kURAN- I KERİM FİHRİSTİ

Melekler kendi nefislerine
zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman derler ki:
"Nerde idiniz?" Onlar: "Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar
(müstaz'aflar) idik." derler. (Melekler de:) "Hicret etmeniz
için Allah'ın arzı geniş değil miydi?" derler. İşte onların
barınma yeri cehennemdir. Ne kötü yataktır o? (4/97)
Musa kavmine: "Allah'tan
yardım dileyin ve sabredin. Gerçek şu ki, arz Allah'ındır;
ona kullarından dilediğini mirasçı kılar. En güzel sonuç
muttakiler içindir." dedi. (7/128)
Ey kavmim, size işte bir
ayet olarak Allah'ın devesi; onu serbest bırakın, Allah'ın
arzında yesin. Ona kötülük (vermek niyeti)yle dokunmayın.
Yoksa sizi yakın bir azab sarıverir." (11/64)
Onlar görmüyorlar mı ki,
gerçekten biz arza geliyor ve onu çevresinden eksiltiyoruz.
Allah hüküm verir. Onun hükmünün peşine düşecek yoktur.
Ve O, hesabı pek çabuk görendir. (13/41)
Ve onlardan sonra sizi
o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkana
ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır)." (14/14)
Andolsun, biz Zikir'den
sonra Zebur'da da: "Şüphesiz Arz'a salih kullarım varisçi
olacaktır" diye yazdık. (21/105)
Ey iman eden kullarım,
şüphesiz benim arzım geniştir; artık yalnızca bana ibadet
edin. (29/56)
O, gökleri dayanak olmaksızın
yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya
uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan
türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada
her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik. (31/10)
De ki: "Ey iman eden kullarım,
Rabbinizden sakının. Bu dünyada iyilik edenler için bir
iyilik vardır. Allah'ın arz'ı geniştir. Ancak sabredenlere
ecirleri hesapsızca ödenir." (39/10)
Sen yoksa Kehf ve Rakim
Ehlini bizim şaşılacak ayetlerimizden mi sandın? O gençler
mağaraya sığındıkları zaman demişlerdi ki: "Rabbimiz katından
bize bir rahmet ver ve işimizden bize doğruyu kolaylaştır
(bizi başarılı kıl). Böylelikle mağarada yıllar yılı onların
kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik). Sonra iki gruptan
hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek
için onları uyandırdık. Biz sana onların haberlerini bir
gerçek (olay) olarak aktarıyoruz. Gerçekten onlar Rablerine
iman etmiş gençlerdi ve biz de onların hidayetlerini arttırmıştık.
Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik;
(Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim Rabbimiz
göklerin ve yerin Rabbi'dir; ilah olarak biz O'ndan başkasına
kesinlikle tapmayız (eğer tersini) söyleyecek olursak andolsun
gerçeğin dışına çıkarız." "Şunlar bizim kavmimizdir; O'ndan
başkasını ilahlar edindiler onlara apaçık bir delil getirmeleri
gerekmez miydi? Öyleyse Allah'a karşı yalan uydurup iftira
düzenden daha zalim kimdir?" (İçlerinden biri demişti ki:)"Madem
ki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından kopup-ayrıldınız
o halde (dağlara çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size
rahmetinden (bolca bir miktarını) yaysın ve işinizden size
bir yarar kolaylaştırsın." (Onlara baktığında) Görürsün
ki güneş doğduğunda mağaralarına sağ yandan yönelir battığında
onları sol yandan keser-geçerdi ve onlar da onun (mağaranın)
geniş boşluğundalardı. Bu Allah'ın ayetlerindendir. Allah
kime hidayet verirse işte hidayet bulan odur kimi saptırırsa
onun için asla doğru-yolu gösterici bir veli bulamazsın.
Sen onları uyanık sanırsın oysa onlar (derin bir uykuda)
uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviriyorduk.
Köpekleri de iki kolunu uzatmış yatıyordu. Onları görmüş
olsaydın geri dönüp onlardan kaçardın onlardan içini korku
kaplardı. Böylece aralarında bir sorgulama yapsınlar diye
onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi
ki: "Ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün veya günün
bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık." Dediler ki: "Ne kadar
kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi bu paranızla
şehre gönderin de hangi yiyecek temizse baksın size ondan
bir rızık getirsin; ancak oldukça nazik davransın ve sakın
sizi kimseye sezdirmesin." "Çünkü onlar üzerinize çıkıp
gelirlerse sizi taşa tutarlar veya dinlerine geri çevirirler;
bu durumda ebedi olarak kurtuluş bulamazsınız." Böylece
Allah'ın va'dinin hak olduğunu ve gerçekten kıyametin kendisinde
şüphe bulunmadığını bilmeleri için (şehir halkına ve sonraki
insan kuşaklarına) onları buldurmuş olduk. (Onları görenler)
Kendi aralarında durumlarını tartışıyorlardı (bir kısmı)
dedi ki: "Onların üstüne bir bina inşa edin Rableri onları
daha iyi bilir." Onların işine galip gelen (sözleri geçen)ler
ise: "Üstlerine mutlaka bir mescid yapmalıyız" dediler.
(Sonra gelen kuşaklar) Diyecekler ki: "Üç'tüler onların
dördüncüsü köpekleridir." Ve: "Beştiler onların altıncısı
köpekleridir" diyecekler. (Bu) Bilinmeyene (gayba) taş atmaktır.
"Yedidirler onların sekizincisi köpekleridir" diyecekler.
De ki: "Rabbim onların sayısını daha iyi bilir onları pek
az (insan) dışında kimse bilemez." Öyleyse onlar konusunda
açıkta olan bir tartışmadan başka tartışma ve onlar hakkında
bunlardan hiç kimseye bir şey sorma. hiçbir şey hakkında:
"Ben bunu yarın mutlaka yapacağım" deme. Ancak: "Allah dilerse"
(inşallah yapacağım de). Unuttuğun zaman Rabbini zikret
ve de ki: "Umulur ki Rabbim beni bundan daha yakın bir başarıya
yöneltip-iletir." Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar
ve dokuz (yıl) daha kattılar. De ki: "Ne kadar kaldıklarını
Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'nundur.
O ne güzel görmekte ve ne güzel işitmektedir. O'nun dışında
onların bir velisi yoktur. Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak
kılmaz." (18/9-26)
"Ashab-ı Meş'eme" ne (mutsuz
ve uğursuzdur o) "Ashab-ı Meş'eme". (56/9)
İşte o "Ashab-ı Meymene",
ne (kutludur o) "Ashab-ı Meymene". (56/8)
Kahrolsun Ashab-ı Uhdud
'Tutuşturucu-yakıt dolu o ateş' Hani kendileri (ateş hendeğinin)
çevresinde oturmuşlardı. Ve mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.
Onlardan yalnızca 'üstün ve güçlü olan' öğülen Allah'a iman
ettiklerinden dolayı intikam alıyorlardı. (85/4-8)
Ashab-ı Yemin", ne (kutludur
o) "Ashab-ı Yemin." (56/27)
Ashab-ı Yemin" olanlar
için. (56/38)
Biz, İsrailoğullarını
denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla
peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun):
"İsrailoğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah
olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" dedi. (10/90)
De ki: "Kim sapıklık içindeyse,
Rahman, ona süre tanıdıkça tanır; kendilerine va'dedileni
-ya azabı veya kıyamet saatini- gördükleri zaman artık kimin
yeri (makam, mevki) daha kötü, kimin askeri- gücü daha zayıfmış,
öğreneceklerdir. (19/75)
Ve (istiyoruz ki) onları
yeryüzünde 'iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım',
Firavun'a, Haman'a ve askerlerine, onlardan sakındıkları
şeyi gösterelim. (28/6)
Nihayet Firavun'un ailesi,
onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü
konusu olsun diye sahipsiz görüp aldılar. Gerçekte Firavun,
Haman ve askerleri bir yanılgı içindeydi. (28/8)
O ve askerleri, yeryüzünde
haksız yere büyüklendiler ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini
sandılar. (28/39)
Bunun üzerine, onu ve
askerlerini tutup suya attık. Böylelikle zulmedenlerin nasıl
bir sona uğradıklarına bir bak. (28/40)
Onların (o ilahların)
kendilerine yardım etmeye güçleri yetmez; oysa kendileri
onlar için hazır bulundurulmuş askerlerdir. (36/75)
Asmalı ve asmasız bahçeleri,
hurmaları ve tadları farklı ekinleri, zeytinleri ve narları
-birbirine benzer ve benzeşmez- yaratan O'dur. Ürün verdiğinde
ürününden yiyin ve hasad günü hakkını verin; israf etmeyin.
Çünkü O, israf edenleri sevmez. (6/141)
Astarları, ağır işlenmiş
atlastan yataklar üzerinde yaslanırlar. İki cennetin de
meyve-devşirmesi (ordakilere) yakın (kolay)dır. (55/54)
Onların söyledikleri:
"Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı
bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve
bize kafirler topluluğuna karşı yardım et" demelerinden
başka bir şey değildi. (3/147)
De ki: "Eğer babalarınız,
çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız
mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza
giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resûlü'nden ve O'nun
yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın
emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna
hidayet vermez. (9/24)
Ey insanlar, gerçekten,
biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle
tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık.
Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız,
(ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır.
Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (49/13)
Allah'a ve ahiret gününe
iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah'a
ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk)
bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları,
ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun.
Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış
ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları,
altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz
olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar
da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır.
Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın fırkası olanlar, felah (umutlarını
gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir. (58/22)
Ve onu barındıran aşiretini
de; (70/13)
Kadınlara, oğullara, kantar
kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara
ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara 'süslü ve
çekici' kılındı. Bunlar dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak
güzel yer Allah katında olandır. (3/14)
Onlara karşı gücünüzün
yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla
Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında
sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız.
Allah yolunda her ne infak ederseniz size 'eksiksiz olarak
ödenir' ve siz haksızlığa uğratılmazsınız. (8/60)
Onlara binmeniz ve süs
için atları katırları ve merkebleri (yarattı). Ve daha sizlerin
bilmediğiniz neleri yaratmaktadır? (16/8)
Hani ona akşama yakın,
bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üç ayağı ile toprağı
kazıyan, yağız atlar sunulmuştu.(38/31)
"Onları (atları) bana
geri getirin" (dedi). Sonra (onların) bacaklarını ve boyunlarını
okşamaya başladı. (38/33)
Onlardan Allah'ın elçisine
verdiği "fey'e" gelince ki siz buna karşı (bunu elde etmek
için) ne at ne deve sürdünüz. Ancak Allah, kendi elçilerini
dilediklerinin üstüne musallat kılar. Allah herşeye güç
yetirendir. (59/6)
Yoksa siz, Yakub'un ölüm
anında, orada şahidler miydiniz? O, oğullarına: "Benden
sonra kime ibadet edeceksiniz?" dediğinde, onlar: "Senin
ilahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahı olan
tek bir ilaha ibadet edeceğiz; bizler ona teslim olduk"
demişlerdi. (2/133)
Ne zaman onlara: "Allah'ın
indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı
üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki)
Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış
idiyseler? (2/170)
(Hacc) ibadetlerinizi
bitirdiğinizde, artık (cahiliye döneminde) atalarınızı andığınız
gibi, hatta ondan da kuvvetli bir anma ile Allah'ı anın.
İnsanlardan öylesi vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada ver"
der; onun ahirette nasibi yoktur. (2/200)
Onlara: "Allah'ın indirdiğine
ve elçiye gelin" denildiğinde, "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz
şey bize yeter" derler. (Peki,) Ya ataları bir şey bilmiyor
ve hidayete ermiyor idilerse? (5/104)
Onlar: "Allah, beşere
hiçbir şey indirmemiştir" demekle Allah'ı, kadrinin hakkını
vererek takdir edemediler. De ki: "Musa'nın insanlara bir
nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de (parça parça)
kâğıtlar üzerinde yazılı kılıp (bir kısmını) açıkladığınız
ve çoğunu gözardı ettiğiniz kitabı kim indirdi? Sizin ve
atalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir." De ki:
"Allah." Sonra Onları bırak, içine 'daldıkları saçma uğraşılarında'
oyalanıp-dursunlar. (6/91)
Şirk koşanlar diyecekler
ki: "Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne atalarımız
ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de,
bizim zorlu-azabımızı tadıncaya kadar böyle yalanladılar.
De ki: "Sizin yanınızda, bize çıkarabileceğiniz bir ilim
mi var? Siz ancak zanna uymaktasınız ve siz ancak "zan ve
tahminle yalan söylersiniz." (6/148)
Onlar, 'çirkin bir hayasızlık'
işlediklerinde: "biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk.
Allah bunu bize emretti" derler. De ki: "Şüphesiz Allah,
'çirkin hayasızlıkları' emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi
Allah'a karşı mı söylüyorsunuz?" (7/28)
Dediler ki: "Sen bize
yalnızca Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta
olduklarınızı bırakmamız için mi geldin? Eğer gerçekten
doğru isen, bize vadettiğin şeyi getir, bakalım." (7/70)
Sonra kötülüğün yerini
iyilikle değiştirdik, öyle ki onlar, çoğaldılar ve: "Atalarımıza
da (bazan) şiddetli sıkıntılar (bazan da) refah ve genişlikler
dokunmuştu" dediler. Bunun üzerine, biz de onları kendileri
hiç şuurunda değilken apansız kıskıvrak yakalayıverdik.
(7/95)
Ya da: "Bizden önce ancak
atalarımız şirk koşmuştu, biz ise onlardan sonra gelme bir
kuşağız; işleri batıl olanların yaptıklarından dolayı bizi
helak mi edeceksin?" dememeniz için. (7/173)
Onlar: "Siz ikiniz, bizi
atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde
büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize
inanacak değiliz" dediler. (10/78)
Dediler ki: "Ey Salih,
bundan önce sen içimizde kendisinden (iyilikler ve yararlılıklar)
umulan biriydin. Atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan
sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi davet
ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz." (11/62)
Dediler ki: "Ey Şuayb,
atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız
konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin
namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu,
aklı başında (reşid bir adam)sın." (11/87)
Artık onların tapmakta
oldukları şeyler konusunda, sakın kuşkuda olma. Daha önceleri,
ataları nasıl tapıyor idiyseler, bunlar da ancak böyle tapıyorlar.
Şüphesiz biz, onların paylarını eksiltmeksizin onlara ödeyecek
olanlarız. (11/109)
Böylece Rabbin seni seçkin
kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi) sana
öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a (nimetini)
tamamladığı gibi senin ve Yakub ailesinin üzerindeki nimetini
tamamlayacaktır. Elbette Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet
sahibidir." (12/6)
Atalarım İbrahim'in, İshak'ın
ve Yakub'un dinine uydum. Allah'a hiçbir şeyle şirk koşmamız
bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah'ın
lütuf ve ihsanındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler."
(12/38)
Sizin Allah'tan başka
taptıklarınız, Allah'ın kendileri hakkında hiçbir delil
indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan
başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, kendisinden
başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din
işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (12/40)
Şirk koşmakta olanlar
dediler ki: "Eğer Allah dileseydi, O'nun dışında hiçbir
şeye kulluk etmezdik, biz de, atalarımız da; ve O'nsuz hiçbir
şeyi haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı.
Şu halde elçilere düşen apaçık bir tebliğden başkası mı?
(16/35)
Bu konuda ne kendilerinin,
ne atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan
söz ne (kadar da) büyük. Onlar yalandan başkasını söylemiyorlar.
(18/5)
Evet, biz onları ve atalarını
yararlandırdık; öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş
gibi) uzun geldi. Fakat şimdi, bizim gerçekten yere gelip
onu etrafından eksiltmekte olduğumuzu görmüyorlar mı? Şu
halde, üstün gelenler onlar mı? (21/44)
Biz atalarımızı bunlara
tapıyor bulduk" dediler. (21/53)
Dedi ki: "Andolsun, siz
ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz." (21/54)
Bunun üzerine, kavminden
inkâra sapmış önde gelenler dediler ki: "Bu, sizin benzeriniz
olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük
elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş
olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan
da bunu işitmiş değiliz." (23/24)
Onlar, yine de o sözü
(Kur'an'ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara, geçmişteki
atalarına gelmeyen bir şey mi geldi? (23/68)
Andolsun, bu tehdit, bize
ve bizden önceki atalarımıza yapılmıştı; bu, geçmişlerin
uydurma masallarından başka bir şey değildir." (23/83)
Derler ki: "Sen yücesin;
senin dışında başka veliler edinmemiz bize yakışmaz, ancak
onları ve atalarını sen meta verip yararlandırdın, öyle
ki (senin) zikri(ni) unuttular ve böylece yıkıma uğrayan
bir kavim oldular." (25/18)
(Musa:) Dedi ki: "O sizin
de Rabbiniz, geçmişteki atalarınızın da Rabbidir." (26/26)
Hayır" dediler. "Biz atalarımızı
böyle yaparlarken bulduk." (26/74)
Hem siz, hem de eski atalarınız?"
(26/76)
İnkâr edenler dedi ki:
"biz ve atalarımız toprak olduktan sonra mı, gerçekten biz
mi dirilip-çıkartılacakmışız?" (27/67)
Andolsun, bu (azab ve
dirilme tehdidi), bize ve daha önce atalarımıza va'dolunmuştur.
Bu, olsa olsa geçmişlerin uydurma masallarından başkası
değildir." (27/68)
Musa, onlara apaçık olan
ayetlerimizle geldiği zaman: "Bu, düzüp uydurulmuş bir büyüden
başkası değildir. Biz geçmiş atalarımızdan bunu işitmedik"
dediler. (28/36)
Onlara; "Allah'ın indirdiklerine
uyun" denildiğinde, derler ki; "Hayır, biz atalarımızı üzerinde
bulduğumuz şeye uyarız." Şayet şeytan, onları çılgınca yanan
ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)? (31/21)
Veya önceki atalarımız
da mı?" (37/17)
Çünkü onlar, atalarını
sapık kimseler olarak bulmuşlardı. (37/69)
Allah ki, sizin de Rabbiniz,
önceki atalarınızın da Rabbidir." (37/126)
Hayır; dediler ki: "Gerçekten
atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve doğrusu biz onların
izleri (eserleri) üstünde doğru olana (hidayete) yönelmiş
(kimse)leriz." (43/22)
İşte böyle, senden önce
de (herhangi) bir memlekete bir elçi göndermiş olmayalım,
mutlaka onun 'refah içinde şımarıp azan önde gelenleri'
(şöyle) demişlerdir: "Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet
(din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine)
uymuş kimseleriz." (43/23)
(O peygamberlerden her
biri de şöyle) Demiştir: "Ben size atalarınızı üstünde bulduğunuz
şeyden daha doğru olanını getirmiş olsam da mı?" Onlar da
demişlerdi ki: "Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz
şeye kafir olanlarız." (43/24)
Hayır; Ben onları ve atalarını,
kendilerine hak ve açıklayan bir elçi gelinceye kadar metalandırdım-yaşattım.
(43/29)
O'ndan başka ilah yoktur;
diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın
da Rabbidir. (44/8)
Eğer doğru sözlüyseniz,
şu halde atalarımızı getirin bakalım." (44/36)
Onlara açık belgeler olarak
ayetlerimiz okunduğu zaman, onların (sözde) delilleri: "Eğer
doğru sözlüler iseniz, atalarımızı (diriltip) getirin" demekten
başkası değildir. (45/25)
Bu (putlar ise,) sizin
ve atalarınızın (kendi istek ve öngörünüze göre) isimlendirdiğiniz
(keyfi) isimlerden başkası değildir. Allah, onlarla ilgili
'hiçbir delil' indirmemiştir. Onlar, yalnızca zanna ve nefislerinin
(alçak) heva (istek ve tutku) olarak arzu ettiklerine uyuyorlar.
Oysa andolsun, onlara Rablerinden yol gösterici gelmiştir.
(53/23)
Önceden gelip-geçmiş atalarımız
da mı?" (56/48)
Bunların örneği, ateş
yakan adamın örneğine benzer; (ki onun ateşi) çevresini
aydınlattığı zaman, Allah onların aydınlığını giderir ve
göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir. (2/17)
Ama yapamazsanız -ki kesin
olarak yapamayacaksınız- bu durumda kafirler için hazırlanmış
ve yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının. (2/24)
İnkâr edip de ayetlerimizi
yalanlayanlar ise; onlar, ateşin halkıdırlar ve orada süresiz
kalacaklardır." (2/39)
Dediler ki: "Sayılı günlerin
dışında, ateş asla bize değmeyecektir." De ki: "Allah katından
bir ahid mi aldınız? -ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa
Allah'a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?" (2/80)
Hayır; kim bir kötülük
işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin
halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır. (2/81)
Hani İbrahim: "Rabbim,
bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah'a ve ahiret
gününe inananları ürünlerle rızıklandır" demişti de (Allah:
"Sadece inananları değil) inkâr edeni de az bir süre yararlandırır,
sonra onu ateşin azabına uğratırım; ne kötü bir dönüştür
o" demişti. (2/126)
(O zaman, yönetilip) Uyanlar
derler ki: "Eğer bize bir kere (daha dünyaya dönme) fırsatı
verilse(ydi) muhakkak (şimdi) onların bizden uzaklaştıkları
gibi, biz de onlardan uzaklaşır (onları yüzüstü bırakır)dık."
Böylece Allah, onlara bütün yaptıklarını onulmaz hasretlerle
gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak değildirler. (2/167)
Allah'ın indirdiği Kitaptan
bir şeyi gözardı edip saklayanlar ve onunla değeri az (bir
şeyi) satın alanlar; onların yedikleri, karınlarında ateşten
başkası değildir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve
onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azab vardır. (2/174)
Onlar, hidayete karşılık
sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azabı satın almışlardır.
Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! (2/175)
Onlardan öylesi de vardır
ki: "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik
(ver) ve bizi ateşin azabından koru" der. (2/201)
Müşrik kadınları, iman
edinceye kadar nikahlamayın; iman eden bir cariye, -hoşunuza
gitse de- müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri
de iman edinceye kadar nikahlamayın; iman eden bir köle,
-hoşunuza gitse de- müşrik bir erkekten daha hayırlıdır.
Onlar, ateşe çağırırlar, Allah ise kendi izniyle cennete
ve mağfirete çağırır. O, insanlara ayetlerini açıklar. Umulur
ki öğüt alıp-düşünürler. (2/221)
Allah, iman edenlerin
velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura
çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut'tur. Onları
nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar,
onda süresiz kalacaklardır. (2/257)
Hangi biriniz ister ki,
altından ırmaklar akan hurmalardan, üzümlerden bir bahçesi
olsun, içinde kendisinin olan bütün ürünler de bulunsun;
fakat kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, (üstelik) zayıf
ve küçük çocukları olsun (böyle bir durumda iken) ona (bahçesine)
ateşli bir kasırga isabet etsin de yanıversin. İşte Allah
size ayetleri böyle açıklar, ki düşünesiniz. (2/266)
Faiz (riba) yiyenler,
ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan
başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu, onların: "Alım-satım
da ancak faiz gibidir" demelerinden dolayıdır. Oysa Allah,
alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden
bir öğüt gelir de (faize) bir son verirse, artık geçmişi
kendisine, işi de Allah'a aittir. Kim (faize) geri dönerse,
artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.
(2/275)
Şüphesiz inkâr edenler,
onların malları da, çocukları da kendilerine Allah'tan (gelecek
azaba karşı) hiçbir şey kazandırmaz. Ve onlar ateşin yakıtıdırlar.
(3/10)
Onlar: "Rabbimiz şüphesiz
biz iman ettik, artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi
ateşin azabından koru" diyenler; (3/16)
Bu, onların: "Ateş bize
sayılı günler dışında kesinlikle dokunmayacak" demelerindendir.
Onların bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya
düşürmüştür. (3/24)
Gerçekten inkâr edenlerin
ise, ne malları, ne çocukları, onlara Allah'tan yana bir
şey sağlayamaz. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda temelli
olarak kalacaklardır. (3/116)
Ve kafirler için hazırlanmış
olan ateşten sakının. (3/131)
Kendisi hakkında hiçbir
delil indirmediği şeyi Allah'a ortak koştuklarından dolayı
küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma
yerleri ateştir. Zalimlerin konaklama yeri ne kötüdür. (3/151)
Allah bize ateşin yiyeceği
bir kurban getirmedikçe hiçbir elçiye inanmamamız konusunda
and verdi," diyenlere de ki: "Şüphesiz, benden önce nice
elçiler, apaçık belgeler ve söylediklerinizle geldi; eğer,
siz doğru idiyseniz, o halde onları ne diye öldürdünüz?"
(3/183)
Her nefis ölümü tadıcıdır.
Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir.
Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o
gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan
başka bir şey değildir. (3/185)
Onlar, ayakta iken, otururken,
yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı
konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, sen bunu
boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından
koru." (3/191)
Rabbimiz, şüphesiz Sen
kimi ateşe sokarsan, artık onu 'hor ve aşağılık' kılmışsındır;
zulmedenlerin yardımcıları yoktur." (3/192)
Gerçekten, yetimlerin
mallarını zulmederek yiyenler, karınlarına ancak ateş doldurmuş
olurlar. Onlar, çılgın bir ateşe gireceklerdir. (4/10)
Kim Allah'a ve elçisine
isyan eder ve onun sınırlarını aşarsa, onu da içinde ebedi
kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azab vardır.
(4/14)
Kim haddi aşarak ve zulmederek
böyle yaparsa, biz onu ateşe göndeririz. Bu Allah için pek
kolaydır. (4/30)
Böylece, onlardan kimi
ona inandı, kimi ona sırt çevirdi. Çılgın ateş olarak cehennem
yeter. (4/55)
Ayetlerimize karşı inkâra
sapanları şüphesiz ateşe sokacağız. Derileri yanıp döküldükçe,
azabı tadmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz.
Gerçekten, Allah, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet
sahibidir. (4/56)
Gerçekten münafıklar,
ateşin en alçak tabakasındadırlar. Onlara bir yardımcı bulamazsın.
(4/145)
İnkâr edenler ve ayetlerimizi
yalanlayanlar ise, onlar da, alevli ateşin halkıdırlar.
(5/10)
Şüphesiz kendi günahını
ve benim günahımı yüklenmeni ve böylelikle ateşin halkından
olmanı isterim. Zulmedenlerin cezası budur." (5/29)
(Orda) Ateşten çıkmak
isterler, ama ondan çıkacak değiller. Onlar için sürekli
bir azab vardır. (5/37)
Yahudiler: "Allah'ın eli
sıkıdır" dediler. Onların elleri bağlandı ve söylediklerinden
dolayı lanetlendiler. Hayır; O'nun iki eli açıktır, nasıl
dilerse infak eder. Andolsun, Rabbinden sana indirilen,
onlardan çoğunun taşkınlıklarını ve inkârlarını arttıracaktır.
Biz de onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık
ve kin salıverdik. Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş
alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa
çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (5/64)
Andolsun, "Şüphesiz Allah,
Meryem oğlu Mesih'tir" diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih'in
dediği (şudur:) "Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin
de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin. Çünkü O, kendisine
ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma
yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur." (5/72)
İnkâr edenler ve ayetlerimizi
yalanlayanlar; işte onlar, çılgın ateşin arkadaşlarıdırlar.
(5/86)
Ateşin üstünde durdurulduklarında
onları bir görsen; derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha)
geri çevrilseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık
ve mü'minlerden olsaydık." (6/27)
Onların tümünü toplayacağı
gün: "Ey cin topluluğu insanlardan çoğunu (ayartıp kendinize
kullar) edindiniz" (diyecek). İnsanlardan onların dostları
derler ki: "Rabbimiz, kimimiz kimimizden yararlandı ve bizim
için tesbit ettiğin süreye ulaştık." (Allah) Diyecek ki:
"Allah'ın dilediği dışta olmak üzere, ateş sizin içinde
süresiz kalacağınız konaklama yerinizdir." Şüphesiz Rabbin,
hüküm ve hikmet sahibi olandır, bilendir. (6/128)
(Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde,
seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben
ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan
yarattın." (7/12)
Ayetlerimizi yalanlayanlar
ve onlara karşı büyüklenenler, işte onlar ateşin arkadaşlarıdır;
onda sonsuzca kalacaklardır. (7/36)
(Allah) diyecek: "Cinlerden
ve insanlardan sizden önce geçmiş ümmetlerle birlikte ateşe
girin." Her bir ümmet girişinde kardeşini (kendi benzerini)
lanetler. Nitekim hepsi birbiri ardınca orada toplanınca,
en sonra yer alanlar, en önde gelenler için: "Rabbimiz,
işte bunlar bizi saptırdı; öyleyse ateşten kat kat arttırılmış
bir azab ver diyecekler. (Allah da:) "Hepsi için kat kattır.
Ancak siz bilmezsiniz" diyecek. (7/38)
Cennet halkı, ateş halkına
(şöyle) seslenecekler: "Bize Rabbimizin vadettiğini gerçek
buldunuz mu?" Onlar da: "Evet" derler. Bundan sonra içlerinden
seslenen biri (şöyle) seslenecektir: "Allah'ın laneti zalimlerin
üzerine olsun." (7/44)
Ateşin halkı cennet halkına
seslenir: "Bize biraz sudan ya da Allah'ın size verdiği
rızıktan aktarın." Derler ki: "Doğrusu Allah, bunları inkâr
edenlere haram (yasak) kılmıştır." (7/50)
İşte bu sizin; tadın bunu.
İnkâra sapanlara bir de ateş azabı vardır. (8/14)
Şirk koşanların, kendi
inkârlarına bizzat kendileri şahidler iken, Allah'ın mescidlerini
onarmalarına (hak ve yetkileri) yoktur. İşte bunlar, yaptıkları
boşa gitmiş olanlardır. Ve bunlar ateşte süresiz kalacak
olanlardır. (9/17)
Bunların üzerlerinin cehennem
ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri
ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve:) "İşte bu, kendiniz
için yığıp-sakladıklarınızdır; yığıp-sakladıklarınızı tadın"
(denilecek). (9/35)
Bilmiyorlar mı, kim Allah'a
ve elçisine karşı koymaya çalışırsa, gerçekten onun için,
onda ebedi kalmak üzere cehennem ateşi vardır? İşte en büyük
aşağılanma budur. (9/63)
Allah, erkek münafıklara
da, kadın münafıklara da ve (bütün) kâfirlere, içinde ebedi
kalmak üzere cehennem ateşini vadetti. Bu, onlara yeter.
Allah onları lanetlemiştir ve onlar için sürekli bir azab
vardır. (9/68)
Allah'ın elçisine muhalif
olarak (savaştan) geri kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler
ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin
görerek: "Bu sıcakta (savaşa) çıkmayın" dediler. De ki:
"Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir." Bir kavrayıp-anlasalardı.
(9/81)
Binasının temelini, Allah
korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır,
yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup
onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan
kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez.
(9/109)
Kendilerine onların gerçekten
çılgın ateşin arkadaşları oldukları açıklandıktan sonra
-yakınları dahi olsa- müşrikler için bağışlanma dilemeleri
peygambere ve iman edenlere yaraşmaz. (9/113)
İşte bunların, kazandıkları
dolayısıyla barınma yerleri ateştir. (10/8)
Kötülükler kazanmış olanlar
ise; her bir kötülüğün karşılığı, kendi misliyledir. Bunları
bir zillet sarıp kaplar. Onları Allah'tan (kurtaracak) hiçbir
koruyucu yok. Onların yüzleri, sanki bir karanlık gecenin
parçalarına bürünmüş gibidir. İşte bunlar ateşin halkıdırlar;
orada süresiz kalacaklardır. (10/27)
İşte bunların, ahirette
kendileri için ateşten başkası yoktur. Onların onda (dünyada)
bütün işledikleri boşa çıkmıştır ve yapmakta oldukları şeyler
de geçersiz olmuştur. (11/16)
Rabbinden apaçık bir delil
üzerinde bulunan, onu yine ondan bir şahid izleyen ve ondan
önce bir önder ve rahmet olarak Musa'nın kitabı (kendisini
doğrulamakta) bulunan kimse, (artık onlar) gibi midir? İşte
onlar, buna (Kur'an'a) inanırlar. Gruplardan biri onu inkâr
ederse, ateş ona vaadedilen yerdir. Öyleyse, bundan kuşkuda
olma, çünkü o, Rabbinden olan bir haktır. Ancak insanların
çoğunluğu inanmazlar. (11/17)
O, kıyamet günü kavminin
önderliğine geçer, böylece onları ateşe götürmüş olur. Sonunda
vardıkları yer, ne kötü bir yerdir.. (11/98)
Mutsuz olanlar ateştedirler,
onlar için orada (kahırla ve acıyla) nefes alıp vermeler
vardır. (11/106)
Zulmedenlere eğilim göstermeyin,
yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka velileriniz
yoktur, sonra yardım göremezsiniz. (11/113)
Eğer şaşıracaksan, asıl
şaşkınlık konusu onların şöyle söylemeleridir: "Biz toprak
iken mi, gerçekten biz mi yeniden yaratılacağız?" İşte onlar
Rablerine karşı inkâra sapanlar, işte onlar boyunlarına
(ateşten) halkalar geçirilenler ve işte onlar -içinde ebedi
kalacakları- ateşin arkadaşları olanlardır. (13/5)
(Allah) Gökten bir su
indirdi de dereler kendi miktarınca çağlayıp aktı. Sel de
yüze vuran bir köpük yüklendi. Bir süs veya bir meta sağlamak
için ateşte üzerine yakıp-erittikleri şeyler (madenler)de
de bunun gibi bir köpük (artık) vardır. İşte Allah, hak
ile batıla böyle örnekler verir. Köpüğe gelince, o atılır
gider, insanlara yarar sağlayacak şey ise, yeryüzünde kalır.
İşte Allah örnekleri böyle vermektedir. (13/17)
Takva sahiplerine vadedilen
cennet; onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri
süreklidir. Bu korkup-sakınanların (mutlu) sonudur, inkâr
edenlerin sonu ise ateştir. (13/35)
O'nun yolundan saptırmak
için Allah'a eşler koştular. De ki: "Yararlanın. Çünkü elbette
sizin varışınız ateşedir." (14/30)
Giyimleri katrandandır,
yüzlerini ateş bürümektedir. (14/50)
Ancak kulak hırsızlığı
yapan olursa, onu da parlak bir ateş izler. (15/18)
Ve Cann'ı da daha önce
'nüfuz eden kavurucu' ateşten yaratmıştık. (15/27)
Onlar, Allah'a, hoşlarına
gitmeyen şeyleri uygun görürler, dilleri de yalan olarak
en güzel olanın 'kendilerinin olduğunu' düzmektedir. Hiç
şüphesiz ateş onlar içindir ve hiç şüphesiz onlar, (cehennemde)
öncülerdir. (16/62)
Ve de ki: "Hak Rabbinizdendir;
artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Şüphesiz
biz zalimlere bir ateş hazırlamışız, onun duvarları kendilerini
çepeçevre kuşatmıştır. Eğer onlar yardım isterlerse, katı
bir sıvı gibi yüzleri kavurup-yakan bir su ile yardım edilirler.
Ne kötü bir içkidir o ve ne kötü bir destektir. (18/29)
Suçlu-günahkarlar ateşi
görmüşlerdir, artık içine kendilerinin gireceklerini de
anlamışlardır; ancak ondan bir kaçış yolu bulamamışlardır.
(18/53)
Bana demir kütleleri getirin",
iki dağın arası eşit düzeye gelince, "Körükleyin" dedi.
Onu ateş haline getirinceye kadar (bu işi yaptı, sonra:)
dedi ki: "Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır dökeyim."
(18/96)
Hani bir ateş görmüştü
de, ailesine şöyle demişti: "Durun, bir ateş gördüm; umulur
ki size ondan bir kor getiririm veya ateşin yanında bir
yol-gösterici bulurum." (20/10)
O inkâr edenler, yüzlerinden
ve sırtlarından ateşi püskürtemeyecekleri ve hiç yardım
alamayacakları zamanı bir bilselerdi. (21/39)
Biz de dedik ki: "Ey ateş,
İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol." (21/69)
Ona yazılmıştır: "Kim
onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır
ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (22/4)
Gerçekten iman edenler,
Yahudiler, yıldıza tapanlar (Sabii) Hıristiyanlar, ateşe
tapanlar (Mecusi) ve şirk koşanlar; şüphesiz Allah, kıyamet
günü aralarını ayıracaktır. Doğrusu Allah, herşeyin üzerinde
şahid olandır. (22/17)
İşte bunlar çekişen iki
gruptur, Rableri konusunda çekiştiler. İşte o inkâr edenler,
onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir; başları üstünden
de kaynar su dökülür. (22/19)
Ayetlerimiz konusunda
acze düşürücü çabalar harcayanlar, alevli ateşin halkıdır.
(22/51)
Onlara karşı apaçık olan
ayetlerimiz okunduğu zaman, sen o inkâr edenlerin yüzlerindeki
'red ve inkarı' tanıyabilirsin. Neredeyse, kendilerine karşı
ayetlerimizi okuyanın üzerine çullanıverecekler. De ki:
"Size, bundan daha kötü olanını haber vereyim mi? Ateş...
Allah, onu inkâr edenlere va'detmiş bulunmaktadır; ne kötü
bir duraktır." (22/72)
Ateş, onların yüzlerini
yalayarak yakar da onun içinde onlar, (etleri sıyrılmış
olarak sırıtan) dişleriyle kalıverirler. (23/104)
Allah, göklerin ve yerin
nurudur. O'nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir
kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki
incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan
kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki)
neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur
üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip-iletir.
Allah insanlar için örnekler verir. Allah, herşeyi bilendir.
(24/35)
İnkâra sapanların, yeryüzünde
(Allah'ı) aciz bırakacaklarını sanma. Onların son barınma
yerleri ateştir. Ne kötü bir dönüştür o. (24/57)
Hayır, onlar kıyamet-saatini
yalanladılar; biz kıyamet saatini yalan sayanlara çılgınca
yanan bir ateş hazırladık. (25/11)
Hani Musa ailesine: "Şüphesiz
ben bir ateş gördüm" demişti. "Size ondan ya bir haber veya
ısınmanız için bir kor ateş getireceğim." (27/7)
Oraya gittiğinde, kendisine
seslenildi: "Ateş (yerin)de olanlar da, çevresinde bulunanlar
da kutlu kılınmıştır. Alemlerin Rabbi olan Allah yücedir.
(27/8)
Kim bir kötülükle gelirse,
artık onlar da ateşe yüzükoyun atılır (ve onlara:) "Yaptıklarınızdan
başkasıyla mı cezalandırılıyorsunuz?" (denir). (27/90)
Böylelikle Musa, süreyi
tamamlayıp ailesiyle birlikte yola koyulunca, Tur tarafında
bir ateş gördü. Ailesine: "Siz durun, gerçekten bir ateş
gördüm; umarım ondan ya bir haber, ya da ısınmanız için
bir kor parçası getiririm." dedi. (28/29)
Firavun dedi ki: "Ey önde
gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum.
Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe
bir kule inşa et, belki Musa'nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten
ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum." (28/38)
Biz, onları ateşe çağıran
önderler kıldık; kıyamet günü yardım görmezler. (28/41)
Bunun üzerine kavminin
(İbrahim'e) cevabı yalnızca: "Onu öldürün ya da yakın" demek
oldu. Böylece Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda,
iman eden bir kavim için ayetler vardır. (29/24)
Onlara; "Allah'ın indirdiklerine
uyun" denildiğinde, derler ki; "Hayır, biz atalarımızı üzerinde
bulduğumuz şeye uyarız." Şayet şeytan, onları çılgınca yanan
ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)? (31/21)
Fasık olanlar içinse,
artık onların da barınma yeri ateştir. Oradan her çıkmak
istediklerinde, geri çevrilirler ve onlara: "Kendisini yalanladığınız
ateş azabını tadın" denir. (32/20)
Gerçekten Allah, kafirleri
lanetlemiş ve onlar için 'çılgın bir ateş' hazırlamıştır.
(33/64)
Yüzlerinin ateşte evrilip
çevrileceği gün, derler ki: "Eyvahlar bize, keşke Allah'a
itaat etseydik ve Resûl'e itaat etseydik." (33/66)
Süleyman için de, sabah
gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara
(boyun eğdirdik); erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık.
Onun eli altında Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler
vardı. Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa,
ona çılgın ateşin azabından taddırırdık. (34/12)
Artık bugün, bir kısmınızın
bir kısmınıza yarar ve zarar sağlamaya gücü yetmez. Biz
de o zulmedenlere deriz ki: "Yalanlamakta olduğunuz ateşin
azabını tadın." (34/42)
Gerçek şu ki, şeytan sizin
düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi
grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmağa çağırır.
(35/6)
İnkar edenlere gelince,
onlar için de cehennem ateşi vardır. Onlar için ne, karar
verilir, ki böylece ölüversinler, ne de kendilerine onun
azabından (bir şey) hafifletilir. İşte biz, her nankör olanı
böyle cezalandırırız. (35/36)
Ki O, size yeşil ağaçtan
bir ateş kılandır; siz de ondan yakıyorsunuz. (36/80)
Derken, bakıverdi, onu
'çılgınca yanan ateşin' tam ortasında gördü. (37/55)
Şüphesiz o, 'çılgınca
yanan ateşin' dibinde bitip çıkar. (37/64)
Sonra onların dönecekleri
yer, elbette (yine) çılgınca yanan ateştir. (37/68)
Dediler ki: "Onun için
(yüksekçe) bir bina inşa edin de onu çılgınca yanan ateşin
içine atın." (37/97)
Ancak kendisi çılgınca
yanan ateşe girecek olan başka (onu sürüklersiniz). (37/163)
Biz gökyüzünü, yeryüzünü
ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık.
Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Ateşten (görecekleri azabtan)
dolayı vay o inkâr edenlere. (38/27)
(Müşrik olan hakim güçlere:)
"İşte bu(nlar) da sizinle birlikte (küfür ve zulümde) göğüs
gerenlerdir. Onlara bir merhaba (bile) yok. Çünkü onlar
ateşe gireceklerdir." (denilir). (38/59)
Derler ki: "Rabbimiz,
kim bunu bizim önümüze sürdüyse, ateşteki azabını kat kat
arttır." (38/61)
Dedi ki: "Ben ondan daha
hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan
yarattın." (38/76)
İnsana bir zarar dokunduğu
zaman, gönülden katıksızca yönelmiş olarak Rabbine dua eder.
Sonra ona kendinden bir nimet verdiği zaman, daha önce O'na
dua ettiğini unutur ve O'nun yolundan saptırmak amacıyla
Allah'a eşler koşmaya başlar. De ki: "İnkârınla biraz (dünya
zevklerinden) yararlan; çünkü sen, ateşin halkındansın."
(39/8)
Onların üstlerinde ateşten
tabakalar, altlarında da tabakalar vardır. İşte Allah, kendi
kullarını bununla tehdit edip-korkutuyor. Ey kullarım öyleyse
Benden sakının. (39/16)
Azab sözü kendisi üzerinde
hak olmuş kimse mi (onlarla bir tutulur)? Ateşte olanı artık
sen mi kurtaracaksın? (39/19)
Senin Rabbinin kafirler
üzerindeki: "Gerçekten onlar ateşin halkıdır" sözü böylece
hak oldu. (40/6)
Ey kavmim, ne oluyor ki
ben sizi kurtuluşa çağırıyorken, siz beni ateşe çağırıyorsunuz."
(40/41)
İmkanı yok; gerçekten
sizin beni kendisine çağırmakta olduğunuz şeyin, dünyada
da, ahirette de çağrıda bulunma (yetkisi, gücü, değeri ve
bağışlama)sı yoktur. Şüphesiz, bizim dönüşümüz Allah'adır.
Ölçüyü taşıranlar, onlar ateşin halkıdırlar." (40/43)
Ateş; sabah akşam, ona
sunulurlar. Kıyamet-saatinin kopacağı gün: "Firavun çevresini,
azabın en şiddetli olanına sokun" (denecek). (40/46)
Ateşin içinde, iddialar
öne sürüp karşılıklı tartışırlarken zayıf olanlar, büyüklenen
(müstekbir)lere derler ki: "Gerçekten biz, size uymuş (teb'anız)
olan kimselerdik. Şimdi siz, ateşten bir parçasını olsun,
bizden uzaklaştırabilir misiniz? (40/47)
Ateşin içinde olanlar,
cehennem bekçilerine dediler ki: "Rabbinize dua edin; azabtan
bir günü (olsun) bize hafifletsin." (40/49)
Kaynar suyun içinde; sonra
ateşte tutuşturulacaklar. (40/72)
Allah'ın düşmanlarının
bir araya getirilip-toplanacakları gün işte onlar, ateşe
bölükler halinde dağıtılırlar." (41/19)
Şimdi eğer sabredebilirlerse,
artık onlar için konaklama yeri ateştir. Ve eğer onlar hoşnut
olma (dünya)ya dönmek isterlerse, artık hoşnut olacaklardan
değildirler. (41/24)
Bu, Allah'ın düşmanlarının
cezası olan ateştir. Bizim ayetlerimizi inkar etmeleri dolayısıyla
bir ceza olarak, orada onlar için ebedilik yurdu vardır.
(41/28)
Bizim ayetlerimiz konusunda
çarpıtma yapanlar, Bize gizli kalmazlar. Öyleyse ateşin
içine bırakılan mı daha hayırlıdır yoksa kıyamet günü güvenle
gelen mi? Siz dilediğinizi yapın. Çünkü O yaptıklarınızı
gerçekten görendir. (41/40)
İşte biz sana, böyle Arapça
bir Kur'an vahyettik; şehirlerin anası (olan Mekke halkı)nı
ve çevresinde olanları uyarman için ve kendisinde şüphe
olmayan toplanma gününü (haber verip onları) uyarman için
de. (O gün onların) Bir bölümü cennette, bir bölümü çılgınca
yanan ateşin içerisindedirler. (42/7)
Denildi ki: "Bugününüzle
karşılaşmayı unuttuğunuz gibi, biz de sizi bugün unutuyoruz.
Barınma yeriniz ateştir. Ve sizin için hiçbir yardımcı yoktur."
(45/34)
İnkâr edenler ateşe sunulacakları
gün, (onlara şöyle denir:) "Siz dünya hayatınızda bütün
'güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla
yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz
(istikbarınız) ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün
alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız." (46/20)
İnkâr edenler ateşe sunulacakları
gün, (onlara şöyle denir:) "Bu gerçek değil miymiş?" Onlar:
"Rabbimize andolsun, evet (öyledir)" derler. (Allah da:)
"Öyleyse inkâr ettiklerinizden dolayı azabı tadın" dedi.
(46/34)
Şüphesiz Allah, iman edip
salih amellerde bulunanları, altından ırmaklar akan cennetlere
sokar. İnkar edenler ise, metalanırlar ve hayvanların yemesi
gibi yerler; ateş, onlar için bir konaklama yeridir. (47/12)
Takva sahiplerine va'dedilen
cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar,
tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren
şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda
onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir
mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafaatlanan bir kişi), ateşin
içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını 'parça parça
koparan' kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu? (47/15)
Kim Allah'a ve Resûlü'ne
iman etmezse, (bilsin ki) gerçekten Biz, kafirler için çılgınca
yanan bir ateş hazırlamışızdır. (48/13)
O gün onlar, ateşin üstünde
tutulup-eritilecekler: (51/13)
Cehennem ateşine, 'küçültücü
bir sürüklenme ile ' sürüklenecekleri gün; (52/13)
(Onlara şöyle denir:)
"İşte sizin yalanladığınız ateş budur." (52/14)
Ateşin içinde yüzükoyun
sürüklenecekleri gün Cehennemin dokunuşunu tadın" (denecek)
(54/48)
İnsanı, ateşte pişmiş
gibi kuru bir çamurdan yarattı. (55/14)
Cann'ı (cinni) da 'yalın-dumansız
bir ateşten' yarattı. (55/15)
İkinizin de üzerine ateşten
yalın bir alev ve (bakır gibi erimiş) kıpkızıl bir duman
salıverilir de 'kurtulup-başaramazsınız.' (55/35)
Şimdi yakmakta olduğunuz
ateşi gördünüz mü? (56/71)
Ve çılgınca yanan ateşe
bir atılma da. (56/94)
Artık bugün sizden herhangi
bir fidye alınmaz ve inkâr edenlerden de.. Barınma yeriniz
ateştir, sizin veliniz (size yaraşan dost) odur; o ne kötü
bir gidiş yeridir. (57/15)
Ne malları, ne çocukları
onlara Allah'a karşı hiçbir şeyle yarar sağlamaz. Onlar,
ateşin halkıdır, içinde süresiz kalacaklardır. (58/17)
Eğer Allah, onlara sürgünü
yazmamış olsaydı, muhakkak onları (yine) dünyada azablandırırdı.
Ahirette ise onlar için ateş azabı vardır. (59/3)
Sonunda onların akibetleri,
şüphesiz ateşin içinde ikisinin de süresiz olarak kalıcı
olmalarıdır. İşte zalim olanların cezası budur. (59/17)
Ateş halkı ile cennet
halkı bir olmaz. Cennet halkı 'umduklarına kavuşup mutluluk
içinde olanlardır.' (59/20)
İnkâr edip ayetlerimizi
yalanlayanlara gelince; onlar da içinde sürekli kalıcılar
olmak üzere, ateşin halkıdırlar. Ne kötü bir dönüş yeridir
O. (64/10)
Allah, inkâr edenlere,
Nuh'un eşini ve Lut'un eşini örnek verdi. İkisi de, kullarımızdan
salih olan iki kulumuzun nikahları altındaydı; ancak onlara
ihanet ettiler. Bundan dolayı, (kocaları) kendilerine Allah'tan
gelen hiçbir şeyle yarar sağlamadılar. İkisine de: "Ateşe
diğer girenlerle birlikte girin" denildi. (66/10)
Andolsun, Biz en yakın
olan göğü (dünya göğünü) kandillerle süsleyip-donattık ve
bunları, şeytanlar için taşlama-birimleri (rücum) kıldık.
Onlar için çılgınca yanan ateşin azabını hazırladık. (67/5)
Ve derler ki: "Eğer dinlemiş
olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin
halkı arasında olmayacaktık." (67/10)
Böylece kendi günahlarını
itiraf ettiler. Çılgınca yanan ateşin halkına (Allah'ın
rahmetinden) uzaklık olsun. (67/11)
Hayır; (hiçbiri kabul
edilmez). Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan
ateştir: (70/15)
Bunlar, hataları dolayısıyla
suda boğuldular, sonra ateşe sokuldular. O zaman da Allah'ın
dışında hiçbir yardımcı bulamadılar. (71/25)
(Benim görevim,) Yalnızca
Allah'tan olanı ve O'nun gönderdiklerini tebliğ etmektir.
Kim Allah'a ve O'nun elçisine isyan ederse, içinde ebedi
kalıcılar olmak üzere onun için cehennem ateşi vardır."
(72/23)
Çünkü Bizim yanımızda
bukağılar ve cayır cayır yanan bir ateş vardır: (73/12)
Biz o ateşin koruyucularını
meleklerden başkasını kılmadık. Ve onların sayısını inkâr
edenler için yalnızca bir fitne (konusu) yaptık ki, kendilerine
kitap verilenler, kesin bir bilgiyle inansın, iman edenlerin
de imanları artsın; kendilerine kitap verilenler ve iman
edenler (böylece) kuşkuya kapılmasın. Kalplerinde bir hastalık
olanlar ile kafirler de şöyle desin: "Allah, bu örnekle
neyi anlatmak istedi?" İşte Allah, dilediğini böyle şaşırtıp-saptırır,
dilediğini böyle hidayete erdirir. Rabbinin ordularını kendisinden
başka (hiç kimse) bilmez. Bu ise, beşer (insan) için yalnızca
bir öğüttür. (74/31)
Doğrusu biz kafirlere
zincirler, demir halkalar (tomruklar) ve çılgınca yanan
bir ateş hazırladık. (76/4)
Cehennem ateşi çılgınca
kızıştırıldığı zaman. (81/12)
Ve şüphesiz facir (kötü)
olanlar da, elbette çılgınca yanan ateşin içindedirler.
(82/14)
Çılgın alevli ateşe girecek.
(84/12)
'Tutuşturucu-yakıt dolu
o ateş,' (85/5)
Ki o, en büyük ateşe yollanacaktır.
(87/12)
Kızgın bir ateşe yollanırlar.
(88/4)
Kapıları kilitlenmiş"
bir ateş onların üzerinedir. (90/20)
Artık sizi, 'alevleri
kabardıkça kabaran' bir ateşle uyardım. (92/14)
Şüphesiz, kitap ehlinden
ve müşriklerden inkâr edenler, içinde sürekli kalıcılar
olmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar, yaratılmışların
en kötüleridir. (98/6)
(Tırnaklarıyla) Ateş saçanlara.
(100/2)
O, kızgın bir ateştir.
(101/11)
Andolsun, o çılgınca yanan
ateşi de elbette görecektiniz. (102/6)
Allah'ın tutuşturulmuş
ateşidir. (104/6)
Alevi olan bir ateşe girecektir.
(111/3)
Onlar; altından ırmaklar
akan Adn cennetleri onlarındır, orada altın bileziklerle
süslenirler, hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil
elbiseler giyerler ve tahtlar üzerinde kurulup-dayanırlar.
(Bu,) Ne güzel sevap ve ne güzel destek. (18/31)
Hafif ipekten ve ağır
işlenmiş atlastan (elbiseler) giyinirler, karşılıklı (otururlar).
(44/53)
Astarları, ağır işlenmiş
atlastan yataklar üzerinde yaslanırlar. İki cennetin de
meyve-devşirmesi (ordakilere) yakın (kolay)dır. (55/54)
Onların üzerinde hafif ipek ve ağır işlenmiş atlastan
yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle bezenmişlerdir.
Rableri onlara tertemiz bir şarab içirmiştir. (76/21)
Av
Ey iman edenler, akitleri
yerine getirin. İhramlı iken avlanmayı helal saymaksızın
ve size okunacaklar dışta tutulmak üzere, hayvanlar size
helal kılındı. Şüphesiz Allah, dilediği hükmü verir. (5/1)
Ey iman edenler, Allah'ın
şiarlarına, haram olan ay'a, kurbanlık hayvanlara, (onlardaki)
gerdanlıklara ve Rablerinden bir fazl ve hoşnutluk isteyerek
Beyt-i Haram'a gelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan
çıktınız mı artık avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dan
alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın
sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva konusunda
yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah'tan
korkup-sakının. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması
pek şiddetli olandır. (5/2)
Sana, kendilerine neyin
helal kılındığını sorarlar. De ki: "Bütün temiz şeyler size
helal kılındı." Allah'ın size öğrettiği gibi öğretip yetiştirdiğiniz
avcı hayvanlarının yakalayıverdiklerinden de -üzerine Allah'ın
adını anarak- yiyin. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz
Allah, hesabı çabuk görendir. (5/4)
Ey iman edenler, Allah
görünmezlikte (gaybte) kendisinden kimin korktuğunu ortaya
çıkarmak için ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği avdan
bir şeyle andolsun sizi deneyecektir. Artık kim bundan sonra
haddi aşarsa, onun için acı bir azab vardır. Ey iman edenler,
siz ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden kim onu kasıtlı olarak
(taammüden) öldürürse, cezası, hayvandan öldürdüğünün bir
benzeridir. Buna da, Kabe'ye ulaşmış bir kurbanlık olarak
içinizden adalet sahibi iki kişi hükmedecektir. Veya yoksulları
doyurmak veya onun dengi oruç tutmak olan bir keffaret vardır.
Böylelikle işlediğinin vebalini tadmış olsun. Allah geçmişte
olanı bağışladı. Ama kim tekrarlarsa, Allah ondan öc alacaktır.
Allah üstün ve güçlü olandır, öc sahibidir. Deniz avı ve
onu yemek size ve (yeryüzünde) dolaşanlara bir yarar olarak
helal kılındı. İhramlı olduğunuz sürece kara avı ise size
haram kılınmıştır. O'na (götürülüp) toplanacağınız Allah'tan
korkup-sakının. (5/94-96)
Sana, kendilerine neyin
helal kılındığını sorarlar. De ki: "Bütün temiz şeyler size
helal kılındı." Allah'ın size öğrettiği gibi öğretip yetiştirdiğiniz
avcı hayvanlarının yakalayıverdiklerinden de -üzerine Allah'ın
adını anarak- yiyin. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz
Allah, hesabı çabuk görendir. (5/4)
Talut, orduyla birlikte
ayrıldığında dedi ki: "Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan
edecektir. Kim bundan içerse, artık o benden değildir ve
kim de -eliyle bir avuç alanlar hariç- onu tadmazsa bendendir.
Küçük bir kısmı hariç (hepsi sudan) içti. O, kendisiyle
beraber iman edenlerle (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar):
"Bugün bizim Calut'a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz
yok" dediler. (O zaman) Muhakkak Allah'a kavuşacaklarını
umanlar (şöyle) dediler: "Nice küçük topluluk, daha çok
olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galib gelmiştir; Allah
sabredenlerle beraberdir." (2/249)
Hak olan çağrı (dua, ibadet)
yalnızca O'na (olan)dır. Onların Allah'tan başka çağırdıkları
ise, onlara hiçbir şeyle cevab veremezler. (Onların durumu)
yalnızca, ağzına gelsin diye, iki avucunu suya uzatan(ın
boşuna beklemesi) gibidir. Oysa ona gelmez. İnkâr edenlerin
duası, sapıklık içinde olmaktan başkası değildir. (13/14)
(Derken) Onun ürünleri
(afetlerle) kuşatılıverdi. Artık o, uğrunda harcadıklarına
karşı avuçlarını (esefle) oğuşturuyordu. O (bağın) çardakları
yıkılmış durumdaydı, kendisi de şöyle diyordu: "Keşke Rabbime
hiç kimseyi ortak koşmasaydım." (18/42)
Dedi ki: "Ben onların
görmediklerini gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç
alıp atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir
şey) gösterdi." (20/96)
Onlar, Allah'ın kadrini
hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle
O'nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür.
O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (39/67)
O sabahı yarıp çıkarandır.
Geceyi bir sükun (dinlenme) güneş ve ay'ı bir hesap (ile)
kıldı. Bu üstün ve güçlü olan bilen Allah'ın takdiridir.
(6/96)
Gerçekten sizin Rabbiniz
altı günde gökleri ve yeri yaratan sonra arşa istiva eden
Allah'tır. Gündüzü durmaksızın kendisini kovalayan geceyle
örten güneşe aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir.
Haberiniz olsun yaratmak da emir de (yalnızca) O'nundur.
Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir. (7/54)
Güneşi bir aydınlık ayı
bir nur kılan ve yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için
ona duraklar tesbit eden O'dur. Allah bunları ancak hak
ile yaratmıştır. O bilen bir topluluk için ayetleri böyle
birer birer açıklamaktadır. (10/5)
Allah O'dur ki gökleri
dayanak olmaksızın yükseltti; onları görmektesiniz. Sonra
arşa istiva etti ve güneş ile aya boyun eğdirdi her biri
adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her işi
evirip düzenler ayetleri birer birer açıklar. Umulur ki
Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız. (13/2)
Güneşi ve ayı hareketlerinde
sürekli emrinize amade kılan geceyi ve gündüzü de emrinize
amade kılandır. (14/33)
Geceyi gündüzü güneşi
ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle
emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda aklını kullanabilen
bir topluluk için ayetler vardır. (16/12)
Geceyi gündüzü güneşi
ve ayı yaratan O'dur; her biri bir yörüngede yüzüp gidiyor.
(21/33)
"Gökte burçlar kılan onların
içinde bir aydınlık ve nurlu bir ay vareden (Allah) ne yücedir.
(25/61)
Görmüyor musun ki gerçekten
Allah geceyi gündüze bağlayıp-katar gündüzü de geceye bağlayıp-katar.
Güneş ile ayı emre amade kılmıştır. Her biri adı konulmuş
bir süreye kadar akıp gider. Allah yaptıklarınızdan haberdârdır.
İşte-böyle; şüphesiz Allah O Hak olandır ve şüphesiz O'nun
dışında taptıkları (tanrılar) ise batıldır. Şüphesiz Allah
yücedir büyüktür. (31/29-30)
(Allah) Geceyi gündüze
bağlayıp-katar gündüzü de geceye bağlayıp-katar; güneşi
ve ayı emre amade kılmıştır her biri adı konulmuş bir süreye
kadar akıp gitmektedir. İşte bunları (yaratıp düzene koyan)
Allah sizin Rabbinizdir; mülk O'nundur. O'ndan başka taptıklarınız
ise 'bir çekirdeğin incecik zarına' bile malik olamazlar.
(35/13)
Ay'a gelince biz onun
için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o eski
bir hurma dalı gibi döndü (döner). Ne güneşin aya erişip-yetişmesi
gerekir ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir
yörüngede yüzüp gitmektedirler. (36/39-40)
Gökleri ve yeri hak olarak
yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor gündüzü de
gecenin üstüne sarıp-örtüyor. Güneşe ve aya boyun eğdirdi.
Her biri adı konulmuş bir ecele (süreye) kadar akıp gitmektedir.
Haberin olsun; üstün ve güçlü olan bağışlayan O'dur. (39/5)
Gece gündüz güneş ve ay
O'nun ayetlerindendir. Siz güneşe de aya da secde etmeyin.
Alah'a secde edin ki bunları kendisi yaratmıştır. Eğer O'na
ibadet edecekseniz. (41/37)
Güneş ve ay (belli) bir
hesap iledir. (55/5)
"Ve ayı bunlar içinde
bir nur kılmış güneşi de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil
yapmıştır." (71/16)
Size, apaçık belgeler
(ayetler) geldikten sonra yine ayağınız kayarsa, bilin ki
Allah, gerçekten üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
(2/209)
Yeminlerinizi kendi aranızda,
bir bozuculuk unsuru edinmeyin; sonra sapasağlam basan ayak
kayar ve Allah'ın yolundan alıkoyduğunuz için kötülüğü tadarsınız.
(Ayrıca) Büyük azab da sizin içindir. (16/94)
Gerçekten Ben, Ben senin
Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar; çünkü sen, kutsal vadi olan
Tuva'dasın." (20/12)
Hani İbrahim babası Azer'e
(şöyle) demişti: "Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu,
ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum."
(6/74)
İnsanlar tek bir ümmetti.
Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi
ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler
konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi.
Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine
karşı olan 'azgınlık ve kıskançlıkları' yüzünden anlaşmazlığa
düşenler, o, (Kitap) verilenlerden başkası değildir. Böylece
Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe
kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya
yöneltir. (2/213)
Yahudi olanlara her tırnaklı
(hayvanı) haram kıldık. Sığırlardan ve koyunlardan, sırtlarına
veya bağırsaklarına yapışan veya kemiğe karışanlar dışında
iç yağlarını da onlara haram kıldık. 'Azgınlık ve hakka
tecavüzde bulunmaları' nedeniyle onları böyle cezalandırdık.
Biz şüphesiz doğru olanlarız. (6/146)
Yeryüzünde haksız yere
büyüklük taslayanları ayetlerimden engelleyeceğim. Onlar
her ayeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşd
yolunu) da görseler, yol olarak benimsemezler, azgınlık
yolunu, gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu,
onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları
dolayısıyladır. (7/146)
Onlara kendisine ayetlerimizi
verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış,
şeytan onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu.
(7/175)
Biz, İsrailoğullarını
denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla
peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun):
"İsrailoğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah
olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" dedi. (10/90)
Hani biz sana: "Muhakkak
Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır" demiştik. Sana gösterdiğimiz
o rüyayı insanları denemek için yaptık, Kur'an'da lanetlenmiş
ağacı da. Biz onları korkutuyoruz. Fakat (bu) onlarda büyük
bir azgınlıktan başka bir şey arttırmıyor. (17/60)
Çocuğa gelince, onun anne
ve babası mü'min kimselerdi. Bundan dolayı, onun kendilerine
azgınlık ve inkâr zorunu kullanmasından endişe edip-korktuk."
(18/80)
O: "Benim nasıl bir erkek
çocuğum olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamışken ve ben
azgın utanmaz (bir kadın) değilken" dedi. (19/20)
Ey Harun'un kız kardeşi,
senin baban kötü bir kişi değildi ve annen de azgın, utanmaz
(bir kadın) değildi." (19/28)
Sonra onların arkasından
öyle nesiller türedi ki, namaz (kılma duyarlılığın)ı kaybettiler
ve şehvetlerine kapılıp-uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının
cezasıyla karşılaşacaklardır. (19/59)
Sonra, her bir gruptan
Rahman'a karşı azgınlık göstermek bakımından en şiddetli
olanını ayıracağız. (19/69)
Dediler ki: "Rabbimiz,
gerçekten, onun bize karşı 'taşkın bir tutum takınmasından'
ya da 'azgın davranmasından' korkuyoruz." (20/45)
Size, rızık olarak verdiklerimizden
temiz olanlarından yiyin, bu konuda azgınlık yapmayın, yoksa
gazabım üzerinize kaçınılmaz olarak iner: benim gazabım,
kimin üzerine inerse, muhakkak o, tepetaklak düşmüştür.
(20/81)
İnsanlardan kimi, Allah
hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın-kaypak
şeytanının peşine düşer. (22/3)
İşte böyle; her kim kendisine
yapılan haksızlığın benzeriyle karşılık verir, sonra aleyhine
'azgınlık ve saldırıda' bulunulursa, Allah, mutlaka ona
yardım eder. Şüphesiz Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır.
(22/60)
Bize kavuşmayı ummayanlar,
dediler ki: "Bize meleklerin indirilmesi ya da Rabbimizi
görmemiz gerekmez miydi?" Andolsun, onlar kendi nefislerinde
büyüklüğe kapıldılar ve büyük bir azgınlıkla baş kaldırdılar.
(25/21)
Cehennem de azgınlar için
sergilenir. (26/91)
Artık onlar ve azgınlar
onun içine dökülüverilmiştir. (26/94)
Şairler ise; gerçekten
onlara azgın-sapıklar uyar. (26/224)
Böylece şehirde korku
içinde (çevreyi) gözetleyerek sabahladı. Derken, bir de
baktı ki, dün kendisinden yardım isteyen (kişi, bugün de)
kendisine yardım için bağırıyor. Musa, ona dedi ki: "Sen
açıkca bir azgınsın." (28/18)
Gerçek şu ki, Karun, Musa'nın
kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle
hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya)
davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi
ona demişti ki: "Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak
sevince kapılanları sevmez." (28/76)
Ve itaatten çıkmış her
azgın şeytandan koruduk; (37/7)
Bizim üzerinizde zorlayıcı
hiçbir gücümüz yoktu; hayır siz (kendiniz) azgın bir kavimdiniz."
(37/30)
Evet, sizi azdırdık, çünkü
biz de azgın kimselerdik." (37/32)
Bu (böyle işte); gerçekten
azgınlar için de muhakkak varılacak kötü bir yer vardır.
(38/55)
İşte bu, sizin yeryüzünde
haksız yere şımarıp-azmanız ve azgınca ölçüyü taşırmanız
dolayısıyladır. (40/75)
Ve onlara bu emirden açık
belgeler verdik. Fakat onlar, kendilerine ilim geldikten
sonra, yalnızca aralarındaki 'hakka tecavüz ve azgınlıktan'
dolayı ihtilafa düştüler. Şüphesiz Rabbin, hakkında ihtilafa
düştükleri şeyde kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
(45/17)
Onlar bunu (tarih boyunca)
birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve
taşkın (tağiy)' bir kavimdirler. (51/53)
Yoksa bunu kendilerine
saçma-akılları mı emrediyor? Yoksa onlar azgın bir kavim
midir? (52/32)
Daha önce Nuh kavmini
de. Çünkü onlar, daha zalim ve daha azgındılar. (53/52)
Eğer O, rızkını tutsa
(vermese), rızkınızı verecek olan kimmiş? Hayır; onlar,
bir azgınlık ve nefret içinde inatla direniyorlar. (67/21)
Yazıklar bize, gerçekten
bizler azgınmışız" dediler. (68/31)
Ad (halkın)a gelince;
onlar da, uğultu yüklü, azgın bir kasırga ile helak edildiler.
(69/6)
Bir de şu gerçek var:
İnsanlardan bazı adamlar, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı.
Öyle ki, onların azgınlıklarını arttırırlardı." (72/6)
Ki onlar, şehirlerde azgınlaşmışlardı.
(89/11)
Semud (halkı) azgınlığı
dolayısıyla yalanladı; (91/11)
Hacc, bilinen aylardır.
Böylelikle kim onlarda haccı farz eder (yerine getirir)se,
(bilsin ki) haccda kadına yaklaşmak, fısk yapmak ve kavgaya
girişmek yoktur. Siz, hayır adına ne yaparsanız, Allah,
onu bilir. Azık edinin, şüphesiz azığın en hayırlısı takvadır.
Ey temiz akıl sahipleri, benden korkup-sakının. (2/197)
Şehirde (birtakım) kadınlar:
"Aziz (Vezir)'in karısı kendi uşağının nefsinden murad almak
istiyormuş. Öyle ki sevgi onun bağrına sinmiş. Biz doğrusu
onu açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz." dedi. (12/30)
(Hükümdar topladığı o
kadınlara:) "Yusuf'un nefsinden murad almak istediğinizde
sizin durumunuz neydi?" dedi. Onlar: "Allah için, haşa"
dediler. "Biz ondan hiçbir kötülük görmedik." Aziz (Vezir)in
de karısı dedi ki: "İşte şu anda gerçek orta yere çıktı;
onun nefsinden ben murad almak istemiştim. O ise gerçekten
doğruyu söylenlerdendir." (12/51)
|