kURAN- I KERİM FİHRİSTİ

Abdest
Ey iman edenler sarhoş iken, ne dediğinizi
bilinceye ve cünüp iken de - yolculukta olmanız hariç -
gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya
yolculukta iseniz, ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden)
gelmişseniz yahut kadınlara dokunmuş da, su bulamamışsanız
bu durumda temiz bir toprakla teyemmüm edin, (hafifçe) yüzlerinize
ve ellerinize sürün. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır esirgeyendir.
(4/43)
Ey iman edenler, namaza kalktığınız
zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın,
başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı
da. Eğer cünüpseniz temizlenin (gusül edin); eğer hasta
veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet
yerinden) gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız da su
bulamamışsanız bu durumda temiz bir toprakla teyemmüm
edin (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün.
Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek
ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz.
(5/6)
De ki: “Ben, gerçekten
Rabbimden kesin bir belge üzerindeyim, siz ise onu yalanladınız.
Sizin kendisine acele ettiğiniz (azab) yanımda değildir.
Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, doğru haberi verir ve O,
ayırd edenlerin en hayırlısıdır.” (6/57)
De ki: “Kendisine acele
etmekte olduğunuz şey benim yanımda olsaydı, benimle aranızda
iş elbette bitirilmiş olurdu. Allah zulmedenleri en iyi
bilendir. (6/58)
Allah’ın emri geldi,
artık onda acele etmeyin. O (Allah), şirk koştukları şeylerden
münezzeh ve yücedir. (16/1)
İnsan hayra dua ettiği
gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan, pek acelecidir. (17/11)
Onlara karşı acele davranma;
biz onlar için ancak saydıkça sayıyoruz. (19/84)
Dedi ki: “Onlar arkamda
izim üzerindedirler, hoşnut kalman için, Sana gelmekte acele
ettim Rabbim.” (20/84)
Hak olan, biricik hükümdar
olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip-tamamlanmadan
evvel, Kur’an’ı (okumada) acele etme ve de ki: “Rabbim,
ilmimi arttır.” (20/114)
İnsan aceleden (aceleci
olarak) yaratıldı. Size ayetlerimi yakında göstereceğim.
Şimdi hemen acele etmeyin. (21/37)
Dedi ki: “Ey kavmim,
neden iyilikten önce kötülük konusunda acele davranıyorsunuz?
Allah’tan bağışlanma dilemeniz gerekmez mi? Umulur ki esirgenirsiniz.”
(27/46)
De ki: “Belki de acele
etmekte olduğunuzun (azabın) bir kısmı size yetişmiştir
bile.” (27/72)
Azab konusunda
senden acele (davranmanı) istiyorlar. Eğer adı konulmuş
bir ecel (tayin edilmiş bir vakit) olmasaydı, herhalde onlara
azab gelmiş olurdu. Fakat kendileri şuurunda olmadan, onlara
kuşkusuz apansız geliverecektir.(29/53)
Azab konusunda senden
acele (davranmanı) istiyorlar. Oysa cehennem, o inkar edenleri
gerçekten kuşatıp-durmaktadır. (29/54)
Şimdi onlar, bizim azabımızı
mı acele istiyorlar? (37/176)
Onda acele edenler, (gerçekte)
ona inanmayanlardır. İman edenler ise, ona karşı bir korku
içindedirler ve onun gerçekten hak olduğunu bilirler. Haberiniz
olsun; kıyamet-saati konusunda tartışanlar, gerçekte uzak
bir sapıklık içindedirler. (42/18)
Derken, onu (azabı) vadilerine
doğru yönelerek gelen bir bulut şeklinde gördükleri zaman,
“Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur” dediler. Hayır,
o, kendisi için acele ettiğiniz şeydir. Bir rüzgar; onda
acı bir azab vardır. (46/24)
Artık sen sabret; Resullerden
azim sahiplerinin sabrettikleri gibi, Onlar için de acele
etme. Onlar, tehdit edildikleri şeyi (azabı) gördükleri
gün, sanki gündüzün yalnızca bir saati kadar yaşamış(olacak)lardır.
(Bu,) Bir tebliğdir. Artık fasık olan bir kavimden başkası
yıkıma uğratılır mı? (46/35)
“Tadın fitnenizi. Bu,
sizin pek acele isteyip durduğunuz şeydir.” (51/14)
Artık gerçekten, zulmedenler
için, (geçmişteki) arkadaşlarının günahlarına benzer bir
günah vardır. Şu halde acele etmesinler. (51/59)
Eğer Allah’a güzel bir
borç verecek olursanız, onu sizin için kat kat arttırır
ve sizi bağışlar. Allah Şekûr’dur (şükrü kabul edip çok
ihsan eden), Halim’dir (cezayı vermekte acele etmeyendir).
(64/17)
Onu (Kur’an’ı, kavrayıp
belletmek için) aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip-durma.
(75/16)
Andolsun ki biz, onların:
“Bunu kendisine ancak bir beşer öğretmektedir” dediklerini
biliyoruz. Saparak kendisine yöneldikleri (kimse)nin dili
a’cemidir, bu ise açıkça Arapça olan bir dildir. (16/103)
Eğer biz onu A’cemi (Arapça
olmayan bir dilde) olan bir Kur’an kılsaydık, herhalde derlerdi
ki: “Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana,
A’cemi (Arapça olmayan bir dil)mi?” De ki: “O, iman edenler
için bir hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında
bir ağırlık vardır ve o (Kur’an), onlara karşı bir körlüktür.
İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir.” (41/44)
Derken, Allah, ona, yeri
eşiyerek kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini gösteren bir
karga gönderdi. “Bana yazıklar olsun” dedi. “Şu karga kadar
olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim?” Artık
o, pişman olmuştu. (5/31)
Hiç şüphesiz, size vadedilen
mutlaka gelecektir. Ve siz aciz bırakılacak değilsiniz.
(6/134)
İnkâr edenler, kaçıp-kurtulduklarını
sanmasınlar; gerçek şu ki, onlar (bizi) aciz bırakamazlar.
(8/59)
Bundan böyle yeryüzünde
(size tanınmış bir süre olarak) dört ay dolaşın. Ve bilin
ki Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Gerçekten Allah, inkâr
edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır. (9/2)
Ve büyük Hacc (Hacc-ı
Ekber) günü, Allah’tan ve Resûlü’nden insanlara bir duyuru:
Kesin olarak Allah, müşriklerden uzaktır, O’nun Resûlü de…
Eğer tevbe ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır; yok
eğer yüz çevirirseniz, bilin ki Allah’ı elbette aciz bırakacak
değilsiniz. İnkâr edenleri acı bir azabla müjdele. (9/3)
Bu bir gerçek mi?” diye
senden haber soracaklar. De ki: “Evet, Rabbime andolsun
ki, şüphesiz gerçektir ve sizler aciz bırakacak değilsiniz.”
(10/53)
Bunlar, yeryüzünde (Allah’ı)
aciz bırakacak değildir ve bunların Allah’tan başka velileri
yoktur. Azab onlar için kat kat arttırılır. Bunlar (hakkı)
işitmeye güç yetirmezlerdi ve görmezlerdi de. (11/20)
Dedi ki: “Eğer dilerse,
onu size Allah getirir ve siz (O’nu) aciz bırakacak değilsiniz.”
(11/33)
Ya da onlar, dönüp-dolaşmaktalarken,
onları yakalayıvermesinden (mi emindirler?) Ki onlar (bu
konuda Allah’ı) aciz bırakacak değildirler. (16/46)
Ayetlerimiz konusunda
acze düşürücü çabalar harcayanlar, alevli ateşin halkıdır.
(22/51)
İnkâra sapanların, yeryüzünde
(Allah’ı) aciz bırakacaklarını sanma. Onların son barınma
yerleri ateştir. Ne kötü bir dönüştür o. (24/57)
Siz yerde ve gökte (Allah’ı)
aciz bırakamazsınız. Sizin Allah’ın dışında veliniz yoktur,
yardım edeniniz de yoktur. (29/22)
(Sözde) Aciz bırakmak
için ayetlerimiz hakkında çaba harcamış olanlar, işte onlar;
onlar için de (en) iğrenç olanından acı bir azab vardır.
(34/5)
Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar
mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını
görsünler; üstelik onlar kuvvet bakımından kendilerinden
daha güçlüydüler. Göklerde ve yerde Allah’ı aciz bırakacak
hiçbir şey yoktur. Şüphesiz O, bilendir, güç yetirendir.
(35/44)
Böylece, kazandıkları
kötülükler(in acı sonucu) onlara isabet etti. Bunlardan
zulmetmiş olanlara da, kazandıkları kötülükler isabet edecektir.
Ve onlar (bunu kendilerine uygulamaktan Allah’ı) aciz bırakabilecekler
değildirler. (39/51)
Siz yeryüzünde (O’nu)
aciz bırakacak değilsiniz. Ve sizin Allah’ın dışında ne
bir veliniz vardır, ne bir yardımcınız. (42/31)
Kim Allah’a davet edene
icabet etmezse, artık o, yeryüzünde (Allah’ı aciz bırakacak
değildir ve onun O’ndan başka) velileri yoktur. İşte onlar,
apaçık bir sapıklık içindedirler.” (46/32)
Biz şüphesiz, Allah’ı
yeryüzünde asla aciz bırakamıyacağımızı, kaçmak suretiyle
de O’nu hiçbir şekilde aciz bırakamıyacağımızı anladık.”
(72/12)
Siz (ise şöyle) demiştiniz:
“Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine
yalvar da, bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak,
mercimek ve soğan çıkarsın.” (O zaman Musa:) “Hayırlı olanı,
şu değersiz, şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? (Öyleyse)
Mısır’a inin, çünkü (orada) kendiniz için istediğiniz vardır”
demişti. Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu
ve Allah’tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz, Allah’ın
ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi.
(Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi.
(2/61)
Hani siz bir kişiyi öldürmüştünüz
ve bu konuda birbirinize düşmüştünüz. Oysa Allah, gizlediklerinizi
açığa çıkaracaktı. (2/72)
Şeytan, kendilerinden
‘örtülüp gizlenen çirkin yerlerini’ açığa çıkarmak için
onlara vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbinizin size bu ağacı
yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi
yaşayanlardan kılınmamanız içindir.” (7/20)
Münafıklar, kalblerinde
olanı kendilerine haber verecek bir sûrenin aleyhlerinde
indirilmesinden çekiniyorlar. De ki: “Alay edin. Şüphesiz,
Allah kaçınmakta olduklarınızı açığa çıkarandır.” (9/64)
Babalarının kendilerine
emrettiği yerden (Mısır’a) girdiklerinde, (bu,) -Yakub’un
nefsindeki dileği açığa çıkarması dışında- onlara Allah’tan
gelecek olan hiçbir şeyi (gidermeyi) sağlamadı. Gerçekten
o, kendisine öğrettiğimiz için bir ilim sahibiydi. Ancak
insanların çoğu bilmezler. (12/68)
Kazandıkları kötülükler,
kendileri için açığa çıkmıştır ve alay konusu edindikleri
şey de kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. (39/48)
Eğer yeryüzünde olanların
tümü ve bununla birlikte bir katı daha zalimlerin olmuş
olsaydı, kıyamet günü o kötü azabtan (kurtulmak amacıyla)
gerçekten bunları fidye olarak verirlerdi. Oysa, onların
hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah’tan kendileri için
açığa çıkmıştır. (39/47)
Onların yaptıkları şeylerin
kötülüğü kendileri için açığa çıktı ve alay konusu edindikleri
de onları sarıp-kuşattı. (45/33)
Gecesini kararttı, kuşluğunu
açığa-çıkardı. (79/29)
(Allah:) “Ey Adem, bunları
onlara isimleriyle haber ver” dedi. O, bunları onlara isimleriyle
haber verince de dedi ki: “Size demedim mi, göklerin ve
yerin gaybını gerçekten ben bilirim, gizli tuttuklarınızı
ve açığa vurduklarınızı da ben bilirim.” (2/33)
(Peki) Onlar, Allah’ın
gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da bildiğini bilmiyorlar
mı? (2/77)
Göklerde ve yerde ne
varsa Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz
de, Allah sizi onunla sorguya çeker. Sonra dilediğini bağışlar,
dilediğini azablandırır. Allah, herşeye güç yetirendir.
(2/284)
De ki: “Sinelerinizde
olanı -gizleseniz de, açığa vursanız da- Allah bilir. Ve
göklerde olanı da, yerde olanı da bilir. Allah, herşeye
güç yetirendir.” (3/29)
Elçiye tebliğden başka
(yükümlülük) yoktur. Allah açığa vurduklarınızı da, gizli
tuttuklarınızı da bilir. (5/99)
Haberiniz olsun; gerçekten
onlar, ondan gizlenmek için göğüslerini büker (Hak’tan kaçınıp
yan çizer)ler. (Yine) Haberiniz olsun; onlar, örtülerine
büründükleri zaman, O, gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını
da bilir. Çünkü O, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
(11/5)
Sizden sözü saklı tutan
da, onu açığa vuran da, geceleyin gizlenen de ve gündüzün
ortaklıkta gezen de (O’nun katında bilme bakımından) birdir.
(13/10)
Rabbimiz, şüphesiz Sen,
bizim saklı tuttuklarımızı da, açığa vurduklarımızı da bilirsin.
Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” (14/38)
Allah, saklı tuttuklarınızı
ve açığa vurduklarınızı bilir. (16/19)
Şüphesiz Allah, onların
saklı tuttuklarını ve açığa vurduklarını bilir; gerçekten
O, müstekbirleri sevmez. (16/23)
Sözü açığa vursan da,
(gizlesen de birdir). Çünkü şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin
gizlisini de bilmektedir. (20/7)
İçinde oturulmayan ve
sizin için bir meta (yarar) bulunan evlere girmenizde bir
sakınca yoktur. Allah, açığa vurduklarınızı da, sakladıklarınızı
da bilir. (24/29)
Mü’min kadınlara da söyle:
“Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını
korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden
görüneni hariç. Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak
şekilde) koysunlar. Süslerini, kendi kocalarından ya da
babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından
ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından
ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından
ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına ihtiyacı
olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların
henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler.
Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.
Hep birlikte Allah’a tevbe edin ey mü’minler, umulur ki
felah bulursunuz.” (24/31)
Kadınlardan evliliği
ummayıp da oturmakta olanlar, süslerini açığa vurmaksızın
(dış) elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir sakınca
yoktur. Yine de iffetli davranmaları kendileri için daha
hayırlıdır. Allah, işitendir, bilendir. (24/60)
Ki onlar, göklerde ve
yerde saklı olanı ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi
ve açığa vurduklarınızı bilen Allah’a secde etmesinler diye
(yapmaktadırlar).” (27/25)
Ve şüphesiz, senin Rabbin,
sinelerinin gizli tuttuklarını ve açığa vurduklarını kesin
olarak bilmektedir. (27/74)
Musa’nın annesi ise,
yüreği boşluk içinde sabahladı. Eğer mü’minlerden olması
için kalbi üzerinde (sabrı ve dayanıklılığı) pekiştirmemiş
olsaydık, neredeyse onu(n durumunu) açığa vuracaktı. (28/10)
Rabbin onların göğüslerinin
sakladıklarını ve açığa vurduklarını bilir. (28/69)
Evlerinizde vakarla-oturun
(evlerinizi karargah edinin), ilk cahiliye (kadınları)nın
süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın;
namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah’a ve elçisine
itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden kiri
(günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.
(33/33)
Hani sen, Allah’ın kendisine
nimet verdiği ve senin de kendisine nimet verdiğin kişiye:
“Eşini yanında tut ve Allah’tan sakın” diyordun; insanlardan
çekinerek Allah’ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı
tutuyordun; oysa Allah, kendisinden çekinmene çok daha layıktı.
Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince, biz onu seninle evlendirdik;
ki böylelikle evlatlıklarının kendilerinden ilişkilerini
kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman, onlarla evlenme
konusunda mü’minler üzerine bir güçlük olmasın. Allah’ın
emri yerine getirilmiştir. (33/37)
Bir şeyi açığa vursanız
da, saklı tutsanız da; şüphesiz Allah, herşeyi bilici olandır.
(33/54)
Öyleyse onların sözleri
seni hüzne kaptırmasın. Gerçekten biz, sakladıklarını da,
açığa vurduklarını da biliyoruz. (36/76)
Ey iman edenler, benim
de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin.
Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan
size geleni inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah’a inanmanızdan
dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır.
Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak
amacıyla çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz?
Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim.
Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından
şaşırıp-sapmış olur. (60/1)
Göklerde ve yerde olanların
tümünü bilir; sizin saklı tuttuklarınızı da, açığa vurduklarınızı
da bilir. Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
(64/4)
Hani Peygamber, eşlerinden
bazılarına gizli bir söz söylemişti. Derken o (eşlerinden
biri), bunu haber verip Allah da ona bunu açığa vurunca,
o da (Peygamber) bir kısmını açıklamış bir kısmını (söylemekten)
vazgeçmişti. Sonunda haberi verince (eşi) demişti ki: “Bunu
sana kim haber verdi?” O da: “Bana bilen, (herşeyden) haberdar
olan (Allah) haber verdi” demişti. (66/3)
Sözünüzü ister gizleyin,
ister açığa vurun. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı duranı
bilendir. (67/13)
Andolsun, biz sizi biraz
korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden
eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.
(2/155)
Ölü eti, kan, domuz eti,
Allah’tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yüksek
bir yerden düşmüş, boynuzlanmış yırtıcı hayvan tarafından
yenmiş, -(henüz canlıyken yetişip) kestikleriniz hariç,-
dikili taşlar üzerine boğazlanan (hayvanlar) ve fal oklarıyla
kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar fısktır (günahla
yoldan sapmadır.) Bugün inkâra sapanlar, sizin dininizden
(dininizi yıkmaktan) umut kesmişlerdir. Bugün size dininizi
kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size
din olarak İslam’ı seçip-beğendim. Kim ‘şiddetli bir açlıkta
kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalırsa’ -günaha
eğilim göstermeksizin- (bu haram saydıklarımızdan yetecek
kadar yiyebilir.) Çünkü Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
(5/3)
Medine halkına ve çevresindeki
bedevilere, Allah’ın elçisinden geri kalmaları, kendi nefislerini
onun nefsine tercih etmeleri yakışmaz. Bu, gerçekten onların
Allah yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk, ‘dayanılmaz bir
açlık’ (çekmeleri), kâfirleri ‘kin ve öfkeyle ayaklandıracak’
bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları
karşılığında, mutlaka onlara bununla salih bir amel yazılmış
olması nedeniyledir. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların ecrini
kaybetmez. (9/120)
Allah bir şehri örnek
verdi: (Halkı) Güvenlik ve huzur içindeydi, rızkı da her
yerden bol bol gelmekteydi; fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük
etti, böylece Allah yaptıklarına karşılık olarak, ona açlık
ve korku elbisesini tattırdı. (16/112)
Ne doyurup-semirtir,
ne açlıktan korur. (88/7)
Ya da açlık gününde doyurmaktır.
(90/14)
Ki O, kendilerini açlıktan
(kurtarıp) doyuran ve korkudan güvenliğe kavuşturandır.
(106/4)
Her neyi nafaka olarak
infak eder ve adak olarak neyi adarsanız, muhakkak Allah
onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur. (2/270)
Hani İmran’ın karısı:
“Rabbim, karnımda olanı ‘her türlü bağımlılıktan özgürlüğe
kavuşturulmuş olarak’ Sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz
işiten, bilen Sensin Sen” demişti. (3/35)
Artık ye, iç, gözün aydın
olsun. Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: “Ben
Rahman’a oruç adadım bugün hiç kimseyle konuşmayacağım.
(19/26)
Sonra kirlerini gidersinler,
adaklarını yerine getirsinler. Beyt-i Atik’i tavaf etsinler.
(22/29)
Adaklarını yerine getirirler
ve şerri (kötülüğü) yaygın olan bir günden korkarlar. (76/7)
Ey iman edenler, belirli
bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan
bir katip doğru olarak yazsın, katip Allah’ın kendisine
öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak
olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah’tan sakınsın,
ondan hiçbir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu),
düşük akıllı ya da za’f sahibi veya kendisi yazmaya güç
yetiremeyecekse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden
de iki şahid tutun; eğer iki erkek yoksa, şahidlerden rıza
göstereceğiniz bir erkek ve biri şaşırdığında öbürü ona
hatırlatacak iki kadın (da olur). Şahidler çağırıldıkları
zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun, süresiyle
birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah katında en adil, şahitlik
için en sağlam, şüphelenmemeniz için de en yakın olandır.
Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak yaptığınız
ticaret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca
yoktur. Alış-veriş ettiğinizde de şahid tutun. Yazana da,
şahide de zarar verilmesin. (Aksini) Yaparsanız, o, kendiniz
için fısk (zulüm ve günah)tır. Allah’tan sakının. Allah
size öğretiyor. Allah herşeyi bilendir. (2/282)
Allah, gerçekten kendisinden
başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri
de O’ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler.
Aziz ve Hakim olan O’ndan başka ilah yoktur. (3/18)
Allah’ın ayetlerini inkâr
edenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan
adaleti emredenleri öldürenler; işte onlara acıklı bir azabı
müjdele. (3/21)
Eğer yetim (kız)lar konusunda
adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, bu durumda,
(onlarla değil) size helal olan (başka) kadınlardan ikişer,
üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Şayet adaleti sağlayamayacağınızdan
korkarsanız, o zaman bir (eş) ya da sağ ellerinizin malik
olduğu (cariye) ile (yetinin). Bu sapmamanıza daha yakındır.
(4/3)
Şüphesiz Allah, size
emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar
arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor.
Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah,
işitendir, görendir. (4/58)
Kadınlar konusunda senden
fetva isterler. De ki: “Onlara ilişkin fetvayı size Allah
veriyor. (Bu fetva,) Kendilerine yazılan (hakları veya miras)ı
vermediğiniz ve kendilerini nikahlamayı istediğiniz yetim
kadınlar ve zayıf çocuklar (hakkında) ile yetimlere karşı
adaleti ayakta tutmanız konusunda size Kitap’ta okunmakta
olanlardır. Hayır adına her ne yaparsanız, şüphesiz Allah
onu bilir. (4/127)
Kadınlar arasında adaleti
sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz.
Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip
de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir
ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
(4/129)
Ey iman edenler, kendiniz,
anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için
şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin
olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır.
Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer
dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz,
şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (4/135)
Ey iman edenler, adil
şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa
olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın.
O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz
Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (5/8)
Onlar, yalana kulak tutanlardır,
haram yiyicilerdir. Sana gelirlerse aralarında hükmet veya
onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirecek olursan,
sana hiçbir şeyle kesin olarak zarar veremezler. Aralarında
hükmedersen adaletle hükmet. Şüphesiz, Allah, adaletle hüküm
yürütenleri sever. (5/42)
Ey iman edenler, siz
ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden kim onu kasıtlı olarak
(taammüden) öldürürse, cezası, hayvandan öldürdüğünün bir
benzeridir. Buna da, Kabe’ye ulaşmış bir kurbanlık olarak
içinizden adalet sahibi iki kişi hükmedecektir. Veya yoksulları
doyurmak veya onun dengi oruç tutmak olan bir keffaret vardır.
Böylelikle işlediğinin vebalini tadmış olsun. Allah geçmişte
olanı bağışladı. Ama kim tekrarlarsa, Allah ondan öc alacaktır.
Allah üstün ve güçlü olandır, öc sahibidir. (5/95)
Ey iman edenler, sizden
birinize ölüm gelip çattığı zaman, vasiyet hazırlanışında,
aranızda içinizden adaletli iki kişiyi (şahid tutun.) Veya
yolculukta olup size ölüm musibeti gelip çatarsa, sizden
olmayan başka iki kişiyi (şahid tutun. İkisini) Şayet kuşkulanacak
olursanız namazdan sonra alıkoyarsınız, onlar da (size):
“Akraba dahi olsa onu (yeminimizi) hiçbir değere değiştirmeyeceğiz
ve Allah’ın şahidliğini gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde biz
elbette günahkarlardan oluruz.” diye Allah adına yemin etsinler.
(5/106)
Rabbinin sözü, doğruluk
bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır. O’nun sözlerini
değiştirebilecek yoktur. O, işitendir, bilendir. (6/115)
Yetimin malına, o erginlik
çağına erişinceye kadar -o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın.
Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. hiçbir nefse, gücünün
kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz
zaman -yakınınız dahi olsa- adil olun. Allah’ın ahdine vefa
gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur
ki öğüt alıp-düşünürsünüz.” (6/152)
Musa’nın kavminden hakka
ileten ve onunla adalet yapan bir topluluk vardır. (7/159)
Yarattıklarımızdan, hakka
yöneltip-ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir
ümmet vardır. (7/181)
De ki: “Rabbim adaletle
davranmayı emretti. Her mescid yanında (secde yerinde) yüzlerinizi
(O’na) doğrultun ve dini yalnız kendisine has kılarak O’na
dua edin. “Başlangıçta sizi yarattığı” gibi döneceksiniz.”
(7/29)
Eğer bir kavmin ihanet
edeceğinden kesin olarak korkarsan, sen de açık ve adil
bir tutumla (onlarla olan anlaşma metnini ve diplomatik
ilişkiyi) at. Gerçekten Allah, ihanet edenleri sevmez. (8/58)
Sizin tümünüzün dönüşü
O’nadır. Allah’ın va’di bir gerçektir. İman edip salih amellerde
bulunanlara, adaletle karşılık vermek için yaratmayı başlatan,
sonra onu iade edecek olan O’dur. İnkâr edenler ise, küfürleri
dolayısıyla, onlar için kaynar sudan bir içki ve acı bir
azab vardır. (10/4)
Her ümmetin bir resulü
vardır. Onlara resulleri geldiği zaman, aralarında adaletle
hüküm verilir ve onlar zulme uğratılmazlar. (10/47)
Zulmeden her nefis, yeryüzündekilerin
tümüne sahip olsa bunu (azaba karşılık) mutlaka fidye olarak
verirdi. Onlar azabı görünce pişmanlıklarını gizlerler,
oysa onlar haksızlığa uğratılmadan aralarında adaletle hükmedilmiştir.
(10/54)
Allah şu örneği verdi:
İki kişi; bunlardan birisi dilsiz, hiçbir şeye gücü yetmez
ve herşeyiyle efendisinin üstünde (bir yük), o, onu hangi
yöne gönderse bir hayır getirmez; şimdi bu, adaletle emreden
ve dosdoğru yol üzerinde bulunanla eşit olabilir mi? (16/76)
Şüphesiz Allah, adaleti,
ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan
(fahşadan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır.
Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz.
(16/90)
Gerçek şu ki, inkar edip
Allah yolundan ve yerlilerle dışarıdan gelenler için eşit
olarak (haram ve kıble) kıldığımız Mescid-i Haram’dan alıkoyanlara,
orada zulmederek adaletten ayrılanlara acı bir azab taddırırız.
(22/25)
Onları (evlat edindiklerinizi)
babalarına nisbet ederek çağırın; bu, Allah katında daha
adildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız artık onlar, dinde
sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata olarak yaptıklarınızda
ise, sizin için bir sakınca (bir vebal) yoktur. Ancak kalplerinizin
kasıt gözeterek (taammüden) yaptıklarınızda vardır. Allah,
bağışlayandır, esirgeyendir. (33/5)
Şu halde, sen bundan
dolayı davet et ve emrolunduğun gibi doğru bir istikamet
tuttur. Onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Ve de
ki: Allah’ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adaletli
davranmakla emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin
de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz
sizindir. Bizimle aranızda ‘deliller getirerek tartışma
(ya, huccete gerek)’ yoktur. Allah bizi bir araya getirip-toplayacaktır.
Dönüş O’nadır.” (42/15)
Mü’minlerden iki topluluk
çarpışacak olursa, aralarını bulup-düzeltin. Şayet biri
diğerine tecavüzde bulunacak olursa, artık tecavüzde bulunanla,
Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın; eğer sonunda (Allah’ın
emrini kabul edip) dönerse, bu durumda adaletle aralarını
bulun ve (her konuda) adil davranın. Şüphesiz Allah, adil
olanları sever. (49/9)
Tartıyı adaletle tutup-doğrultun
ve tartıyı noksan tutmayın. (55/9)
Andolsun, Biz elçilerimizi
apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar
diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik. Ve kendisine
çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan
demiri de indirdik; öyle ki Allah, kendisine ve elçilerine
gayb ile (görmedikleri halde) kimlerin yardım edeceğini
bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah, büyük kuvvet sahibidir,
üstün olandır. (57/25)
Allah, sizinle din konusunda
savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik
yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz.
Çünkü Allah, adalet yapanları sever. (60/8)
Sonra (üç iddet bekleme)
sürelerine ulaştıkları zaman, artık onları maruf (bilinen
güzel bir tarz) üzere tutun, ya da maruf üzere onlardan
ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahid tutun.
Şahidliği Allah için dosdoğru yerine getirin. İşte bununla,
Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilir. Kim
Allah’tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir;
(65/2)
Bunların örneği, ateş
yakan adamın örneğine benzer; (ki onun ateşi) çevresini
aydınlattığı zaman, Allah onların aydınlığını giderir ve
göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir. (2/17)
Ve sizin için denizi
ikiye yarıp sizi kurtardığımızı ve Firavun’un adamlarını
-gözlerinizin önünde- boğduğumuzu hatırlayın. (2/50)
İki taraf arasında bir
engel ve burçlar (A’raf) üstünde hepsini yüzlerinden tanıyan
adamlar vardır. Cennete gireceklere: “Selam size” derler,
ki bunlar, henüz girmeyen fakat (girmeyi) ‘şiddetle arzu
edip umanlardır.’ (7/46)
Burcun üstündeki adamlar,
kendilerini yüzlerinden tanıdıkları (ileri gelen birtakım)
adamlara seslenerek derler ki: “Ne (güç ve servet) toplamış
olmanız, ne büyüklük taslamanız (istikbarınız) size bir
yarar sağlamadı.” (7/48)
Sakınıp rahmete kavuşmanız
için, içinizden sizi uyarıp korkutacak bir adam aracılığı
ile bir zikir (Kitap) gelmesine mi şaştınız?” (7/63)
Sizi uyarmak için aranızdan
bir adam aracılığıyla Rabbinizden size bir zikr’in gelmesine
mi şaşırdınız? (Allah’ın) Nuh kavminden sonra sizi halifeler
kıldığını ve sizin yaratılışta gelişiminizi arttırdığını
(veya üstün kıldığını) hatırlayın. Öyleyse Allah’ın nimetlerini
hatırlayın, ki kurtuluş bulasınız.” (7/69)
Musa, belirlediğimiz
buluşma zamanı için kavminden yetmiş adam seçip-ayırdı.
Bunları da ‘dayanılmaz bir sarsıntı’ tutuverince, dedi ki:
“Rabbim, eğer dileseydin, onları ve beni daha önceden helak
ederdin. (Şimdi) İçimizdeki beyinsizlerin yaptıklarından
dolayı bizi helak edecek misin? O da Senin denemenden başkası
değildir. Onunla sen dilediğini saptırır, dilediğini hidayete
erdirirsin. Bizim velimiz Sensin. Öyleyse bizi bağışla,
bizi esirge; Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” (7/155)
Sen bunun (böyle bir
mescidin) içinde hiçbir zaman durma. Daha ilk gününden takva
temeli üzerine kurulan mescid, senin bunda (namaza ve diğer
işlere) durmana daha uygundur. Onda, arınmayı içten-arzulayan
adamlar vardır. Allah arınanları sever. (9/108)
İçlerinden bir adama:
“İnsanları uyar ve iman edenlere, muhakkak kendileri için
Rableri katında ‘gerçek bir makam’ olduğunu müjde ver” diye
vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? İnkâr edenler:
“Gerçekten bu, açıkça bir büyücüdür” dediler. (10/2)
Kavmi ona doğru koşarak
geldi; onlar daha önceden kötülükler işlemekteydiler. “Ey
kavmim” dedi. “İşte benim kızlarım, bunlar sizler için daha
temizdir. Artık Allah’tan korkun ve beni misafirim önünde
küçük düşürmeyin. İçinizde hiç aklı başında olan (reşid)
bir adam yok mu?” (11/78)
Dediler ki: “Ey Şuayb,
atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız
konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin
namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu,
aklı başında (reşid bir adam)sın.” (11/87)
Biz onların seni dinlediklerinde
ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zalimlerin:
“Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz” dediklerini
çok iyi biliriz. (17/47)
Onlara iki adamın örneğini
ver; onlardan birine iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla
donattık, ikisinin arasında da ekinler bitirmiştik. (18/32)
Kendisiyle konuşmakta
olan arkadaşı ona dedi ki: “Seni topraktan, sonra bir damla
sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü
kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin?”
(18/37)
O, kendisinde delilik
bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre
gözetleyin.” (23/25)
O ise, yalnızca bir adam
(insan)dır, Allah’a karşı yalan uydurmaktadır, bizler de
ona inanacak değiliz.” (23/38)
(Öyle) Adamlar ki, ne
ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru
namazı kılmaktan ve zekatı vermekten ‘tutkuya kaptırıp alıkoymaz’;
onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten
allak bullak olacağı) günden korkarlar. (24/37)
Ya da kendisine bir hazinenin
bırakılması veya (ürünlerinden) yemekte olduğu bir bahçesi
olması (gerekmez miydi)?” Zulmedenler dedi ki: “Siz olsa
olsa, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.” (25/8)
İki topluluk birbirini
gördükleri zaman Musa’nın adamları: “Gerçekten yakalandık”
dediler. (26/61)
(Musa) Halkının haberi
olmadığı bir zamanda şehre girdi, orda kavga etmekte olan
iki adam buldu; bu kendi taraftarlarından, şu da düşmanlarından.
Derken taraftarlarından olan, düşmanlarından olana karşı
ondan yardım istedi. Bunun üzerine ona bir yumruk attı ve
işini bitiriverdi. (Sonra da:) “Bu şeytanın işindendir;
o, gerçekten açıkca saptırıcı bir düşmandır” dedi. (28/15)
Şehrin öbür yakasından
bir adam koşarak gelip dedi ki: “Ey Musa, önde gelenler,
seni öldürmek konusunda aralarında görüşmektedirler, artık
sen çık git; gerçekten ben sana öğüt verenlerdenim.” (28/20)
Elini koynuna sok, kusursuz
olarak bembeyaz çıksın. Ve (her türlü) dehşetten yana kanatlarını
kendine doğru çek. İşte bunlar, senin Rabbinden Firavun
ve önde gelen adamlarına iki kesin-kanıt (mucize)dır. Gerçekten
onlar, fasık bir topluluktur.” (28/32)
Allah, bir adamın kendi
(göğüs) boşluğu içinde iki kalp kılmadı ve kendilerini annelerinize
benzeterek yemin konusu yaptığınız (zıharda bulunduğunuz)
eşlerinizi sizin anneleriniz yapmadı, evlatlıklarınızı da
sizin (öz) çocuklarınız saymadı. Bu, sizin (yalnızca) ağzınızla
söylemenizdir. Allah ise, hakkı söyler ve (doğru olan) yola
yöneltip-iletir. (33/4)
Mü’minlerden öyle erkek-adamlar
vardır ki- Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler;
böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir.
Onlar hiçbir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler.
(33/23)
İnkâr edenler dediler
ki: “Siz darmadağın olup dağıldığınızda, gerçekten sizin
yeni bir yaratılışta bulunacağınızı size haber veren bir
adamı gösterelim mi size?” (34/7)
Onlara, apaçık olan ayetlerimiz
okunduğunda: “Bu, sizi babalarınızın taptıkların(ilahlar)dan
alıkoymak isteyen bir adamdan başkası değildir” dediler.
Ve dediler ki: “Bu, düzülüp uydurulmuş bir yalan (iftira)dan
başka bir şey de değildir.” İnkâr edenler de, kendilerine
geldiği zaman hak için: “Bu, apaçık bir büyüden başka bir
şey değildir” dediler. (34/43)
Şehrin en uzak yerinden
bir adam koşarak geldi: “Ey kavmim, elçilere uyun” dedi.
(36/20)
Ve derler ki: “Bize ne
oluyor ki, kendilerini şerir (kötü)lerden saydığımız adamları
göremiyoruz.” (38/62)
Allah (ortak koşanlar
için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz
bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile
yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu
bir olur mu? Hamd, Allah’ındır. Hayır onların çoğu bilmiyorlar.
(39/29)
Firavun ailesinden imanını
gizlemekte olan mü’min bir adam dedi ki: “Siz, benim Rabbim
Allah’tır diyen bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o, size
Rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunuyor. Buna rağmen
o eğer bir yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir; ve eğer
doğru sözlü ise, (o zaman da) size va’dettiklerinin bir
kısmı size isabet eder. Şüphesiz Allah, ölçüyü taşıran,
çok yalan söyleyen kimseyi hidayete erdirmez.” (40/28)
Ve dediler ki: “Bu Kur’an,
iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil
miydi?” (43/31)
Bir de şu gerçek var:
İnsanlardan bazı adamlar, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı.
Öyle ki, onların azgınlıklarını arttırırlardı.” (72/6)
İşte bunlar, sağ yanın
adamlarıdır (Ashab-ı Meymene). (90/18)
Ayetlerimizi inkar edenler
ise, sol yanın adamlarıdır (Ashab-ı Meş’eme). (90/19)
Ey iman edenler öldürülenler
hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Özgüre karşı
özgür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fakat kimin
(hangi katilin) lehine onun (maktulün) kardeşi (varisi veya
velisi) tarafından bağışlanırsa, artık (yapılması gereken)
örfe uymak (ve) ona (maktulün varis veya velisine) güzellikle
(diyet) ödemektir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir
rahmettir. Artık kim bundan sonra tecavüzde bulunursa, onun
için elem verici bir azab vardır. (2/178)
Bir mü’mine -hata sonucu
olması dışında- bir başka mü’mini öldürmesi yakışmaz. Kim
bir mü’mini ‘hata sonucu’ öldürürse, mü’min bir köleyi özgürlüğüne
kavuşturması ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi
gerekir. Onların (bunu) sadaka olarak bağışlamaları başka.
Eğer o, mü’min olduğu halde size düşman olan bir topluluktan
ise, bu durumda mü’min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması
gerekir. Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir topluluktan
ise, bu durumda ailesine bir diyet ödemek ve bir mü’min
köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir. (Diyet ve köle özgürlüğü
için gereken imkanı) Bulamayan ise kesintisiz olarak iki
ay oruç tutmalıdır. Bu, Allah’tan bir tevbedir. Allah bilendir,
hüküm ve hikmet sahibidir. (4/92)
Kim bir mü’mini kasıtlı
olarak (taammüden) öldürürse cezası, içinde ebedi kalmak
üzere cehennemdir. Allah ona gazaplanmış, onu lanetlemiş
ve ona büyük bir azab hazırlamıştır. (4/93)
Bu nedenle İsrailoğullarına
şunu yazdık: Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki
bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse,
sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine
engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi
olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir.
Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü
taşıranlardır. (5/ 32)
De ki: “Gelin size Rabbinizin
neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak
koşmayın, anne-babaya iyilik edin, yoksulluk-endişesiyle
çocuklarınızı öldürmeyin. -Sizin de onların da rızıklarını
biz vermekteyiz- Çirkin-kötülüklerin açığına ve gizli olanına
yaklaşmayın. Hakka dayalı olma dışında, Allah’ın (öldürülmesini)
haram kıldığı kimseyi öldürmeyin. İşte bunlarla size tavsiye
(emr) etti; umulur ki akıl erdirirsiniz.” (6/151)
Haklı bir neden olmaksızın
Allah’ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmeyin. Kim mazlum
olarak öldürülürse onun velisine yetki vermişizdir; o da
öldürmede ölçüyü aşmasın. Çünkü o gerçekten yardım görmüştür.
(17/33)
Ve onlar, Allah ile beraber
başka bir ilah’a tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı
haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa
‘ağır bir ceza ile’ karşılaşır. (25/68)
(Allah buyurdu:) “Ey
Zekeriya, şüphesiz biz seni, adı Yahya olan bir çocukla
müjdelemekteyiz; biz bundan önce ona hiçbir adaş kılmamışız.”
(19/7)
Göklerin, yerin ve her
ikisi arasındakilerin Rabbidir; şu halde O’na ibadet et
ve O’na ibadette kararlı ol. Hiç O’nun adaşı olan birini
biliyor musun? (19/65)
Hani Rabbin Meleklere:
“Muhakkak ben yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti.
Onlar da: “Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis
ederken orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini
mi var edeceksin?” dediler. (Allah:) “Şüphesiz sizin bilmediğinizi
ben bilirim” dedi. (2/30)
Ve Adem’e isimlerin hepsini
öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: “Eğer doğru sözlüyseniz
bunları bana isimleriyle haber verin” dedi. (2/31)
Ve meleklere: “Adem’e
secde edin” dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O
ise diretti ve kibirlendi (böylece) kafirlerden oldu. (2/34)
Ve dedik ki: “Ey Adem
sen ve eşin cennette yerleş. İkiniz de ondan neresinden
dilerseniz bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın yoksa
zalimlerden olursunuz.” (2/35)
Derken Adem Rabbinden
(birtakım) kelimeler aldı. Bunun üzerine (Allah da) tevbesini
kabul etti. Şüphesiz O tevbeleri kabul edendir esirgeyendir.
(2/37)
Gerçek şu ki, Allah,
Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini alemler
üzerine seçti; (3/33)
Onlar birbirlerinden
(türeme tek) bir zürriyettir. Allah işitendir, bilendir.
(3/34)
Şüphesiz, Allah katında
İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı
sonra ona “ol” demesiyle o da hemen oluverdi. (3/59)
Onlara Adem’in iki oğlunun
gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah’a) yaklaştıracak
birer kurban sunmuşlardı. Onlardan birininki kabul edilmiş,
diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen)
Demişti ki: “Seni mutlaka öldüreceğim.” (Öbürü de:) “Allah
ancak korkup-sakınanlardan kabul eder.” (5/27)
Andolsun, biz sizi yarattık,
sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere:
“Adem’e secde edin” dedik. Onlar da İblis’in dışında secde
ettiler; o secde edenlerden olmadı. (7/11)
(Allah) Dedi: “Sana emrettiğimde
seni secde etmekten alıkoyan neydi?” (İblis) Dedi ki: “Ben
ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın onu ise çamurdan
yarattın.” (7/12)
Ve ey Adem, sen ve eşin
cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu
ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz. (7/19)
O, sizi tek bir nefisten
yarattı ve kendisiyle durulup-yatışması için ondan eşini
var etti. Onu (eşini) örtüp-bürüyünce, o da bir yük yüklendi
de bununla (bir süre) gezindi. Nitekim ağırlaşınca, ikisi
Rableri olan Allah’a dua ettiler: “Eğer bize salih (bir
çocuk) verirsen, andolsun şükredenlerden olacağız.” (7/189)
Andolsun insanı kuru
bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık. (15/26)
Hani Rabbin meleklere
demişti: “Ben kuru bir çamurdan şekillenmiş bir balçıktan
bir beşer yaratacağım.” (15/28)
Hani meleklere: “Adem’e
secde edin” demiştik. İblis’in dışında (hepsi) secde etmişlerdi.
Demişti ki: “Bir çamur olarak yarattığın kimseye ben secde
eder miyim?” (17/61)
Hani meleklere: “Adem’e
secde edin” demiştik; İblis’in dışında (diğerleri) secde
etmişlerdi. O cinlerdendi, böylelikle Rabbinin emrinden
dışarı çıkmıştı. Bu durumda Beni bırakıp onu ve onun soyunu
veliler mi edineceksiniz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır.
(Bu) Zalimler için ne kadar kötü bir (tercih) değiştirmedir.
(18/50)
İşte bunlar; kendilerine
Allah’ın nimet verdiği peygamberlerdendir; Adem’in soyundan,
Nuh ile birlikte taşıdıklarımız (insan nesillerin)den İbrahim
ve İsrail (Yakup)in soyundan, doğru yola eriştirdiklerimizden
ve seçtiklerimizdendirler. Onlara Rahman (olan Allah’)ın
ayetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlar. (19/58)
Hani biz meleklere: “Adem’e
secde edin” demiştik İblis’in dışında (diğerleri) secde
etmişlerdi o ayak diremişti. (20/116)
Bunun üzerine dedik ki:
“Ey Adem bu gerçekten sana ve eşine düşmandır; sakın sizi
cennetten sürüp çıkarmasın sonra mutsuz olursun.” (20/117)
Sonunda şeytan ona vesvese
verdi; dedi ki: “Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak
bir mülkü haber vereyim mi?” (20/120)
Böylece ikisi ondan yediler
hemen ardından ayıp yerleri kendilerine açılıverdi, üzerlerini
cennet yapraklarından yamayıp-örtmeye başladılar. Adem,
Rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp-kaldı. (20/121)
Ey Ademoğulları, biz
sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size ‘süs
kazandıracak bir giyim’ indirdik (varettik). Takva ile kuşanıp-donanmak
ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın ayetlerindendir. Umulur
ki öğüt alıp-düşünürler. (7/26)
Ey Ademoğulları, şeytan,
anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek
için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı
gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları,
(kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir.
Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık.
(7/27)
Ey Ademoğulları, her
mescid yanında ziynetlerinizi takının. Yiyin, için ve israf
etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez. (7/31)
Ey Ademoğulları, içinizden
size ayetlerimi haber veren elçiler geldiğinde, kim sakınırsa
ve (davranışlarını) düzeltirse işte onlar için korku yoktur,
onlar mahzun olmayacaklardır. (7/35)
Andolsun, biz Ademoğlunu
yücelttik; onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla)
taşıdık, temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık ve yarattıklarımızın
bir çoğundan üstün kıldık. (7/ 70)
Sana ‘kadınların aybaşı
halini’ sorarlar. De ki: “O, bir rahatsızlık (eza)dır. Aybaşı
halinde kadınlardan ayrılın ve temizlenmelerine kadar onlara
(cinsel anlamda) yaklaşmayın. Eğer temizlenirse, Allah’ın
size emrettiği yerden onlara gidin. Şüphesiz Allah, tevbe
edenleri sever temizlenenleri de sever.” (2/222)
Ey insanlar, yeryüzünde
olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını
izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır.
(2/168)
Ey iman edenler, hepiniz
topluca “barış ve güvenliğe (Silm’e, İslam’a) girin ve şeytanın
adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
(2/208)
Onlar, Calut ve ordusuna
karşı meydana (savaşa) çıktıklarında, dediler ki: “Rabbimiz,
üzerimize sabır yağdır, adımlarımızı sabit kıl (kaydırma)
ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (2/250)
Ey iman edenler, Allah
yolunda adım attığınız (savaşa çıktığınız) zaman gerekli
araştırmayı yapın ve size (İslam geleneğine göre) selam
verene, dünya hayatının geçiciliğine istekli çıkarak: “Sen
mü’min değilsin” demeyin. Asıl çok ganimet, Allah katındadır,
bundan önce siz de böyle idiniz; Allah size lütufta bulundu.
Öyleyse iyice açıklık kazandırın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan
haberi olandır. (4/94)
Yeryüzünde adım attığınızda
(yolculuğa ya da savaşa çıktığınızda), kafirlerin size bir
kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda
sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz kafirler, sizin
apaçık düşmanlarınızdır. (4/101)
Hayvanlardan yük taşıyan
ve (yünlerinden, tüylerinden) döşek yapılanları da (yaratan
O’dur). Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin
ve şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık
bir düşmandır. (6/142)
Ey iman edenler, şeytanın
adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, (bilsin
ki) gerçekten o (şeytan) çirkin utanmazlıkları ve kötülüğü
emreder. Eğer Allah’ın üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı,
sizden hiçbiri ebedi olarak temize çıkamazdı. Ancak Allah,
dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir. (24/21)
Allah, mü’min erkeklere
ve mü’min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından
ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler
vaadetmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür.
İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. (9/72)
Onlar, Adn cennetlerine
girerler. Babalarından, eşlerinden ve soylarından ‘salih
davranışlarda’ bulunanlar da (Adn cennetlerine girer). Melekler
onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler:) (13/23)
Adn cennetleri; ona girerler,
onun altından ırmaklar akar, içinde onların her diledikleri
şey vardır. İşte Allah, takva sahiplerini böyle ödüllendirir.
(16/31)
Onlar; altından ırmaklar
akan Adn cennetleri onlarındır, orada altın bileziklerle
süslenirler, hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil
elbiseler giyerler ve tahtlar üzerinde kurulup-dayanırlar.
(Bu,) Ne güzel sevap ve ne güzel destek. (18/31)
Adn cennetleri (onlarındır)
ki, Rahman (olan Allah, onu) kendi kullarına gaybtan vadetmiştir.
Şüphesiz O’nun va’di yerine gelecektir. (19/61)
“İçlerinde ebedi kalacakları
altından ırmaklar akan Adn cennetleri de (onlarındır). Ve
işte bu, arınmış olanın karşılığıdır.” (20/76)
Adn cennetleri (onlarındır);
oraya girerler, orada altından bileziklerle ve incilerle
süslenirler. Ve orada onların elbiseleri ipek(ten)dir. (35/33)
Adn cennetleri; kapılar
onlara açılmıştır. (38/50)
“Rabbimiz, onları Adn
cennetlerine sok ki onlara (bunu) va’dettin; babalarından,
eşlerinden ve soylarından salih olanları da. Gerçekten Sen,
üstün ve güçlü olansın, hüküm ve hikmet sahibisin.” (40/8)
O da sizin günahlarınızı
bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn
cennetlerindeki güzel konaklara yerleştirir. İşte ‘büyük
mutluluk ve kurtuluş’ budur. (61/12)
Rableri katında onların
ödülleri, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar
akan Adn cennetleridir. Allah, onlardan razı olmuştur, kendileri
de O’ndan razı (hoşnut, memnun) kalmışlardır. İşte bu, Rabbinden
‘içi titreyerek korku duyan kimse’ içindir. (98/8)
Allah, hiç kimseye güç
yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı
lehine, kazandırdıkları aleyhinedir. “Rabbimiz, unuttuklarımızdan
veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz,
bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme.
Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma.
Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim mevlamızsın.
Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (2/286)
İki topluluğun karşı
karşıya geldikleri gün, sizden geri dönenleri, kazandıkları
bazı şeyler dolayısıyla şeytan onların ayağını kaydırmak
istemişti. Ama andolsun ki, Allah onları affetti. Şüphesiz
Allah, bağışlayandır, yumuşak olandır. (3/155)
Umulur ki Allah bunları
affeder. Allah affedicidir, bağışlayıcıdır. (4/99)
Bir hayrı açıklar ya
da gizli tutarsanız veya bir kötülüğü bağışlarsanız, şüphesiz
Allah, affedicidir, güç yetirendir. (4/149)
Kitap Ehli, senden kendilerine
gökten bir kitap indirmeni istiyor. Musa’dan bundan daha
büyüğünü istemişlerdi. Demişlerdi ki: “Bize Allah’ı açıkça
göster.” Böylece zulümlerinden dolayı onlara yıldırım çarpmıştı.
Ardından kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, buzağıyı
(ilah) edinmişlerdi. Yine bundan dolayı onları affettik
ve Musa’ya apaçık olan ispatlayıcı bir delil verdik. (4/153)
Sözleşmelerini bozmaları
nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık.
Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. (Sık
sık) Kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı
unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet
görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz
Allah, iyilik yapanları sever. (5/13)
Ey iman edenler, size
açıklandığında sizi üzecek şeyleri sormayın; Kur’an indirildiği
zaman sorarsanız, size açıklanır. Allah onu affetti. Allah
bağışlayandır, (kullara) yumuşak olandır. (5/101)
Sen af (veya kolaylık)
yolunu benimse, (İslam’a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden
yüz çevir. (7/199)
Allah seni affetsin;
doğru söyleyenler sana açıkça belli oluncaya ve yalancıları
da öğreninceye kadar niye onlara izin verdin? (9/43)
İşte böyle; her kim kendisine
yapılan haksızlığın benzeriyle karşılık verir, sonra aleyhine
‘azgınlık ve saldırıda’ bulunulursa, Allah, mutlaka ona
yardım eder. Şüphesiz Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır.
(22/60)
Sizden, faziletli ve
varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda
hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler
ve hoşgörsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz?
Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (24/22)
Kullarından tevbeyi kabul
eden, kötülükleri affeden ve işlediklerinizi bilen O’dur.
(42/25)
Size isabet eden her
musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,)
Çoğunu da affeder. (42/30)
Ya da kazandıkları dolayısıyla
onları yok eder, bir çoğunu da affeder. (42/34)
Kötülüğün karşılığı,
onun misli (benzeri) olan kötülüktür. Ama kim affeder ve
ıslah ederse (dirliği kurup-sağlarsa) artık onun ecri Allah’a
aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez. (42/40)
Sizden kadınlarına “zıhar”da
bulunanlar (bilsinler ki, kadınları) onların anneleri değildir.
Anneleri, yalnızca kendilerini doğuranlardır. Şüphesiz onlar,
çirkin ve yalan söylemektedirler. Gerçekten Allah, çok affeden,
çok bağışlayandır. (58/2)
Ey iman edenler, gerçek şu
ki, sizin eşlerinizden ve çocuklarınızdan bir kısmı sizler
için (birer) düşmandırlar. Şu halde onlardan sakının. Yine
de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız,
artık elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (64/14)
|