ÖLÜ BİR BELDEYİ CANLANDIRAN YAĞMURLAR
Kuran'da, yağmurun "ölü bir
beldeyi diriltme" işlevine birçok ayette dikkat çekilir:
... Biz gökten tertemiz bir
su indirmekteyiz. Onunla ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak
ve yarattığımız hayvanlardan ve insanlardan birçoğunu onunla
sulamak için. (Furkan Suresi, 48-49)
Yağmurun,
canlılar için kaçınılmaz bir ihtiyaç olan suyu yeryüzüne
bırakmasının yanında bir de gübreleme özelliği vardır. Denizlerden
buharlaşarak bulutlara ulaşan yağmur damlaları, ölü toprağı
"canlandıracak" bazı maddeler içerirler. Bu "canlandırıcı"
özellikli yağmur damlalarına "yüzey gerilim damlaları" adı
verilir. Yüzey gerilim damlaları, biyologların
deniz yüzeyinin mikro katmanı dedikleri üst kısımda oluşurlar;
milimetrenin onda birinden daha ince olan bu yüzeysel zarda,
mikroskobik alglerin ve zooplanktonların bozulmasından gelen
pek çok organik artık vardır. Bu artıkların bazıları, deniz
suyunda çok az bulunan fosfor, magnezyum, potasyum gibi
elementleri ve ayrıca bakır, çinko, kobalt ve kurşun gibi
ağır metalleri seçip ayırarak, kendi içlerinde toplarlar.
Yeryüzündeki tohum ve bitkiler, yetişmeleri için gereksinim
duydukları çok sayıdaki madensel tuzları ve elementleri
işte bu yağmur damlalarında bulurlar. Kuran'da, bir başka
ayette bu olay şöyle bildirilir:
Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik;
böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik. (Kaf
Suresi, 9)
Yağışlarla toprağa inen bu
tuzlar, verimi artırmak için kullanılan geleneksel gübrelerin
bazılarının (kalsiyum, magnezyum, potasyum vb.) küçük örnekleridir.
Bu tür aerosellerde bulunan ağır metaller ise, bitkilerin
gelişiminde ve üretiminde verimlilik artırıcı elementleri
oluştururlar. Kısacası, yağmur önemli bir gübredir. Fakir
bir toprak, yalnızca yağmur aracılığıyla gelen bu gübrelerle
bile, yüzyıllık bir süre içinde bitkiler için gereken tüm
elementleri kazanabilir. Ormanlar da, yine bu deniz kökenli
aerosoller yardımıyla gelişir ve beslenirler.
Bu yolla, her yıl kara parçalarının
toplam yüzeyi üzerine 150 milyon ton gübre düşmektedir.
Bu doğal gübreleme işleyişi olmasaydı, Dünya üzerinde çok
daha az bitki olacak, hayat dengesi bozulacaktı. Ayette
verilen, yağmurun canlandırma özelliği ile ilgili bilgi,
Kuran'ın sayısız mucizevi özelliğinden sadece biridir.
Dolu
Yağışı, Şimşek ve Gök Gürültüsünün Oluşumu...
Gökten içinde dolu bulunan dağlar
(gibi bulutlar) indiriverir, onu dilediğine isabet ettirir
de, dilediğinden onu çevirir; şimşeğinin parıltısı neredeyse
gözleri kamaştırıp götürüverecektir. (Nur Suresi, 43)
Yukarıdaki ayette, şimşeğin
doluyla olan ilgisine dikkat çekilmektedir. Dolunun, şimşeğin
oluşumundaki etkisi araştırıldığında, ayette önemli bir
meteorolojik gerçeğe işaret edildiği görülecektir. Meterology
Today (Günümüzde Meteoroloji) adlı kitapta dolu ve şimşeğin
oluşumu ile ilgili şöyle bir yorum getirilmektedir:
Aşırı soğumuş
damlacıklardan ve buz kristallerinden oluşan bir bulut bölgesinden
dolu düştükçe bulutlar elektrik yüklenir. Sıvı halindeki
damlacıklar da dolu taneleriyle çarpıştıklarında, temas
anında donarlar ve potansiyel ısılarından kaybederler. Bu,
dolunun yüzeyinin buz kristalinin çevresinden daha sıcak
kalmasını sağlar. Dolu buz kristali ile temasa geçtiğinde
ise önemli bir olay gerçekleşir. Elektronlar daha soğuk
olandan daha sıcak olana doğru akarlar. Bunun sonucunda
dolu negatif yüklü olur. Aynı etki çok soğumuş su damlaları
bir dolu tanesi ile temasa geçtiğinde ve pozitif yüklü çok
küçük buz parçaları kırıldığında da olur. Daha hafif ve
pozitif yüklü parçacıklar hava akımıyla bulutların yukarı
tarafına doğru taşınırlar. Negatif yükle kalan dolu bulutun
aşağı kısmına doğru düşer, böylece bulutun aşağı tarafı
negatif yüklenir. Bu negatif yükler yıldırım olarak yeryüzüne
doğru deşarj olurlar. Bu bakımdan dolu, yıldırımın oluşumunda
ana etkendir.35
Aşağıdaki ayette ise yağmur
bulutlarının şimşeklerle olan bağlantısına ve bu oluşumların
sıralamasına dikkat çekilmiştir ki, bunlar da bilimsel bulgularla
tam bir paralellik içindedir:
Ya da (bunlar) karanlıklar,
gök gürültüsü ve şimşek(ler)le yüklü, 'gökten şiddetli bir
yağmur fırtınasına tutulmuş gibidirler ki, yıldırımların
saldığı dehşetle'; ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını
tıkarlar... (Bakara Suresi, 19)
Fırtına bulutunda elektrik
yükü, yağmur damlacıklarının sürekli çatlamasından
oluşur. Damlacık çatladıkça, pozitif yük bulutun üst
katına yükselir, negatif yük altta kalır. Bu durumda
toprak yüzeyinde pozitif yük oluşacak ve yıldırım
düşecektir.
Su damlasının yukarıya doğru hareketinde, donma düzeyine
gelmesiyle su damlası donar ve düşerken başka damlacıklarla
çarpıştıkça üzerine buz yüzeyleri eklenir, bu şekilde
buz oluşur. |
Yağmur
bulutları 25.6 km2 - 256 km2 genişliğinde, 9.000-12.000
m yüksekliğindeki çok büyük kütleler halindedir. Bu olağanüstü
kalınlıktan ötürü, bu bulutların tabanı karanlıktır. Güneş
ışınları, bulutu oluşturan su ve buz parçacıklarının çok
fazla miktarda olmasından dolayı geçiş imkanı bulamazlar.
Bu yoğunluk dolayısıyla, yeryüzüne bu bulutlar arasından
çok az miktarda güneş ışığı ulaşır ve bu yüzden yeryüzünden
bakan bir kişi bulutu karanlık olarak görür. Bulutun üst
kısımlarında ise karanlık daha azdır ve yeryüzüne yaklaştıkça
karanlık daha artar.36
Karanlığın
ardından ayette dikkat çekilen, gök gürültüsü ve şimşeğin
oluşum aşamaları ise şöyledir: Yağmur bulutlarının içinde
elektrik yükü birikimi oluşur. Bulutlardaki bu elektriklenme,
donma, damlacıkların bölünmesi, temas sırasındaki elektriklenme
gibi süreçler sonucunda oluşur. Bu tür bir elektrik yükü
birikimi, araya giren havanın onları izole edemeyecek duruma
gelmesiyle, büyük bir kıvılcım, pozitif ve negatif alanlar
arasında deşarj olur. Zıt yüklerle yüklü iki bölge arasındaki
voltaj 1 milyar volta ulaşabilir. Kıvılcım bulut içinde
de oluşabilir, pozitif yüklü bir alandan negatif yüklü bir
alana doğru iki bulut arasında akabilir veya bir buluttan
yeryüzüne doğru boşalabilir. Bu kıvılcımlar göz kamaştıran
şimşek çakmalarını oluşturur. Şimşek hattı boyunca oluşan
elektrik yükündeki bu ani artış, çok yüksek ısılara sebep
olur (10.000 °C). Bunun sonucunda havada ani bir genleşme
olur ve çok büyük bir patlama sesi olarak açığa çıkan gök
gürültüsü oluşur.37
Görüldüğü gibi bir yağmur bulutunda
sırasıyla karanlık tabakalar, şimşek olarak bilinen elektrik
yüklü kıvılcımlar ve gök gürültüsü olarak bilinen patlama
sesi oluşur. Modern bilimin bulutların oluşumu, gök gürültüsü
ve şimşeğin sebepleri ile ilgili tüm söyledikleri, Kuran
ayetlerinin tüm tarifleri ile büyük bir uyum içindedir.
Aşılayıcı Rüzgarlar
Kuran'ın
bir ayetinde rüzgarların "aşılama" özelliğine ve bunun sonucunda
yağmurun oluştuğuna şöyle dikkat çekilir:
Ve aşılayıcılar olarak rüzgarları
gönderdik, böylece gökten su indirdik de sizleri suladık...
(Hicr Suresi, 22)
Ayette, yağmur oluşumundaki
ilk aşamanın rüzgarlar olduğuna dikkat çekilmektedir. Oysa
20. yüzyılın başlarına kadar, rüzgarla yağmurun yağması
arasındaki tek ilişki rüzgarın bulutları sürüklemesi olarak
biliniyordu. Modern meteorolojik bulgular ise rüzgarların
yağmurun oluşumunda "aşılayıcı" rol oynadıklarını gösterdi.
Rüzgarların bu aşılama özelliği
daha önce de değindiğimiz gibi şöyle gerçekleşir: Okyanusların
ve denizlerin yüzeyinde, köpüklenme nedeniyle her an sayısız
hava kabarcığı oluşmaktadır. Bu kabarcıklar patladıkları
anda, milimetrenin 100'de biri çapındaki binlerce parçacığı
havaya fırlatırlar. "Aerosol" adı verilen bu parçacıklar,
rüzgarlar sayesinde karalardan gelen tozlarla karışarak
atmosferin üst katmanlarına taşınır. Rüzgarların bu şekilde
yükseklere taşıdığı parçacıklar, burada su buharı ile temas
eder. Su buharı da bu parçacıkların etrafına toplanarak
yoğunlaşır ve su damlacıklarına dönüşür. Bu su damlacıkları
önce biraraya gelerek bulutları oluşturur, bir süre sonra
da yağmur olarak yeryüzüne iner. Görüldüğü gibi rüzgarlar,
havada serbest halde bulunan su buharını denizlerden taşıdıkları
parçacıklarla "aşılamakta" ve böylece yağmur bulutlarının
oluşumunu sağlamaktadır.
Eğer rüzgarların bu özelliği
olmasa, yüksek atmosferdeki su damlacıkları hiçbir zaman
oluşamayacak ve yağmur diye bir şey de olmayacaktı.
Burada önemli olan nokta ise,
rüzgarların yağmur oluşumundaki bu kritik görevinin asırlar
önce Kuran'da bildirilmiş olmasıdır. Hem de insanların doğa
olayları hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmedikleri bir
devirde...
Ayette rüzgarların aşılayıcı
yönüyle ilgili haber verilen diğer bir bilgi de, rüzgarların
bitkilerin döllenmesindeki rolüdür. Yeryüzündeki pek çok
bitki, türünün devamını polenlerini rüzgar vasıtasıyla dağıtarak
sağlar. Birçok açık tohumlu bitki, çam ağaçları, palmiye
ve benzeri ağaçlar, ayrıca çiçek veren tüm tohumlu bitkiler
ile çimensi otların tamamı rüzgarlarla döllenirler. Rüzgar,
çiçek tozlarını bitkilerden alıp, aynı türden diğer bitkilere
taşıyarak döllenmeyi gerçekleştirir.
Rüzgarın bitkiler üzerinde nasıl bir aşılama yapabileceği
yakın zamanlara kadar bilinmiyordu. Ancak bitkilerin de
erkek ve dişi olmak üzere cinsiyet farkı olduğunun anlaşılması
üzerine, rüzgarların böyle bir aşılayıcı etkisi olduğu anlaşıldı.
Bu gerçeğe Kuran'da, "Biz gökten su
indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki
bitirdik." (Lokman Suresi, 10) ayetiyle dikkat çekilmektedir.
Rüzgarın Oluşumundaki Düzen
... ve rüzgarları
(belli bir düzen içinde) yönetmesinde aklını kullanan bir
kavim için ayetler vardır."(Casiye Suresi, 5)
Rüzgar, farklı ısı merkezleri
arasında oluşan hava akımıdır. Atmosferdeki farklı ısılar,
farklı hava basınçları oluşturduğundan, hava sürekli olarak
yüksek basınçtan alçak basınca doğru akar. Basınç merkezleri,
yani atmosferdeki ısılar arasındaki fark eğer büyük olursa,
hava akımı yani rüzgar şiddetli olur ki, büyük yıkımlara
yol açan kasırgalar böyle oluşmaktadır.
Burada şaşırtıcı olan, ekvator
ve kutuplar gibi aralarında çok büyük fark olan ısı ve basınç
kuşaklarına rağmen, Allah'ın belli bir düzen içinde yaratışı
sayesinde, Dünyamızın çok sert rüzgarlara maruz kalmamasıdır.
Eğer kutuplar ve ekvator arasında gerçekleşecek dev hava
akımı yumuşatılmış olmasaydı, Dünya yüzeyi sürekli olarak
şiddetli kasırgaların yaşandığı bir ölü gezegene dönüşürdü.
Yukarıdaki ayette "tasrifir
riyah" ifadesindeki "tasrif" kelimesi "birşeyi çok çevirip
döndürmek, yönlendirmek, bir işe yön vermek, idare etmek,
dağıtımını yapmak" anlamlarına gelir. Görüldüğü gibi rüzgar
için seçilen bu kelime rüzgarların düzen içindeki hareketlerini
tam olarak tarif etmektedir. Ayrıca bu durum rüzgarın kendi
kendine gelişi güzel esmediğinin de çok açık bir anlatımıdır.
Rüzgarları, insanlar için yaşamı olanaklı kılacak şekilde
yöneten Allah'tır.
Toprağın
Titreşip Kabarması
...
Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat Biz onun üzerine
suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten
(ürünler) bitirir. (Hac Suresi, 5)
Yukarıdaki ayette "titreşir"
olarak çevrilen kelimenin Arapçası "ihtezzet"tir ve bu kelime
"harekete geçer, canlanır, titreşir, kıpırdar, kımıldar,
bitkinin harekete geçmesi ve uzaması" anlamlarına gelir.
"Kabarır" olarak çevrilen "rebet" kelimesi ise "artar, fazlalaşır,
kabarır, büyür, gelişir, bitkinin yükselmesi, erzak sağlaması,
şişmek, içi hava dolmak" anlamlarına gelir. Ayette geçen
bu kelimeler yağmur esnasında, toprağın moleküler yapısındaki
değişiklikleri en uygun kelimelerle tarif etmektedir.
1827'de Brown adında bir İngiliz
bilim adamı, yağmur damlaları toprağa düştüğünde, toprak
moleküllerinde bir tür silkelenme ve titreşim meydana getirdiğini
keşfetmiştir. Toprak, farklı metalik element türlerini içeren
çeşitli molekülleri içinde barındırmaktadır. Yağmur toprağın
içindeki metalik elementlerin iyonlaşmasına sebep olur.
(İyon, artı veya eksi elektrik yüklü atomlara verilen ortak
isimdir. İyonlaşma, nötr atomlara, moleküllere ve başka
iyonlara elektron katılması ya da eksiltilmesi yoluyla oluşur.)
Yağmur yağdığında
bu iyonik moleküller sarsılıp titreşirler. Farklı yönlerden
gelen su damlaları, bu moleküllere çarptıkça onlar da birbirlerini
iterek, aralarında suyun girebileceği boşluklar oluştururlar.
Böylece daha çok su emilir ve damlaların boyutları artar.
Bu damlalar suya doyduklarında, toprağın içerisindeki suyun
mineral depolarına dönüşürler. Bitkiler su ihtiyaçlarını
2-3 ay için bu depolardan alırlar. Eğer bu depolar oluşmasaydı,
su toprağın derinliklerine sızacak ve bitki 1 hafta içerisinde
ölecekti.38
Görüldüğü gibi bu bilimsel gerçek, Kuran'da günümüzden 14
yüzyıl önce mucizevi bir şekilde bildirilmiştir. Başka ayetlerde
bitkilerle ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır:
Ölü toprak kendileri için bir ayettir;
Biz onu dirilttik, ondan taneler çıkarttık, böylelikle ondan
yemektedirler.(Yasin Suresi, 33)
Denizlerin Birbirine Karışmaması
Denizlerin, araştırmacılar
tarafından çok yakın bir geçmişte tespit edilen bir özelliği,
Kuran'ın Rahman Suresi'nde şöyle bildirilir:
Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi
salıverdi. İkisi arasında bir engel vardır; birbirlerinin
sınırını geçmezler. (Rahman Suresi, 19-20)
Birbirine
açılan fakat suları kesinlikle birbiriyle karışmayan denizlerin
ayette bildirilen bu özelliği, okyanus bilimciler tarafından
çok yakın bir zaman önce keşfedilmiştir. "Yüzey gerilimi"
adı verilen fiziksel bir kuvvet nedeniyle, komşu denizlerin
sularının karışmadığı ortaya çıkmıştır. Denizlerin farklı
yoğunluklarından kaynaklanan yüzey gerilimi, adeta bir duvar
gibi sularının birbirine karışmasını engeller.39
Elbette ki insanların, fizikten,
yüzey geriliminden, okyanus biliminden haberdar olmadıkları
bir devirde bu gerçeğin Kuran'da bildirilmiş olması son
derece dikkat çekici bir durumdur.
Denizlerdeki
Karanlık ve İç Dalgalar
Ya da (inkar edenlerin amelleri)
engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir
dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir
bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan karanlıklar;
elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek. Allah
kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur. (Nur Suresi,
40)
Derin denizlerdeki genel ortam
Oceans (Okyanuslar) adlı kitapta şu şekilde tanımlanmaktadır:
Bugün biliyoruz
ki, derin denizlerdeki ve okyanuslardaki karanlık, yaklaşık
olarak 200 m ve daha derin yerlerde olur. Bu derinlikte,
hemen hemen hiç ışık yoktur. 1.000 m'nin altındaki derinliklerde
ise artık hiçbir şekilde ışığa rastlamak mümkün değildir.40
Günümüzde bir denizin genel
coğrafi yapısı, içinde yaşayan canlıların özellikleri, tuzluluk
oranı gibi bilgilerin yanı sıra, içerdiği su miktarı, yüz
ölçümü ve derinliği gibi bilgileri de edinmek mümkündür.
Günümüz teknolojisi kullanılarak üretilmiş olan denizaltı
gibi araçlar ve çeşitli özel aletler bu bilgilere ulaşmakta
kullanılan en önemli aracıdırlar.
Bir insanın bu aletler olmadan
70 m'den daha derine dalması ise neredeyse imkansızdır.
Bununla birlikte bir insanın yardımsız olarak okyanusların
200 m civarındaki karanlık derinliklerinde yaşaması da kesinlikle
mümkün değildir. Bu nedenle bilim adamları denizler hakkındaki
detaylı bilgileri çok yakın zamanlarda keşfetmişlerdir.
Oysa engin denizlerin karanlık olduğu bilgisi Kuran'da bundan
1400 sene önce haber verilmiştir. Hiçbir teknolojinin, dolayısıyla
insanların denizlerin derinliklerine dalacak araçlarının
olmadığı bir dönemde, böyle bir bilginin verilmiş olması
elbette Kuran mucizelerinden biridir.
Bununla birlikte Nur Suresi'nin
40. ayetinde belirtilen "…
engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir
dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir
bulut vardır…" ifadesi de Kuran'daki başka
bir bilimsel mucizeye işaret etmektedir:
Bilim adamları
yakın zamanda "farklı yoğunluktaki katmanlar arasında yoğunluk
ara yüzlerinde meydana gelen iç dalgalar"ın olduğunu bulmuşlardır.
İç dalgalar deniz ve okyanusların derinliklerini kaplar;
çünkü derin denizlerin, üzerlerindeki sudan daha fazla yoğunlukları
vardır. İç dalgalar yüzey dalgaları gibi davranır. Yüzey
dalgaları gibi onlar da kırılabilir. İç dalgalar, insan
gözüyle görülemez; ancak belirli bir bölgedeki sıcaklık
ve tuzluluk değişiklikleri incelendiğinde bu dalgalar fark
edilebilir.41
Ayetteki ifadelerle yukarıdaki
anlatım birbirleriyle tamamen paraleldir. Yapılan araştırmalar
olmadan bir insan ancak denizin yüzeyinde bulunan dalgaların
varlığını bilebilir. Bunların dışında denizin içinde meydana
gelen dalgalanmalardan haberdar olması ise mümkün değildir.
Ama Nur Suresi'nde Allah denizlerin derinliklerindeki ikinci
bir dalga şekline dikkat çekmiştir. Elbette bilim adamlarının
yakın zamanlarda keşfettikleri bu gerçek de, Kuran'ın Allah'ın
sözü olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Hareketlerimizi Yönlendiren
Bölge
Hayır; eğer o,
(bu tutumuna) bir son vermeyecek olursa, andolsun, onu perçeminden
tutup sürükleyeceğiz; o yalancı, günahkar olan alnından.
(Alak Suresi, 15-16)
Ayetlerde geçen "yalancı,
günahkar olan alın" tanımlaması son derece dikkat çekicidir.
Çünkü son yıllarda yapılan araştırmalar, kafatasının ön
alın bölgesinde, beynin bazı faaliyetleri yöneten bölümünün
bulunduğunu göstermiştir. 1400 yıl önce Kuran'da dikkat
çekilen bu bölge ve görevi hakkındaki bilgilere günümüz
bilim adamları, ancak son 60 yıl içinde açıklama getirebilmişlerdir.
Kafatasının içine, başın ön kısmına bakıldığında beynin
ön alın bölgesi görülecektir. Bu bölgenin fonksiyonları
hakkında fizyoloji dalında yapılan araştırmalar neticesinde
elde edilen bilgiler Essentials of Anatomy and Physiology
(Anatomi ve Fizyolojinin Esasları) isimli kitapta şu şekilde
geçmektedir:
Hareketlerin
motivasyonu, planlama öngörüşü ve başlatılması alın loblarının
ön kısmı olan ön alın bölgesinde (cerebrum) gerçekleşir.
Burası çağırışım (birlik) korteksinin bir bölgesidir…42
Hareketle
olan ilgisiyle beraber, ön alın bölgesinin aynı zamanda
saldırganlığın da fonksiyonel merkezi olduğu düşünülmektedir…43
Bu açıklamalardan da anlaşıldığı
gibi, beynin ön alın bölgesi, planlama, motivasyon ve iyi
veya kötü hareketlerin başlatılması, yalan veya doğrunun
söylenmesi ile ilgili faaliyetlerin tümünü yürütmektedir.
Görüldüğü gibi Alak Suresi'nde
geçen "yalancı günahkar olan alın" ifadesi ile yukarıdaki
tanımlama büyük bir paralellik göstermektedir. Bilim adamlarının
son altmış yıl içinde keşfettikleri bu gibi bilimsel gerçekleri
Allah, Kuran ayetlerinde asırlar önce insanlara haber vermektedir.
Kalplerin Allah'ın Zikriyle
Mutmain Olması
Amerikan
Sağlık Araştırmaları Ulusal Merkezi'nden David B. Larson
ve ekibi tarafından derlenen araştırma sonuçlarına göre,
Amerikalılar arasında dindar ve inançsız kişiler arasında
yapılan karşılaştırmalar çok şaşırtıcı sonuçlar vermiştir.
Örneğin dindarların, dini yönü zayıf veya hiç olmayan kişilere
göre, kalp hastalıklarına %60 daha az yakalandıkları; intihar
oranının %100 daha düşük olduğu; tansiyon bozukluğuna çok
daha düşük oranlarda yakalandıkları; sigara içenler arasında
bu oranın 7'ye 1 olduğu gibi sonuçlar ortaya çıkmıştır.44
Seküler
psikologlar genellikle buna benzer olguları "psikolojik
etki" olarak açıklarlar. Bunun anlamı, inancın insanların
moralini yükselttiği ve moralin de sağlığa katkı sağladığıdır.
Bu açıklamanın haklı bir yönü olabilir, ancak konu incelendiğinde
daha da dikkat çekici bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Allah'a
olan inanç, başka herhangi bir moral etkiden çok daha güçlüdür.
Harvard Tıp Fakültesi'nden Dr. Herbert Benson'ın dini inanç
ve bedensel sağlık arasındaki ilişkiyi inceleyen kapsamlı
araştırmaları, bu konuda dikkat çekici sonuçlar vermiştir.
Benson, inançsız bir kişi olmasına rağmen, Allah'a olan
inancın ve ibadetlerin insan sağlığı üzerinde başka hiçbir
şeyde görülmeyecek derecede olumlu bir etki meydana getirdiği
sonucuna varmıştır. Benton, "diğer hiçbir inancın, Allah'a
olan inanç gibi zihne huzur vermediği sonucuna" vardığını
açıklamaktadır.45
Peki neden
iman ile insan ruhu ve bedeni arasında böyle özel bir ilişki
vardır?… Seküler bir araştırmacı olan Benton'ın vardığı
sonuç, kendi ifadesiyle, insan bedeninin ve zihninin "Allah'a
iman etmeye göre ayarlı" olduğudur.46
Tıp dünyasının yavaş yavaş
fark etmeye başladığı bu gerçek, Kuran'da
"Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle
mutmain olur" (Rad Suresi, 28) ayetiyle
haber verilen bir sırdır. Allah'a inanan, O'na dua eden,
O'na güvenen insanların diğerlerinden hem ruhsal hem de
fiziksel olarak daha sağlıklı olmalarının nedeni, yaratılışlarına
uygun davranmalarıdır. İnsanın yaratılışına aykırı olan
felsefe ve sistemler, insanlara hep acı, hüzün, sıkıntı
ve bunalım getirmektedir.
Modern tıp,
yukarıda kısaca belirttiğimiz bulgular ışığında bu gerçeğin
farkına varma yolundadır. Patrick Glynn'in ifadesiyle, "çağdaş
tıp, tedavinin salt maddesel yöntemler dışında da boyutları
olduğu gerçeğini kabul etme yolunda ilerlemektedir."47
İnsanın Doğumu
Kuran'da insanlar iman etmeye
çağrılırken oldukça farklı konulardan bahsedilir. Allah,
kimi zaman gökleri, kimi zaman yeryüzünü, bazen hayvanları
ve bitkileri insana delil olarak gösterir. Yine birçok ayette
insanın bizzat kendi yaratılışına dönüp bakması öğütlenir.
İnsanın nasıl yeryüzüne geldiği, hangi aşamalardan geçtiği
ve temel maddesinin ne olduğu sık sık hatırlatılır. Örneğin
aşağıdaki ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik
etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz
meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa
yaratıcı Biz miyiz? (Vakıa Suresi, 57-59)
İnsanın yaratılışındaki mucizevi
yönler, daha pek çok ayette vurgulanır. Ancak bu vurgular
arasında öyle bilgiler vardır ki, bunlar 7. yüzyılda yaşayan
insanların asla bilemeyeceği detaylardır. İşte bunlardan
bazıları:
1) İnsan,
meni sıvısının tamamından değil, aksine çok küçük bir parçasından
(spermadan) yaratılır.
2) Bebeğin
cinsiyetini erkek belirler.
3) İnsan embriyosu
ana rahmine adeta bir sülük gibi yapışır.
4) İnsan ana
rahminde üç karanlık bölge içinde gelişir.
Yukarıda sıraladığımız bilgiler
Kuran'ın indirildiği dönemde, bilinmesi mümkün olmayan ve
gözlemlenemeyecek detaylardır. Bunların keşfedilmesi, ancak
20. yüzyıl teknolojisinin kullanılmasıyla mümkün olmuştur.
Şimdi bu bilgileri sırasıyla
inceleyelim.
Meniden Bir Damla
Spermler yumurtaya ulaşana
kadar annenin vücudunda bir yolculuk geçirirler. Bu yolculukta
250 milyon spermden ancak bin kadarı yumurtaya ulaşmayı
başarır. Beş dakika sonra sona erecek yarışın sonunda, yarım
tuz tanesi büyüklüğündeki yumurta, spermlerden yalnızca
birini kabul eder. Yani insanın özü, meninin tamamı değil,
ondan küçük bir parçadır. Kuran'da bu gerçek Kıyamet Suresi'ndeki
ayetlerde şöyle açıklanmıştır:
İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz'
bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir
damla su değil miydi? (Kıyamet Suresi, 36-37)
Dikkat edilirse Kuran'da, insanın
meninin tamamından değil, onun içinden alınan küçük bir
parçadan oluştuğu haber verilmektedir. Bu ayetteki özel
vurgunun, ancak modern bilim tarafından keşfedilen bir gerçeği
açıklaması ise, Kuran'ın Allah sözü olduğunun delillerinden
biridir..
Rahme dökülen meni içindeki
250 milyon kadar spermden çok az bir miktarı yumurtaya
ulaşmayı başarır. Yumurtayı dölleyecek olansa, sağ
kalmayı başaran 1000 kadar spermden sadece bir tanesidir.İnsanın
bütün meniden değil, meninin içindeki çok küçük bir
parçadan oluştuğu, Kuran'daki "akıtılan meniden bir
damla su" tanımlaması ile haber verilmiştir. |
Menideki Karışım
Meni olarak adlandırılan ve
spermleri taşıyan besleyici sıvı, sadece spermlerden oluşmaz.
Aksine meni, birbirinden farklı sıvıların karışımından oluşur.
Bu sıvıların, spermin gerek duyduğu enerjiyi karşılayacak
olan şekeri bulundurmak, baz özelliğiyle ana rahminin girişindeki
asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan
ortamı sağlamak gibi görevleri vardır.
Kuran'da meniden söz edilirken, modern bilimin ortaya çıkardığı
bu gerçeğe de işaret edilmekte ve meni "karmakarışık" bir
sıvı olarak tarif edilmektedir:
Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan
bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu
işiten ve gören yaptık. (İnsan Suresi, 2)
Başka ayetlerde ise yine meninin
karışım olduğuna işaret edilir, insanın ise bu karışımın
"özünden" yaratıldığı vurgulanır:
Ki O, yarattığı herşeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya
bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden, basbayağı
bir sudan yapmıştır. (Secde Suresi, 7-8)
Burada "öz" diye çevrilen Arapça
"sulale" kelimesi, öz ya da bir şeyin en iyi kısmı demektir.
Hangi şekilde alınırsa alınsın "bir bütünün bir kısmı" anlamına
gelir. Bu durum, Kuran'ın, insanın yaratılışını en ince
detayına kadar bilen Allah'ın sözü olduğunu açıkça göstermektedir.
Bebeğin Cinsiyeti
Yakın bir zamana kadar insanlar,
bebeğin cinsiyetinin anne hücreleri tarafından belirlendiğini
sanıyorlardı. Ya da en azından, anne ve babadan gelen hücrelerin
birlikte cinsiyet belirledikleri zannediliyordu. Ancak Kuran'da
bu konuda farklı bir bilgi verilmiş ve erkeklik ve dişiliğin,
"rahime dökülen meniden" yaratıldığı bildirilmiştir:
Doğrusu, çiftleri; erkek ve dişiyi,
yaratan O'dur. Bir damla sudan (döl yatağına) meni döküldüğü
zaman. (Necm Suresi, 45-46)
Kendisi, akıtılan
meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak (embriyo)
oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim
verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı.
(Kıyamet Suresi, 37-39)
Kuran'da verilen bu bilginin
doğruluğu, genetik ve mikrobiyoloji bilimlerinin gelişmesiyle
birlikte bilimsel olarak da ispatlandı. Cinsiyetin tümüyle
erkekten gelen sperm hücreleri tarafından belirlendiği,
kadının ise bu işte hiçbir rolünün olmadığı anlaşıldı.
Cinsiyet belirlenmesindeki
etken, kromozomlardır. İnsan yapısını belirleyen 46 kromozomdan
iki tanesi cinsiyet kromozomu olarak adlandırılır. Bu iki
kromozom erkekte XY, kadında ise XX olarak tanımlanır. Bunun
sebebi söz konusu kromozomların bu harflere benzemesidir.
Y kromozomu erkeklik, X kromozomu ise kadınlık genlerini
taşır.
Bir insanın oluşması, erkek
ve kadında çiftler halinde yer alan bu kromozomların birer
tanesinin birleşmesi ile başlar. Kadında yumurtlama sırasında
ikiye ayrılan eşey hücresinin her iki parçası da X kromozomu
taşır. Oysa erkekte ikiye ayrılan eşey hücresi, X ve Y kromozomları
içeren iki farklı sperm meydana getirir. Kadında bulunan
X kromozomu, eğer erkekteki X kromozomunu içeren spermle
birleşirse doğacak bebek kız olacaktır. Eğer Y kromozomu
içeren spermle birleşirse, bu kez doğacak çocuk erkek olur.
Yani doğacak çocuğun cinsiyeti,
erkekteki kromozomlardan hangisinin kadının yumurtasıyla
birleşeceğine bağlıdır.
Kuşkusuz genetik bilimi ortaya
çıkıncaya dek, yani 20. yüzyıla kadar bunların hiçbiri bilinmiyordu.
Aksine pek çok kültürde, doğacak çocuğun cinsiyetinin kadın
bedeni tarafından belirlendiği inancı yaygındı. Hatta bu
nedenle kız çocuk doğuran kadınlar kınanırdı.
Oysa Kuran'da, insanlara genlerin
keşfinden 14 yüzyıl önce bu batıl inanışı reddeden bir bilgi
verilmiş, cinsiyetin kökeninin kadın değil, erkekten gelen
meni olduğu bildirilmiştir.
Rahme Asılıp Tutunan "Alak"
Kuran'da insanın oluşumu hakkında
verilen bilgileri incelemeye devam ettiğimizde, yine çok
önemli bazı bilimsel mucizelerle karşılaşırız.
Erkekten gelen sperm ve kadındaki
yumurta birleştiğinde, doğacak bebeğin ilk özü de oluşmuş
olur. Biyolojide "zigot" olarak tanımlanan bu tek hücre,
hiç zaman yitirmeden bölünerek çoğalacak ve giderek küçük
bir "et parçası" haline gelecektir.
Ancak zigot
bu büyümesini boşlukta gerçekleştirmez. Rahim duvarına asılıp
tutunur. Sahip olduğu uzantılar sayesinde toprağa yerleşen
kökler gibi, buraya yapışır. Bu bağ sayesinde de, gelişimi
için ihtiyaç duyduğu maddeleri annenin vücudundan emebilir.48
İşte burada çok önemli bir
Kuran mucizesi ortaya çıkmaktadır. Allah Kuran'da, anne
rahmine tutunarak gelişmeye başlayan zigottan söz ederken,
"alak" kelimesini kullanmaktadır:
Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir "alak"tan yarattı.Oku,
Rabbin en büyük kerem sahibidir. (Alak Suresi, 1-3)
"Alak" kelimesinin Arapçadaki
anlamı ise, "bir yere asılıp tutunan şey" demektir. Hatta
kelime asıl olarak deriye yapışarak oradan kan emen sülükler
için kullanılır.
Kuşkusuz, anne karnında gelişmekte
olan zigotu bu özelliğiyle tarif eden bir kelime kullanılması,
Kuran'ın alemlerin Rabbi olan Allah'ın sözü olduğunu bir
kez daha ispatlamaktadır.
 |
Anne karnındaki bebek, gelişiminin
ilk aşamasında annesinin kanından beslenebilmek için
rahim duvarına yapışıp tutunan bir zigot halindedir.
Yandaki resimde bir et parçası görünümünde olan zigot
görülmektedir. Modern embriyolojinin tespit ettiği bu
oluşum, Kuran'da "asılıp tutunan" anlamına gelen, deriye
yapışıp kan emen sülükler için de kullanılan "alak"
kelimesiyle 14 yüzyıl önceden mucizevi bir biçimde bildirilmiştir. |
Kemiklerin Kasla Sarılması
Kuran ayetlerinde haber verilen
bir diğer önemli bilgi ise, insanın anne rahmindeki oluşum
aşamalarıdır. Ayetlerde, anne karnında önce kemiklerin oluştuğu,
daha sonra ise kasların ortaya çıkarak bu kemikleri sardığı
şöyle haber verilmektedir:
Sonra o su damlasını bir alak (hücre topluluğu)
olarak yarattık; ardından o alak'ı bir çiğnem et parçası
olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik
olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra
bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli
olan Allah, ne yücedir. (Müminun Suresi, 14)
Anne karnındaki gelişimi inceleyen
bilim dalı embriyolojidir. Ve embriyoloji alanında, yakın
zamana kadar kemiklerle kasların birlikte ortaya çıkarak
geliştikleri sanılmıştır. Ancak gelişen teknoloji sayesinde
yapılan daha ileri mikroskobik incelemeler, Kuran'da bildirilenlerin
eksiksiz bir şekilde doğru olduğunu ortaya koymuştur.

Annekarnında gelişimini tamamlayan
bebeğin kemikleri tam olarak Kuran'da haber verildiği
gibi belli bir dönem sonra kaslarla sarılmaktadır.
|
Bu mikroskobik incelemeler
göstermektedir ki, anne karnında, tam ayetlerde tarif edildiği
gibi bir gelişme gerçekleşir. Önce embriyodaki kıkırdak
doku kemikleşir. Daha sonra ise kas hücreleri kemiklerin
etrafındaki dokudan seçilerek biraraya gelir ve bu kemikleri
sarar.
Bu durum, Developing Human
(Gelişen İnsan) adlı bilimsel bir yayında şöyle tarif edilmektedir:
6. haftada
kıkırdaklaşmanın devamı olarak ilk kemikleşme köprücük kemiğinde
ortaya çıkar. 7. hafta sonunda uzun kemiklerde de kemikleşme
başlamıştır. Kemikler oluşmaya devam ederken kas hücreleri
kemiği çevreleyen dokudan seçilerek kas kitlesini meydana
getirirler. Kas dokusu bu şekilde kemiğin etrafında ön ve
arka kas gruplarına ayrışır.49
Kısacası insanın Kuran'da tarif
edilen oluşum aşamaları, modern embriyolojinin bulgularıyla
tam bir uyum içindedir.
Bebeğin Rahimdeki Üç Karanlık
Evresi
Kuran'da insanın anne karnında
üç aşamalı bir yaratılışla yaratıldığı bildirilmektedir:
... Sizi annelerinizin karınlarında,
üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa
(dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur,
mülk O'nundur. O'ndan başka İlah yoktur. Buna rağmen nasıl
çevriliyorsunuz? (Zümer Suresi, 6)
Yukarıdaki ayette Türkçeye
"üç karanlık içinde" olarak çevrilmiş olan Arapça "fi zulumatin
selasin" ifadesi embriyonun gelişimi sırasında bulunduğu
üç karanlık bölgeye işaret etmektedir. Bu bölgeler sırasıyla:
a) Batın karanlığı
b) Rahim karanlığı
c) Döl yatağı karanlığıdır.
Görüldüğü gibi bugün modern
biyoloji, bebeğin embriyolojik gelişiminin yukarıdaki ayette
bildirildiği şekilde, üç farklı karanlık bölgede gerçekleştiğini
ortaya koymuştur. Ayrıca embriyoloji alanındaki gelişmeler
bu bölgelerin de üçer katmandan oluştuğunu göstermiştir.
Batın duvarı
üç tabakadan oluşur: Dış kas plakaları, iç kas plakaları,
çapraz kaslar.50
Benzer bir
şekilde rahim duvarı da üç katmandan oluşur: Epimetrium,
miyometrium ve endometrium.51
Aynı şekilde
embriyoyu saran kese de üç katmandan oluşur: Amniyon (rahimde
fetusu saran en iç zar- amnion), koryon (orta amniyon zarı-
chorion) ve desidüa (dış amniyon zarı- decidua).52
Ayrıca ayette, insanın anne
karnında, birinden diğerine farklılaşan üç ayrı evrede meydana
geldiğine işaret edilmektedir.
Gerçekten de bugün modern biyoloji,
bebeğin anne karnındaki embriyolojik gelişiminin üç farklı
devrede gerçekleştiğini de ortaya koymuştur. Bugün tıp fakültelerinde
ders kitabı olarak okutulan bütün embriyoloji kitaplarında
bu konu en temel bilgiler arasında yer alır. Örneğin, embriyoloji
hakkında temel başvuru kitaplarından biri olan Basic Human
Embryology (Temel İnsan Embriyolojisi) isimli kaynakta bu
gerçek şöyle ifade edilmektedir:
Rahimdeki
hayat 3 EVREDEN oluşur; preembriyonik (ilk 2,5 hafta), embriyonik
(8. haftanın sonuna kadar) ve fetal (8. haftadan doğuma
kadar).53
Bu evreler bebeğin farklı gelişim
aşamalarını içerir. Bu üç gelişim safhasının belli başlı
özellikleri kısaca şöyledir:
- Preembriyonik evre:
Bu ilk evrede zigot bölünerek
çoğalır, bir hücre kitlesi haline geldikten sonra kendini
rahim duvarına gömer. Hücreler çoğalmaya devam ederken 3
tabaka halinde organize olurlar.
- Embriyonik evre:
İkinci evre toplam 5,5 hafta
sürer ve bu süre boyunca canlı "embriyo" olarak adlandırılır.
Bu evrede hücre tabakalarından bedenin temel organ ve sistemleri
ortaya çıkar.
- Fetal evre:
Bu döneme girildiğinde, embriyo
artık "fetus" olarak adlandırılır. Bu dönem gebeliğin 8.
haftasından itibaren başlar ve doğuma kadar sürer. Bir önceki
dönemden ayırt edici özelliği fetusun yüzü, elleri ve ayaklarıyla
belirgin, insan dış görünümüne sahip bir canlı olmasıdır.
Dönemin başında 3 cm boyunda olmasına rağmen tüm organları
ortaya çıkmıştır. Bu dönem 30 hafta kadar sürer ve gelişme
doğum haftasına kadar devam eder.
Anne rahmindeki gelişim ile
ilgili bu bilgiler, ancak modern teknolojik aletlerle yapılan
gözlemler sayesinde elde edilmiştir. Ancak görüldüğü gibi
bu bilgilere de, diğer pek çok bilimsel gerçek gibi, mucizevi
bir biçimde Kuran ayetlerinde dikkat çekilmiştir. İnsanlığın
tıbbi konularda hiçbir detaylı bilgiye sahip olmadığı bir
dönemde, Kuran'da bu derece ayrıntılı ve doğru bilgiler
verilmiş olması, elbette Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun
açık bir delilidir.
İnsanın
Sudan Yaratılışı
Bütün canlılar yaşamak için
suya ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden hayvanlar kurak bölgelerde,
metabolizmalarını su kaybından koruyan, suyun kullanımından
maksimum fayda sağlayan mekanizmalara sahip olarak
yaratılmışlardır. Eğer vücutta çeşitli sebeplerle
su kaybı oluşur ve bu eksiklik giderilmezse birkaç
gün içinde ölüm olur. 17. yüzyılın ünlü bilim adamı
Jan Baptista van Helmont da, 1640 yıllarında suyun
bitkinin gelişimi için topraktaki en önemli unsur
olduğunu keşfetmiştir. |
Allah,
her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde
yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört
(ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır.
Hiç şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (Nur Suresi,
45)
O inkar edenler
görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle
bitişik iken, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan
yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi,
30)
Ve insanı bir sudan yaratıp onu, neseb ve sihriyyet
(sahibi) kılan O'dur. Senin Rabbin güç yetirendir. (Furkan
Suresi, 54)
Canlıların ve insanın yaratılışı
konusundaki ayetlere baktığımızda, bu yaratılışların mucizevi
şekilde olduğunu açıkça görürüz. Bu mucizevi yaratılış şekillerinden
biri, canlıların sudan yaratılmasıdır. Pek çok ayette açıkça
ifade edilen bu bilgiye insanların ulaşmaları ise, yüzyıllar
sonra mikroskobun icadı ile mümkün olmuştur.
Bugün en temel ansiklopedilerde
"Su, canlı maddenin en büyük öğesidir. Canlı organizmaların
ağırlığının %50-90'ı sudur" ifadeleri yer almaktadır. Ayrıca
bütün biyoloji kitaplarında bahsi geçen standart bir hayvan
hücresinin sitoplazması (hücrenin temel maddesi) da %80
sudan oluşur. Sitoplazmanın analiz edilip bilimsel kayıtlara
geçirilmesi, Kuran'ın indirilmesinden yüzyıllar sonra gerçekleşmiştir.
Dolayısıyla bugün bilim dünyasının kabul ettiği bu gerçeğin
Kuran'ın indirildiği dönemde bilinmesi kuşkusuz ki mümkün
değildi. Ancak buna rağmen insanların keşfinden 14 yüzyıl
önce Kuran'da bu bilgiye dikkat çekilmiştir.


35)
C. Donald Ahrens, Meterology Today: An introduction to weather,
climate and environment, 3. baskı, West Publishing Company,
1988, St. Paul, s. 437.
36) http://webhome.idirect.com/~alila/Writings/Physics.htm;
The Quran and Modern Physics.
37) http://webhome.idirect.com/~alila/Writings/Physics.htm;
The Quran and Modern Physics.
38) http://www.tasabeeh.com/al3jaz/ez32.htm;
Knowledge Is The Path For Faith, Shaikh Abdel Majeed Elzindani.
39) Richard A. Davis, Principles
of Oceanography, Addison-Wesley Publishing Company, Don
Mills, Ontario, ss. 92-93.
40) Danny Elder, John Pernetta,
Oceans, Mitchell Beazley Publishers, London, 1991, s. 27.
41) M. Grant Gross, Oceanography,
A View of Earth, 6. baskı, Englewood Cliffs, Prentice-Hall
Inc., 1993, s. 205.
42) Rod R. Seeley, Trent D. Stephens,
Philip Tate, Essentials of Anatomy & Physiology, 2. baskı,
Mosby-Year Book Inc., St. Louis, 1996, s. 211; Charles R.
Noback, N. L. Strominger, R. J. Demarest, The Human Nervous
System, Introduction and Review, 4. baskı, Lea & Febiger,
Philadelphia, 1991, ss. 410-411.
43) Rod R. Seeley, Trent D. Stephens,
Philip Tate, Essentials of Anatomy & Physiology, 2. baskı,
Mosby-Year Book Inc., St. Louis, 1996, s. 211.
44) Patrick Glynn, God: The Evidence,
The Reconciliation of Faith and Reason in a Postsecular
World, Prima Publishing, California, 1997, ss. 80-81.
45) Herbert Benson, Mark Stark,
Timeless Healing, Simon & Schuster, New York, 1996, s. 203.
46) Herbert Benson, Mark Stark,
Timeless Healing, Simon & Schuster, New York, 1996, s. 193.
47) Patrick Glynn, God: The Evidence,
The Reconciliation of Faith and Reason in a Postsecular
World, Prima Publishing, California, 1997, s. 94.
48) Keith L. Moore, E. Marshall
Johnson, T. V. N. Persaud, Gerald C. Goeringer, Abdul-Majeed
A. Zindani, Mustafa A. Ahmed, Human Development as Described
in the Qur'an and Sunnah, Commission on Scientific Signs
of the Qur'an and Sunnah, Makkah, 1992, s. 36.
49) Keith L. Moore, Developing
Human, 6. baskı, 1998.
50) http://anatomy.med.unsw.edu.au/cbl/embryo/
Notes/git4.htm
51) http://virtual.yosemite.cc.ca.us/uyeshiros/AP50/Repro.htm
52) Dr. Mazhar U. Kazi, 130 Evident
Miracles in the Qur'an, Crescent Publishing House, New York,
USA, 1998, s. 84.
53) Williams P., Basic Human Embryology,
3. baskı, 1984, s. 64. 