık günün birinde sürünerek
karaya çıkarsa başına ne gelir? Elbette bu balık karaya
çıktıktan birkaç dakika sonra ölür. Bu, her insanın
hiç düşünmeden cevap verebileceği bir sorudur. O halde
bu balığın bir tesadüf eseri yıllarca ölmeden karada
bekleyip, günün birinde bir sürüngen olarak yaşamaya
başladığını iddia etmek akıl, mantık ve bilimsel gerçeklerle
uyuşmayacak bir iddia olacaktır.
3. Suyun kullanımı: Su ve
nem karada az bulunduğu için kara canlıları tarafından idareli
kullanılır. Örneğin derileri suyu idareli kullanabilecekleri
bir yapıya sahiptir. Ayrıca kara canlılarında susama duygusu
vardır. Su canlıları ise su ortamında yaşamaya uygun bir
deriye sahiptirler. Kuruluğa dayanamazlar, ayrıca susama
duyguları da yoktur.
4. Böbrekler: Su canlıları
vücutlarındaki artık maddeleri, derilerinden süzerek bulundukları
ortama atarlar. Oysa kara canlıları kusursuz bir böbrek
sistemine sahiptirler. Tüm kompleks yapısıyla bir böbreğin
tesadüfen meydana gelmesi ise ihtimal dışıdır.
5. Solunum sistemi: Balıklar
suda erimiş halde bulunan oksijeni solungaçlarıyla alırlar.
Karada yaşayan canlılarda ise kusursuz bir akciğer sistemi
mevcuttur.
Sonuç olarak, balıklar her zaman balıktırlar,
sürüngenlerse her zaman sürüngen. Bir balığın asla bir yılana
ya da bir kertenkeleye dönüşmesinin mümkün olmadığını, bunun
sadece masallarda gerçekleşebileceğini evrimciler gibi anlamazlıktan
gelmeyin.
Evrimciler bir kuşun tüyündeki
kusursuz yapının bile nasıl oluştuğunu açıklayamadıkları
halde, kuşların sürüngenlerden evrimleştiklerini iddia
ederler. Bu, son derece asılsız bir iddiadır. Sürüngenlerin
her zaman sürüngen, kuşların ise kuş oldukları fosil kayıtlarından
kolaylıkla anlaşılmaktadır. Ayrıca sürüngenlerle kuşlar
arasında da, balıklarla sürüngenlerde olduğu gibi son
derece büyük farklılıklar vardır. Pek çok fizyolojik ve
anatomik farklılıktan dolayı böyle bir geçiş mümkün değildir.
Birkaç örnek vermek gerekirse;
Evrimcilerin, sinek avlarken
kanatlanıp uçmaya başladığını iddia ettikleri dinozorun
hayali bir çizimi.
-Kuşların sürüngenlerden çok farklı bir akciğer
yapıları vardır.
-İskelet yapıları sürüngenlerden tamamen farklıdır;
örneğin kuşların kemikleri, sürüngenlere göre çok hafiftir.
-Kuşların tüyleri, sürüngenlerin ise tüylerle
hiçbir ilgisi olmayan, tamamen farklı yapıda pulları vardır.
Kısacası bir sürüngenin ön ayaklarının
kanatlara dönüşmesi ve sonra da uçmaya başlaması masalının
gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Bu gibi evrimci masallara
kanmayın ve bir sürüngenin hiçbir zaman bir kuşa dönüşemeyeceğini
anlamazlıktan gelmeyin.
Buraya kadar anlattıklarımızın
dışında evrim teorisini asıl olarak temelinden çökerten
bir gerçek daha vardır. Evrimciler dünya üzerindeki canlı
yaşamının nasıl başladığı konusuna bir açıklama getirememektedirler.
Bilindiği gibi tüm canlılar hücrelerden oluşurlar.
Örneğin insan vücudunda yaklaşık 100 trilyon hücre bulunur.
Hücrelerin temel yapıtaşları ise proteinlerdir. Bir hücrenin
varlığından söz edebilmemiz için çok sayıda proteinin var
olması gerekir. Çünkü her hücrede yüzlerce farklı çeşitte
protein mevcuttur. Bu proteinlerin ise asla rastlantılarla
açıklanamayacak kadar karmaşık bir yapıları ve çok özel
bir tasarımları vardır. Proteinler "amino asit" ismi verilen
daha küçük moleküllerden oluşurlar. 50 amino asitten oluşan
proteinler olabildiği gibi, binlerce amino asitten oluşan
proteinler de vardır. Ancak proteinlerin var olabilmesi
için amino asitlerin rastgele biraraya gelmeleri de yeterli
değildir. Aksine bir proteini oluşturan amino asitlerin
her birinin belirli bir dizilime uygun olacak şekilde biraraya
gelmeleri şarttır. Tek bir amino asitin eksik ya da fazla
olması veya herhangi birinin yer değiştirmesi proteini işe
yaramaz hale getirir.
Bu gerçekler karşısında, proteinlerin oluşumu
ile ilgili çeşitli ihtimal hesaplamaları yapan bilimadamları
tek bir proteinin dahi tesadüfen oluşamayacağı gerçeğini
kabul etmişlerdir.
Örneğin, bileşiminde 288 amino asit bulunan
ve 12 farklı amino asit türünden oluşan ortalama büyüklükteki
bir protein molekülünün içerdiği amino asitler 10300
farklı biçimde dizilebilir. (Bu, 1 rakamının sağına 300
tane sıfır gelmesiyle oluşan astronomik bir sayıdır.) Ancak
bu dizilimlerden yalnızca bir tanesi söz konusu proteini
oluşturur. Dolayısıyla bu örnekte verdiğimiz protein moleküllerinden
yalnızca bir tanesinin tesadüfen meydana gelme olasılığı
10300'de bir ihtimaldir. Bu ihtimalin pratikte
gerçekleşmesi ise imkansızdır.
Hücrelerin yapıtaşı olan proteinlerden
tek bir tanesinin bile evrimin asılsız iddialarıyla meydana
gelmesinin imkansız olduğunu, dolayısıyla evrimci iddialarla
canlılığın oluşmasının mümkün olmadığını anlamazlıktan gelmeyin.
Bilimadamları yalnızca proteinlerin
değil, hücrelerin de meydana gelişiyle ilgili çeşitli
olasılık hesapları yapmışlardır.
New York Üniversitesi'nden
kimya profesörü ve DNA uzmanı olan Robert Shapiro, sadece
basit bir bakteri hücresinde bulunan 2000 çeşit proteinin
(insan hücresinde ise yaklaşık 200.000 çeşit protein vardır)
rastlantısal olarak ortaya çıkma ihtimalini hesaplamıştır.
Elde ettiği rakam, (1040.000)'de bir ihtimaldir.1
"1" rakamının yanına 40 bin tane sıfır konulduğunda elde
edilen bu akıl almaz sayı, proteinlerin hiçbir şekilde tesadüfen
oluşamayacağının çok açık bir delilidir.
Bu akıl almaz sayı karşısında, Cardiff Üniversitesi'nden
Uygulamalı Matematik ve Astronomi profesörü Chandra Wickramasinghe
şu yorumu yapmıştır:
Bu rakam (1040.000)
Darwin'i ve tüm evrim teorisini gömmeye yeterlidir.
Bu gezegenin ya da bir başkasının üzerinde hiçbir zaman
(hayatın doğabileceği) bir ilkel çorba olmamıştır ve yaşamın
başlangıcı rastlantısal olarak gerçekleşemeyeceğine göre,
amaçlı bir aklın ürünü olmalıdır.2
Değil bir insanı oluşturan hücrelerin,
tek bir tane bakteri hücresinin dahi tesadüfen meydana gelemeyeceğini
ve bunun evrimin teorisinin çöküşü manasına geldiğini anlamazlıktan
gelmeyin.
Bir kütüphanede bulunan binlerce
kitabın her birinde yer alan bilgiler tesadüfen yazılmış
olabilir mi? Elbette bu mümkün değildir. Öyleyse canlılarla
ilgili tüm bilgilerin saklandığı DNA molekülünün tesadüfen
oluşamayacağı da açıktır.
İnsan vücudunda 100 trilyon
hücre bulunur. Bu hücrelerin her birinin çekirdeğinde
de DNA adlı bir molekül vardır. İşte bu molekülde insana
ait bütün özelliklerin bilgisi -yani göz, saç ve ten renginden,
iç organların yapısına, boy uzunluğundan ses tonuna kadar
her türlü bilgi- şifrelenmiş bir şekilde kayıtlıdır. DNA'daki
genetik bilgi kağıda dökülmeye kalkılacak olsa yaklaşık
500'er sayfalık 900 ciltten oluşan dev bir kütüphane oluşturulması
gerekecektir. İşte bu bilginin tümü DNA'nın "gen" adı
verilen parçalarında şifrelenmiştir. Genler ise belirli
bir sıralamada dizilmiş nükleotidlerden oluşur. Bu nükleotidlerde
meydana gelebilecek sıralama hataları o geni işe yaramaz
hale getirir.
İnsan vücudunda 200.000 gen bulunur. Bu 200.000
geni oluşturan milyonlarca nükleotidin doğru sıralamasının
tesadüfen oluşması ise kesinlikle imkansızdır.
DNA'daki bu kompleks yapının özel bir
tasarımın sonucunda ortaya çıktığını, yani DNA'yı Allah'ın
yaratmış olduğunu anlamazlıktan gelmeyin.
Evrimciler tüm canlıların
ilkelden gelişmişe doğru gittiklerini öne sürerler. Bu
asılsız iddiaya göre, insan da diğer tüm canlılar gibi
evrimcilerin "ilkel insan" dedikleri yarı maymun-yarı
insan yaratıkların zamanla gelişmesi ile ortaya çıkmıştır.
Oysa bugün biliyoruz ki ilkel insan diye bir şey yoktur.
İnsanlar her zaman insan, maymunlar da her zaman maymun
olarak kalmışlardır. Bu kesin bir gerçektir. İnsanın atası
olarak gösterilen fosiller eski insan ırklarına aittir.
Hatta günümüzde yaşayan pek çok insan topluluğu (Pigmeler,
Aborijin yerlileri gibi) evrimcilerin insanın ataları
gibi göstermeye çalıştıkları bu soyu tükenmiş insan ırklarıyla
benzer fiziksel görünüm ve özellikleri taşımaktadırlar.
İnsanlarla maymunlar arasında çok bariz anatomik
farklılıklar bulunmaktadır. Bunların evrimle açıklanması
mümkün değildir. Bu, kesinlikle aksi iddia edilemeyecek,
bilimsel delillerle kanıtlanmış olan APAÇIK bir gerçektir.
Bu konudaki sayısız delilden birkaçı şunlardır:
Evrimcilerin yarı maymun
canlıların yaşadığını iddia ettikleri dönemlere ait olan
800 bin yıllık bir insan yüzü fosili, 1995'te İspanya'nın
Atapuerca bölgesinde bulunmuştur. Bu fosilin önemi günümüz
insanından farksız bir yapıya sahip olmasından kaynaklanmaktadır.
Bu durumda 800 bin yıllık bu fosili gören kişilerin anlamazlıktan
gelemeyeceği bir gerçek açığa çıkmaktadır: 800 bin yıl
önceki insanla bugünkü insanın arasında hiçbir fark yoktur.
-Evrimcilerin soy ağacı sıralamasında maymundan
insana geçişin ilk aşamalarında yer alan ve Homo erectus
olarak adlandırdıkları insanların bundan 700 bin yıl önce
gemicilik yaptığı saptanmıştır. Bu konu ile ilgili haberlerden
biri 14 Mart 1998'de New Scientist adlı dergide "İlk
İnsanlar Sandığımızdan Çok Daha Akıllıydı…" başlığıyla
yayınlanmıştır. Gemi yapacak bilgi birikimine ve teknolojiye
sahip olan bu insanların "ilkel" olarak nitelendirilmesi
ise kuşkusuz mümkün değildir.
-Kenya'daki Turkana Gölü yakınlarında,
dik iskelet yapısı günümüz insanından hiç farklı olmayan
bir çocuk fosili bulunmuştur. Homo erectus ırkına ait olan
bu fosil hakkında paleoantropologların kanısı ortaktır.
Amerikalı paleoantropolog Alan Walker bu çocuk fosili ile
ilgili olarak, "ortalama bir patolojistin bu fosilin
iskeletiyle, modern insan iskeletini birbirinden ayırmasının
çok güç olduğunu" söylemiştir.3
BİR
ARABAYI ÇÖLDE BIRAKIP ON YIL SONRA GERİ DÖNDÜĞÜNÜZDE
ONU NASIL BULURSUNUZ? Fiziğin en temel kanunlarından
birisi olan Termodinamiğin İkinci Kanunu, evrende
kendi haline, doğal şartlara bırakılan tüm sistemlerin,
zamanla doğru orantılı olarak düzensizliğe, dağınıklığa
ve bozulmaya doğru gideceğini söyler. Bu gerçek hepimizin
yaşamları sırasında da yakından gözlemlediği bir durumdur.
Örneğin bir arabayı çöle götürüp bırakır ve aylar
sonra durumunu kontrol ederseniz, elbette ki onun
eskisinden daha gelişmiş, daha bakımlı bir hale gelmesini
bekleyemezsiniz. Aksine lastiklerinin patlamış, camlarının
kırılmış, kaportasının paslanmış, motorunun çürümüş
olduğunu görürsünüz. Evrim teorisine göre ise, dağınık,
düzensiz, cansız atomlar ve moleküller, zamanla kendi
kendilerine tesadüflerle biraraya gelerek düzenli
ve planlı proteinleri, DNA, RNA gibi son derece kompleks
moleküler yapıları, ardından da çok daha ileri düzenlere,
tasarımlara sahip milyonlarca canlı türünü ortaya
çıkarmışlardır. Elbette böyle bir senaryonun gerçekleşmesi
mümkün değildir. İşte evrimin çelişkili ve bilimsel
gerçeklere uzak noktalarından biri de budur.
-Bunlardan başka evrimcilerin Neandertal insanı
olarak tanımladığı insan ırkına ait olduğu saptanmış 26
bin senelik dikiş iğnesi fosilleri bulunmuştur. Bu da bize
evrimcilerin "ilkel insan" olarak nitelendirdiği Neandertallerin
on binlerce yıl önce giyim-kuşam bilgisine sahip olduklarını
gösterir.
Gemi yapacak kültüre sahip olan, giyim-kuşam
sanatını bilen, iskelet yapısı olarak bizden hiçbir farkı
olmayan ve günümüzden yüz binlerce yıl önce yaşamış olan
bu insanların evrimciler tarafından "ilkel insan" olarak
kabul ettirilmeye çalışılmasının sonuçsuz bir çaba olduğunu
anlamazlıktan gelmeyin.
700 Bin Yıllık Gemi Mühendisleri
"ANTİKDENİZCİLER: İlk insanlar sandığımızdan çok daha
akıllıydı..." New Scientist dergisinde yayınlanan
bu habere göre insanlar 700 bin yıl önce gemicilik
yapıyorlardı.
Evrimciler insanın ortaya
çıkışı ile ilgili olarak maymunsu "ara form"lardan oluşan
bir sıralama yaparlar ve buna da insanın "soy ağacı" derler.
Evrimcilere göre günümüz insanı maymundan gelişerek zamanla
insansı özellikler kazanmış ve bugünkü görünümüne kavuşmuştur.
Bu, tamamen hayali bir sıralamadır. Bunun hayali olduğunu
daha iyi anlamak için evrimcilerin soy ağacı sıralamasını
yaparken neleri dayanak olarak aldıklarını incelemek yeterli
olacaktır.
Bu sıralamayı yaparken evrimcilerin ilham kaynağı
bazen bir kafatası kemiği, bazen tek bir çene kemiği, bazen
de sadece bir diş parçası olmuştur. Bir kemiğe bakarak ve
sadece bu kemiğe dayanarak bir canlının dış görünüşünü,
akrabalarını, soyunu tespit etmek ise mümkün değildir. Evrimcilerin
yaptığı işte budur. Tek bir kemiğe dayanarak canlılar hakkında
hayali ama detaylı iddialar ortaya atarlar ve kendi hayali
iddialarını kullanarak da hayali soy ağaçları oluştururlar.
Homo erectus ırkına ait Turkana
Çocuğu fosili; günümüz insanından neredeyse tamamen
farksızdır.
Bu soy ağaçları dışında ellerindeki tek bir
kemiğe dayanarak son derece kapsamlı senaryolar da oluştururlar.
Örneğin, maymuna benzer bir insanı, yine maymuna benzer
eşi ve çocuklarıyla birlikte yanan bir ateşin kenarında
otururken, ilkel aletlerle avladıkları yemeklerini yerken
ya da ağaçların üstünde hep birlikte yaşarken canlandıran
resimler senelerdir çeşitli yayınlarda yer almaktadır. Bu
yayınların hepsi evrimcilerin taraflı yorumlarının bir ürünüdür.
Bu yolla tarihte yarı-maymun, yarı-insan canlıların yaşadığı
ve bunların bizlerin atası olduğu telkini topluma kabul
ettirilmeye çalışılmaktadır.
Oysa bu resimlerin tümü sadece ve sadece evrimcilerin
geniş hayal güçlerinin bir ürünüdür. Hiçbir gerçeklikleri
yoktur. Yalnızca bir kemik ya da diş parçasına dayanarak
bir canlının aile yaşamının çizilmesi, bu canlıların detaylı
maketlerinin yapılması, hiç kuşkusuz ki bilimsel gerçeklerin
değil çok geniş bir hayal gücünün göstergesi olabilir.
Kısacası medyada gördüğünüz yürüyen, yemek
yiyen ya da ailesiyle ilkel bir hayat yaşayan "ilkel insanlar"
olarak tanıtılmaya çalışılan maymun-adam çizimlerinin gerçekte
tek amacı, halkı yanlış yönlendirmek ve aldatmaktır.
Buraya kadar evrim teorisinin hiçbir bilimsel
alanda geçerliliği olmadığını inceledik. Ancak tüm bu gerçeklerden
çok daha açık bir gerçek daha vardır ki, bunun evrimci izahlarla
açıklanması kesin olarak imkansızdır. Bu APAÇIK gerçek şudur:
İnsan dediğimiz varlık aslında, cansız fosfat,
karbon, kalsiyum, magnezyum gibi maddelerin atomlarından
meydana gelmiştir. Bu atomların ise kendilerine ait bir
şuurları, iradeleri yoktur. Ama her nasılsa bu cansız atomlar
biraraya gelip, canlı bir insanı meydana getirmişlerdir.
Sonra da bu "atomlar topluluğu" okumaya, üniversite bitirmeye
karar vermiş ve söz konusu atomların bir kısmı profesör
olmuşlardır. Atomlardan oluşan profesörler mikrobiyolojide
uzmanlaşmaya karar vermiş, "bir elektron mikroskobu icad
edip kendimizi seyredelim" demişlerdir. Veya tıp alanında
uzmanlaşıp, atomlardan meydana gelen virüslerin sebep olduğu
hastalıkları yine atomlardan oluşan ilaçlarla tedavi etmişlerdir.
İşte evrimcilerin iddiaları açıkça budur. Atomun
tek başına şuursuz olduğunu bilirler ama çok sayıda atomun
biraraya gelince düşünebilen, özleyebilen, sevinen, üzülen
şuurlu insanları meydana getirdiğini iddia ederler.
İnsan bilinç, irade sahibi, düşünebilen, konuşabilen,
akledebilen, muhakeme yeteneği olan, kararlar alabilen bir
varlıktır. Bu özellikleri onu farklı kılar. İşte bütün bu
özellikler, onun sahip olduğu "ruh"un işlevleridir.
Bir insanı oluşturan tüm parçalar teker
teker tesadüfen biraraya gelse bile, böyle bir atom yığınının
insan ruhunu oluşturamayacağını ANLAMAZLIKTAN GELMEYİN.
1 Robert Shapiro,
Origins: A Sceptics Guide to the Creation of Life on Earth,
New York: Summit Books, 1986, s. 127) 2 Fred Hoyle, Chandra Wickramasinghe, Evolution
from Space, New York: Simon and Schuster, 1984, s. 148) 3 Boyce Rensberger, The Washington Post,
19 Kasım 1984
Bu
sitenin hazırlanmasında Adem Yakup'un eserleri kaynak olarak
alınmıştır.