kURAN- I KERİM FİHRİSTİ

Bağışlamak
(Vermek, Lütuf Etmek)
Ey İsrailoğulları, size
bağışladığım nimetimi hatırlayın ve ahdime bağlı kalın,
ki ben de ahdinize bağlı kalayım. Ve yalnızca benden korkun.
(2/40)
Ey İsrailoğulları, size
bağışladığım nimetimi ve sizi (bir dönem) alemlere üstün
kıldığımı hatırlayın. (2/47)
Ey İsrailoğulları, size
bağışladığım nimetimi ve sizi (bir dönem) alemlere muhakkak
üstün kıldığımı hatırlayın. (2/122)
Eğer onlara mehir tesbit
eder de, el sürmeden boşarsanız, bu durumda -kendileri veya
nikah bağı elinde olanın bağışlaması hariç- tesbit ettiğiniz
(mehr)in yarısı onlarındır. Sizin (tümünü veya fazlasını)
bağışlamanız takvaya daha yakındır. Aranızdaki üstünlüğü
(derece farkını) unutmayın. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı
görendir. (2/237)
Eğer (borçlu) zorluk içindeyse,
ona elverişli bir zamana kadar süre (verin). (Borcu) Sadaka
olarak bağışlamanız ise, sizin için daha hayırlıdır; eğer
bilirseniz. (2/280)
"Rabbimiz, bizi hidayete
erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize
bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin
Sen." (3/8)
Kadınlara mehirlerini
gönülden isteyerek (ve bir hak olarak) verin, fakat onlar,
gönül hoşluğuyla size ondan bir şeyi bağışlarlarsa, onu
da afiyetle, iç huzuruyla yiyin. (4/4)
Bir mü'mine, -hata sonucu
olması dışında- bir başka mü'mini öldürmesi yakışmaz. Kim
bir mü'mini 'hata sonucu' öldürürse, mü'min bir köleyi özgürlüğüne
kavuşturması ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi
gerekir. Onların (bunu) sadaka olarak bağışlamaları başka.
Eğer o, mü'min olduğu halde size düşman olan bir topluluktan
ise, bu durumda mü'min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması
gerekir. Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir topluluktan
ise, bu durumda ailesine bir diyet ödemek ve bir mü'min
köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir. (Diyet ve köle özgürlüğü
için gereken imkanı) Bulamayan ise, kesintisiz olarak iki
ay oruç tutmalıdır. Bu, Allah'tan bir tevbedir. Allah bilendir,
hüküm ve hikmet sahibidir. (4/92)
Biz onda, onların üzerine
yazdık: Can'a can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak,
dişe diş ve (bütün) yaralara (karşılık da) kısas vardır.
Ama kim bunu sadaka olarak bağışlarsa o kendisi için bir
keffarettir. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte
onlar, zalim olanlardır. (5/45)
Hani Allah, onları sana
uykunda az gösteriyordu; eğer sana çok gösterseydi, gerçekten
yılgınlığa kapılacaktınız ve iş konusunda gerçekten çekişmeye
düşecektiniz. Ancak Allah esenlik (kurtuluş) bağışladı.
Çünkü O, elbette sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
(8/43)
Nedeni şu: Bir kavim (toplum),
kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak
bağışladığını değiştirici değildir. Allah şüphesiz işitendir,
bilendir. (8/53)
Onlara rahmetimizden armağan(lar)
bağışladık ve onlar için yüce bir doğruluk dili verdik.
(19/50)
"Rabbim, bana hüküm
(ve hikmet) bağışla ve beni salih olanlara kat;" (26/83)
Yoksa, güçlü ve üstün
olan, karşılıksız bağışlayan Rabbinin hazineleri onların
yanında mıdır? (38/9)
(Davud) Dedi ki: "Andolsun
senin koyununu, kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana
zulmetmiştir. Doğrusu, (emek ve mali güçlerini) birleştirip
katan (ortak)lardan çoğu, birbirlerine karşı tecavüz ederler;
ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. Onlar
da ne kadar azdır." Davud, gerçekten bizim onu imtihan ettiğimizi
sandı, böylece Rabbinden bağışlanma diledi ve rüku ederek
yere kapandı ve (bize gönülden) yönelip-döndü. (38/24)
Böylece onu bağışladık.
Şüphesiz onun Bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve
varılacak güzel bir yeri vardır. (38/25)
"Rabbim, beni bağışla
ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana
armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin."
(38/35)
Katımızdan ona bir rahmet
ve temiz akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini
ve onlarla birlikte bir benzerini de bağışladık. (38/43)
Rabbinden bir karşılık
olmak üzere yeterli bir bağış(tır bu). (78/36)
Yalnızca Allah'ın rızasını
istemek ve kendilerinde olanı kökleştirip- güçlendirmek
için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede
bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren
bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağnak yağmur isabet
etmese de bir çisintisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı
görendir. (2/265)
Hangi biriniz ister ki,
altından ırmaklar akan hurmalardan, üzümlerden bir bahçesi
olsun, içinde kendisinin olan bütün ürünler de bulunsun;
fakat kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, (üstelik) zayıf
ve küçük çocukları olsun (böyle bir durumda iken) ona (bahçesine)
ateşli bir kasırga isabet etsin de yanıversin. İşte Allah
size ayetleri böyle açıklar, ki düşünesiniz. (2/266)
O, gökten su indirendir.
Bununla herşeyin bitkisini bitirdik, ondan bir yeşillik
çıkardık, ondan birbiri üstüne bindirilmiş taneler türetiyoruz.
Ve hurma ağacının tomurcuğundan da yere sarkmış salkımlar,
-birbirine benzeyen ve benzemeyen- üzümlerden, zeytinden
ve nardan bahçeler (kılıyoruz.) Meyvesine, ürün verdiğinde
ve olgunluğa eriştiğinde bir bakıverin. Şüphesiz inanacak
bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır. (6/99)
Asmalı ve asmasız bahçeleri,
hurmaları ve tadları farklı ekinleri, zeytinleri ve narları
-birbirine benzer ve benzeşmez- yaratan O'dur. Ürün verdiğinde
ürününden yiyin ve hasad günü hakkını verin; israf etmeyin.
Çünkü O, israf edenleri sevmez. (6/141)
Ya da sana ait hurmalıklardan
ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan
ırmaklar fışkırtmalısın." (17/91)
Böylelikle, bununla size
hurmalıklardan, üzümlüklerden bahçeler-bağlar geliştirdik,
içlerinde çok sayıda yemişler vardır; sizler onlardan yemektesiniz.
(23/19)
Ya da kendisine bir hazinenin
bırakılması veya (ürünlerinden) yemekte olduğu bir bahçesi
olması (gerekmez miydi)?" Zulmedenler dedi ki: "Siz olsa
olsa, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz." (25/8)
Böylelikle biz onları
(Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık;
(26/57)
Bahçeler ve pınarlar da."
(26/134)
Bahçelerin, pınarların
içinde," (26/147)
(Onlar mı) Yoksa, gökleri
ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi? Ki onunla
(o suyla) gönül alıcı bahçeler bitirdik, sizin içinse bir
ağacını bitirmek (bile) mümkün değildir. Allah ile beraber
başka bir ilah mı? Hayır, onlar sapıklıkta devam eden bir
kavimdir. (27/60)
Böylece iman edip salih
amellerde bulunanlar; artık onlar 'bir cennet bahçesinde'
'sevinç içinde ağırlanırlar'. (30/15)
Andolsun, Sebe' (halkı)nın
oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve
soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki:) "Rabbinizin
rızkından yiyin ve O'na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan
bir Rabb(iniz var)." (34/15)
Ancak onlar yüz çevirdiler,
böylece biz de onlara Arim selini gönderdik. Ve onların
iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir
şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük. (34/16)
Biz, orada hurmalıklardan
ve üzüm-bağlarından bahçeler kıldık ve içlerinde pınarlar
fışkırttık: (36/34)
(O gün) Zalimleri kazandıkları
dolayısıyla korkuyla titrerlerken görürsün; o (yaptıkları)
da üstlerine çöküvermiştir. İman edip salih amellerde bulunanlar
ise, cennet bahçelerindedirler. Rableri katında her diledikleri
onlarındır. İşte büyük fazl (nimet ve üstünlük) budur. (42/22)
Onlar nice bahçeler ve
pınarlar terketmişlerdi; (44/25)
Ve gökten mübarek (bereket
ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve
biçilecek taneler bitirdik. (50/9)
Gerçek şu ki, biz o bahçe
sahiplerine bela verdiğimiz gibi, bunlara da bela verdik.
Hani onlar, sabah vakti (erkenden ve kimseye haber vermeden)
onu (bahçeyi) mutlaka devşireceklerine dair and içmişlerdi.
(68/17)
Ve birbirine sarmaş-dolaş
bahçeleri de. (78/16)
Nice bahçeler ve üzüm
bağları. (78/32)
Boyları birbiriyle yarışan
ve içiçe girmiş ağaçlı bahçeler. (80/30)
Bana demir kütleleri getirin",
iki dağın arası eşit düzeye gelince, "Körükleyin" dedi.
Onu ateş haline getirinceye kadar (bu işi yaptı, sonra:)
dedi ki: "Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır dökeyim."
(18/96)
Süleyman için de, sabah
gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara
(boyun eğdirdik); erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık.
Onun eli altında Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler
vardı. Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa,
ona çılgın ateşin azabından taddırırdık. (34/12)
Onları hep bakireler olarak
kıldık, (56/36)
Belki onun Rabbi, -eğer
o sizi boşayacak olursa- ona yerinize sizlerden daha hayırlı
Müslüman, mü'min, gönülden itaat eden, tevbe eden, ibadet
eden, oruç tutan dul ve bakire eşler' verir. (66/5)
Siz (ise şöyle) demiştiniz:
"Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine
yalvar da, bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak,
mercimek ve soğan çıkarsın." (O zaman Musa:) "Hayırlı olanı,
şu değersiz, şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? (Öyleyse)
Mısır'a inin, çünkü (orada) kendiniz için istediğiniz vardır"
demişti. Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu
ve Allah'tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz, Allah'ın
ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi.
(Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi.
(2/61)
Rabbin bal arısına vahyetti:
Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine
evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin
sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından
türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir
şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten
bunda bir ayet vardır. (16/68-69)
Takva sahiplerine va'dedilen
cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar,
tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren
şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda
onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir
mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafaatlanan bir kişi), ateşin
içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını 'parça parça
koparan' kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu? (47/15)
Böylece emrimiz geldiği
zaman, üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş,
istif edilmiş taşlar yağdırdık; (11/82)
Andolsun, insanı kuru
bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık. (15/26)
Hani Rabbin meleklere
demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan
bir beşer yaratacağım." (15/28)
Dedi ki: "Ben, kuru bir
çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşere secde
etmek için var değilim." (15/33)
Anında (yurtlarının) üstünü
altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.
(15/74)
Onlara 'pişirilip-sertleştirilmiş
balçık taşları' atıyorlardı; (105/4)
Bir de onlara deniz kıyısındaki
şehri(n uğradığı sonucu) sor. Hani onlar cumartesi (yasağını
çiğneyerek) haddi aşmışlardı. 'Cumartesi günü iş yapma yasağına
uyduklarında', balıkları onlara açıktan akın akın geliyor,
'cumartesi günü iş yapma yasağına uymadıklarında' ise, gelmiyorlardı.
İşte biz, fıska sapmaları dolayısıyla onları böyle imtihan
ediyorduk. (7/163)
Böylece ikisi, iki (deniz)in
birleştiği yere ulaşınca balıklarını unutuverdiler; (balık)
denizde bir akıntıya doğru (veya bir menfez bulup) kendi
yolunu tuttu. (18/61)
(Genç-yardımcısı) Dedi
ki: "Gördün mü kayaya sığındığımızda ben balığı unutmuş
oldum. Onu hatırlamamı Şeytan'dan başkası bana unutturmadı;
o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu." (18/63)
Balık sahibi (Yunus'u
da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı
kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın
karnındaki) Karanlıklar içinde: "Senden başka ilah yoktur,
sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum" diye çağrıda
bulunmuştu. (21/87)
Derken onu balık yutmuştu,
oysa o kınanmıştı. (37/142)
Şimdi sen, Rabbinin hükmüne
sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma; hani o, içi kahır
dolu olarak (Rabbine) çağrıda bulunmuştu. (68/48)
Ey iman edenler, hepiniz
topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın
adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
(2/208)
Boşanmış kadınlar kendi
kendilerine üç 'ay hali ve temizlenme süresi' beklerler.
Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa Allah'ın rahimlerinde
yarattığını saklamaları onlara helal olmaz. Kocaları, bu
süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (başkalarından)
daha çok hak sahibidirler. Onların lehine de, aleyhlerindeki
maruf hakka denk bir hak vardır. Yalnız erkekler için onlar
üzerinde bir derece var. Allah Aziz'dir. Hakim'dir. (2/228)
Ancak sizinle aralarında
andlaşma bulunan bir kavime sığınanlar ya da hem sizinle,
hem kendi kavimleriyle savaşmak (istemeyip bun)dan göğüslerini
sıkıntı basıp size gelenler (dokunulmazdır.) Allah dileseydi,
onları üstünüze saldırtır, böylece sizinle çarpışırlardı.
Eğer sizden uzak durur (geri çekilir), sizinle savaşmaz
ve barış (şartların)ı size bırakırlarsa, artık Allah, sizin
için onların aleyhinde bir yol kılmamıştır. (4/90)
Diğerlerini de sizden
ve kendi kavimlerinden güvende olmayı istiyor bulacaksınız.
(Ama) Fitneye her geri çağrılışlarında içine başaşağı (balıklama)
dalarlar. Şayet sizden uzak durmaz, barış (şartların)ı size
bırakmaz ve ellerini çekmezlerse, artık onları her nerede
bulursanız tutun ve onları öldürün. İşte size, onların aleyhinde
apaçık olan 'destekleyici bir delil' kıldık. (4/91)
Eğer bir kadın, kocasının
nüşuzundan veya ondan yüz çevirip uzaklaşmasından korkarsa,
barış ile aralarını bulup düzeltmekte ikisi için sakınca
yoktur. Barış daha hayırlıdır. Nefisler ise 'kıskançlığa
ve bencil tutkulara' hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer
iyilik yapar ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah, yaptıklarınızdan
haberi olandır. (4/128)
Onlar için Rableri katında
barış yurdu vardır ve O, yapmakta oldukları dolayısıyla
onların velisidir. (6/127)
Eğer onlar barışa eğilim
gösterirlerse, sen de ona eğilim göster ve Allah'a tevekkül
et. Çünkü O, işitendir, bilendir. (8/61)
Allah barış yurduna çağırır
ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir. (10/25)
Öyleyse, siz üstün (bir
durumda) iken, barışa çağırmak suretiyle gevşekliğe düşmeyin.
Allah, sizinle beraberdir; O, sizin amellerinizi asla eksiltmez.
(47/35)
Ona 'esenlik ve barış
(selam)la' girin. Bu, ebedilik günüdür." (50/34)
Talut, orduyla birlikte
ayrıldığında dedi ki: "Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan
edecektir. Kim bundan içerse, artık o benden değildir ve
kim de -eliyle bir avuç alanlar hariç- onu tadmazsa bendendir.
Küçük bir kısmı hariç (hepsi sudan) içti. O, kendisiyle
beraber iman edenlerle (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar):
"Bugün bizim Calut'a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz
yok" dediler. (O zaman) Muhakkak Allah'a kavuşacaklarını
umanlar (şöyle) dediler: "Nice küçük topluluk, daha çok
olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galib gelmiştir; Allah
sabredenlerle beraberdir." (2/249)
Karşı karşıya gelen iki
toplulukta, sizin için andolsun bir ayet (ibret) vardır.
Bir topluluk, Allah yolunda çarpışıyordu, diğeri ise kafirdi
ki göz görmesiyle karşılarındakini kendilerinin iki katı
görüyorlardı. İşte Allah, dilediğini yardımıyla destekler.
Şüphesiz bunda, basiret sahipleri için gerçekten bir ibret
vardır. (3/13)
Kendilerine güven veya
korku haberi geldiğinde, onu yaygınlaştırıverirler. Oysa
bunu peygambere ve kendilerinden olan emir sahiplerine götürmüş
olsalardı, onlardan 'sonuç-çıkarabilenler,' onu bilirlerdi.
Allah'ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı, azınız
hariç herhalde şeytana uymuştunuz. (4/83)
Gerçek şu ki size Rabbinizden
basiretler gelmiştir. Kim basiretle-görürse kendi lehine,
kim de kör olursa (görmek istemezse) kendi aleyhinedir.
Ben sizin üzerinizde gözetleyici değilim. (6/104)
Onlara bir ayet getirmediğin
zaman: "Sen Onu (inmeyen ayeti) derleyip-toplasana" derler.
De ki: "Ben, yalnızca bana Rabbimden vahyolunana uyarım.
Bu, Rabbinizden olan basiretlerdir; iman edecek bir topluluk
için bir hidayet ve bir rahmettir." (7/203)
Ve sana bakacak olanlar
vardır. Ama kör olanları -üstelik basiretleri de yoksa-
sen mi doğru yola ulaştıracaksın? (10/43)
De ki: "Bu, benim yolumdur.
Bir basiret üzere Allah'a davet ederim; ben ve bana uyanlar
da. Ve Allah'ı tenzih ederim, ben müşriklerden değilim."
(12/108)
Allah, gece ile gündüzü
evirip çevirir. Gerçekten bunda basiret sahipleri için birer
ibret vardır. (24/44)
Andolsun, ilk nesilleri
yıkıma uğrattıktan sonra, Musa'ya, insanlar için (gözleri
hikmetle açıp aydınlatacak) basiretler, hidayet ve rahmet
olmak üzere Kitap verdik. Umulur ki, öğüt alıp-düşünürler
diye. (28/43)
"Kör olanla (basiretle)
gören bir değildir" (35/19)
Güç ve basiret sahibi
olan kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla.
(38/45)
Kör olanla (basiretle)
gören bir olmaz; iman edip salih amellerde bulunanlarla
kötülük yapan da. Ne az öğüt alıp-düşünüyorsunuz." (40/58)
Bu (Kur'an), insanlar
için basiret (nuruyla Allah'a yönelten ayet)lerdir, kesin
bilgiyle inanan bir kavim için de bir hidayet ve bir rahmettir.
(45/20)
İşte bunlar; Allah onları
lanetlemiş, böylece (kulaklarını) sağırlaştırmış ve basiret
(göz)lerini de kör etmiştir. (47/23)
(Bunlar) 'İçten Allah'a
yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir
zikirdir. (50/8)
Kitap Ehlinden inkâr edenleri
ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O'dur. Onların çıkacaklarını
siz sanmamıştınız, onlar da kalelerinin kendilerini Allah'tan
koruyacağını sanmışlardı. Böylece Allah(ın azabı) da, onlara
hesaba katmadıkları bir yönden geldi, yüreklerine korku
saldı; öyle ki evlerini kendi elleriyle ve mü'minlerin elleriyle
tahrip ediyorlardı. Artık ey basiret sahipleri ibret alın.
(59/2)
Hayır; insan, kendi nefsine
karşı bir basirettir. (75/14)
Mallarını Allah yolunda
infak edenler, sonra infak ettikleri şeyin peşinden başa
kakmayan ve eziyet vermeyenlerin ecirleri Rableri katındadır,
onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (2/262)
Ey iman edenler Allah'a
ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun
diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı
geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan
bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü
mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından
hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kâfirler
topluluğuna hidayet vermez. (2/264)
(Gittiler ve Firavun:)
Dedi ki: "Biz seni içimizde daha çocukken yetiştirip büyütmedik
mi? Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?"
(26/18)
"Ve sen, yapacağın işi
(cinayeti) de işledin; sen nankörlerdensin." (26/19)
"Bana karşı lütuf-dediğin
nimet de, İsrailoğullarını köle kılmandan dolayıdır." (26/22)
Müslüman oldular diye
sana minnet etmektedirler. De ki: "Müslümanlığınızı bana
karşı minnet (konusu) etmeyin. Tam tersine, sizi imana yönelttiği
için Allah size minnet etmektedir. Eğer doğru sözlüler iseniz
(bunu böyle kabullenmeniz gerekir.)" (49/17)
Daha çok istekte bulunmak
için iyilik yapma. (74/6)
Mallarını Allah yolunda
infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta
yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah dilediğine
kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir.
(2/261)
Hükümdar:" Ben (rüyamda)
yedi besili inek görüyorum onları yedi zayıf inek yiyor;
bir de yedi yeşil başak ve diğerleri ise kupkuru. Ey önde
gelen (kahin-bilginler) eğer rüya yorumluyorsanız benim
bu rüyamı çözüverin" dedi. Dediler ki: "(Bunlar) Karmakarışık
düşlerdir. Biz böyle düşlerin yorumunu bilenler değiliz."
O iki kişiden kurtulmuş olanı, nice zaman sonra hatırladı
ve: "Ben bunun yorumunu size haber veririm, hemen beni (zindana)
gönderin" dedi. (Zindana gidip:) "Yusuf, ey doğru (sözlü
insan).. Yedi besili ineği yedi zayıf (ineğin) yediği ve
yedi yeşil başakla diğerleri kuru olan (rüya) konusunda
bize fetva ver. Umarım ki insanlara da (senin söylediklerinle)
dönerim, belki onlar (bunun anlamını) öğrenmiş olurlar."
Dedi ki: "Siz yedi yıl önceleri (ektiğiniz) gibi ekin ekin,
yediğinizin az bir kısmı dışında (kalanını) biçtiklerinizi
başağında bırakın." Sonra bunun arkasından (kuraklığı) zorlu
yedi yıl gelecektir, sakladığınız az bir miktar dışında,
daha önce biriktirdiğinizi yiyip bitirecektir. Sonra bunun
arkasından bir yıl gelecektir ki, insanlar onda bol bol
yağmura kavuşturulacak ve onda sıkıp-sağacaklar. (12/43-49)
(Kadın ile kocanın) Aralarının
açılmasından korkarsanız, bu durumda erkeğin ailesinden
bir hakem, kadının da ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar,
(arayı) düzeltmek isterlerse, Allah da aralarında başarı
sağlar. Şüphesiz, Allah, bilendir, haberdar olandır. (4/35)
Medine halkına ve çevresindeki
bedevilere, Allah'ın elçisinden geri kalmaları, kendi nefislerini
onun nefsine tercih etmeleri yakışmaz. Bu, gerçekten onların
Allah yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk, 'dayanılmaz bir
açlık' (çekmeleri), kafirleri 'kin ve öfkeyle ayaklandıracak'
bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları
karşılığında, mutlaka onlara bununla salih bir amel yazılmış
olması nedeniyledir. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların ecrini
kaybetmez. (9/120)
Dedi ki: "Ey kavmim görüşünüz
nedir söyler misiniz? Ya ben Rabbimden apaçık bir belge
üzerinde isem ve O da beni kendisinden güzel bir rızık ile
rızıklandırmışsa? Ben, size yasakladığım şeylere (kendim
sahiplenmek suretiyle) size aykırı düşmek istemiyorum. Benim
istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir. Benim
başarım ancak Allah iledir; O'na tevekkül ettim ve O'na
içten yönelip-dönerim." (11/88)
(Yusuf aracıya şunu söyledi:)
"Bu, (itiraf Vezirin) yokluğunda gerçekten kendisine ihanet
etmediğimi ve gerçekten Allah'ın ihanet edenlerin hileli-düzenlerini
başarıya ulaştırmadığını kendisinin de bilip öğrenmesi içindi."
(12/52)
O gençler, mağaraya sığındıkları
zaman, demişlerdi ki: "Rabbimiz, katından bize bir rahmet
ver ve işimizden bize doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı
kıl). (18/10)
Ancak: "Allah dilerse"
(inşallah yapacağım de). Unuttuğun zaman Rabbini zikret
ve de ki: "Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir
başarıya yöneltip-iletir." (18/24)
Ve seni kolay olan için
başarılı kılacağız. (87/8)
Biz de onu kolay olan
için başarılı kılacağız. (92/7)
Hiç şüphesiz din, Allah
katında İslam'dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim
geldikten sonra, aralarındaki "kıskançlık ve hakka başkaldırma"
(bağy) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini
inkâr ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hesabı pek çabuk
görendir. (3/19)
Onlar, kendisinden sakındırıldıkları
'şeyi yapmada ısrar edip başkaldırınca' onlara: "Aşağılık
maymunlar olunuz" dedik. (7/166)
Dedi ki: "Rabbim, beni
kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde
onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici
göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım."
(15/39)
Babacığım, şeytana kulluk
etme, kuşkusuz şeytan, Rahman'a başkaldırandır." (19/44)
Gerçekten Allah'a ve Resûlü'ne
karşı (onların koydukları sınırları tanımayıp kendileri
sınır koymaya kalkışmakla) başkaldıranlar, kendilerinden
öncekilerin alçaltılması gibi alçaltılmışlardır. Oysa biz
apaçık ayetler indirdik. Kafirler için küçültücü bir azap
vardır. (58/5)
Hiç şüphesiz Allah'a ve
Resûlü'ne karşı (onların koydukları sınırları tanımayıp
kendileri sınır koymaya kalkışmakla) başkaldıranlar; işte
onlar, en çok zillete düşenler arasında olanlardır. (58/20)
Allah'a ve ahiret gününe
iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah'a
ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk)
bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları,
ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun.
Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış
ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları,
altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz
olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar
da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır.
Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın fırkası olanlar, felah (umutlarını
gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir. (58/22)
Bu, onların Allah'a ve
O'nun Resûlü'ne 'başkaldırıp ayrılık çıkarmaları' dolayısıyladır.
Kim Allah'a başkaldırıp-ayrılık çıkarırsa, muhakkak Allah,
cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır. (59/4)
Hakkı batıl ile örtmeyin
ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki) siz (gerçeği) biliyorsunuz.
(2/42)
Ramazan ayı... İnsanlar
için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden)
ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur'an onda indirilmiştir.
Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa artık onu tutsun.
Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca
diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk
dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru
yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık Allah'ı büyük tanımanız
içindir. Umulur ki şükredersiniz. (2/185)
Ey Kitap Ehli, neden hakkı
batıl ile örtüyor ve bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz?
(3/71)
Ya da: "Bizden önce ancak
atalarımız şirk koşmuştu, biz ise onlardan sonra gelme bir
kuşağız; işleri batıl olanların yaptıklarından dolayı bizi
helak mi edeceksin?" dememeniz için. (7/173)
O, suçlu-günahkârlar istemese
de, hakkı gerçekleştirmek ve batılı geçersiz kılmak için
(böyle istiyordu.) (8/8)
Bilin ki, 'ganimet olarak
ele geçirdiğiniz' şeylerin beşte biri, muhakkak Allah'ın,
Resûlün, yakınların, yetimlerin, yoksulların ve yolcunundur.
Eğer Allah'a, hak ile batılın birbirinden ayrıldığı gün,
iki ordunun karşı karşıya geldiği günde (Bedir'de) kulumuza
indirdiğimize iman ediyorsanız (ganimeti böyle bölüşün).
Allah, herşeye güç yetirendir. (8/41)
(Allah) Gökten bir su
indirdi de dereler kendi miktarınca çağlayıp aktı. Sel de
yüze vuran bir köpük yüklendi. Bir süs veya bir meta sağlamak
için ateşte üzerine yakıp-erittikleri şeyler (madenler)de
de bunun gibi bir köpük (artık) vardır. İşte Allah, hak
ile batıla böyle örnekler verir. Köpüğe gelince, o atılır
gider, insanlara yarar sağlayacak şey ise, yeryüzünde kalır.
İşte Allah örnekleri böyle vermektedir. (13/17)
Allah size kendi nefislerinizden
eşler yarattı ve size eşlerinizden çocuklar ve torunlar
yarattı ve sizi güzel şeylerden rızıklandırdı. Şimdi onlar,
batıla mı inanıyorlar ve Allah'ın nimetini inkar mı ediyorlar?
(16/72)
De ki: "Hak geldi, batıl
yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur." (17/81)
Biz elçileri, müjde vericiler
ve uyarıcılar olmak dışında (başka bir amaçla) göndermeyiz.
İnkâr edenler ise, hakkı batıl ile geçersiz kılmak için
mücadele ediyorlar. Onlar benim ayetlerimi ve uyarıldıklarını
(azabı) alay konusu edindiler. (18/56)
Hayır, biz hakkı batılın
üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir
de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah'a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden
dolayı eyvahlar size. (21/18)
İşte böyle; çünkü Allah,
hakkın ta kendisidir. O'nun dışında, onların taptıkları
ise, şüphesiz batılın ta kendisidir. Gerçekten Allah, yücedir,
büyüktür. (22/62)
Bundan önce sen hiç kitap
okuyan değildin ve onu sağ elinle de yazmıyordun. Böyle
olsaydı, batılda olanlar kuşkuya kapılırlardı. (29/48)
De ki: "Benimle sizin
aranızda şahid olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde
olanı bilir. Batıla inanan ve Allah'ı inkâr edenler ise,
işte onlar hüsrana uğrayanlardır." (29/52)
Görmediler mi ki, çevrelerinde
insanlar kapılıp-yağma edilirken, biz Harem (Mekke'y)i güvenilir
(ve dokunulmaz) kıldık? Yine de onlar, batıla inanıp Allah'ın
nimetlerine nankörlük mü ediyorlar? (29/67)
İşte-böyle; şüphesiz Allah,
O, Hak olandır ve şüphesiz O'nun dışında taptıkları (tanrılar)
ise, batıldır. Şüphesiz Allah, yücedir, büyüktür. (31/30)
De ki: "Rabbimiz (kıyamet
günü) bizi bir arada toplayacak, sonra da hak ile aramızı
ayıracaktır. O, (gerçek hükmünü vererek hak ile batılın
arasını) açandır, (herşeyi hakkıyla) bilendir." (34/26)
De ki: "Hak geldi; batıl
ise ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne geri getirebilir."
(34/49)
Biz gökyüzünü, yeryüzünü
ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık.
Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Ateşten (görecekleri azabtan)
dolayı vay o inkâr edenlere. (38/27)
Kendilerinden önce Nuh
kavmi de yalanladı ve kendilerinden sonra (sayısı çok) fırkalar
da. Her ümmet, kendi elçilerini (susturmak için) yakalamaya
yeltendi. Hakkı, onunla yürürlükten kaldırmak için, 'batıla-dayanarak'
mücadeleye giriştiler. Ben de onları yakalayıverdim. Artık
Benim cezalandırmam nasılmış? (40/5)
Batıl, ona önünden de,
ardından da gelemez. (Çünkü Kur'an,) Hüküm ve hikmet sahibi,
çok övülen (Allah)tan indirilmedir. (41/42)
Yoksa onlar: "Allah'a
karşı yalan düzüp-uydurdu"mu diyorlar? Oysa eğer Allah dilerse
senin de kalbini mühürler. Allah, batılı yok edip-ortadan
kaldırır ve kendi kelimeleriyle hakkı hak olarak pekiştirir
(gerçekleştirir). Çünkü O, sinelerin özünde olanı bilendir.
(42/24)
Şüphesiz o (hakkı batıldan,
haklıyı haksızdan) ayırma günü, hepsinin (hesaba çekilecekleri)
vakitleridir. (44/40)
Göklerin ve yerin mülkü
Allah'ındır. Kıyamet-saatinin kopacağı gün, (işte) o gün,
batılda olanlar hüsrana uğrayacaklardır. (45/27)
İşte böyle; hiç şüphesiz,
inkâr edenler batıl olana uymuşlar; ve hiç şüphesiz, iman
edenler Rablerinden olan hakka uymuşlardır. İşte Allah,
insanlara kendi örneklerini böyle vererek gösteriyor. (47/3)
(Geldiklerinde de) Size
karşı 'cimri ve bencildirler.' Şayet korku gelecek olsa,
ölümden dolayı üstüne baygınlık çökmüş kimseler gibi gözleri
dönerek sana bakmakta olduklarını görürsün. Korku gidince,
hayra karşı oldukça düşkünlük göstererek sizi keskin dilleriyle
(eleştirip inciterek) karşılarlar. İşte onlar iman etmemişlerdir;
böylece Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu
Allah'a göre pek kolaydır. (33/19)
İman edenler, derler ki:
"(Savaş izni için) Bir sûre indirilmeli değil miydi?" Fakat,
içinde savaş (kıtal) zikri geçen muhkem bir sure indirildiği
zaman, kalplerinde hastalık olanların, üzerine ölüm baygınlığı
çökmüş olanların bakışı gibi sana baktıklarını gördün. Oysa
onlara evla (olan): (47/20)
Ey insanlar, eğer dirilişten
yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan
yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo),
sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından;
size (kudretimizi) açıkca göstermek için. Dilediğimizi,
adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra
sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına
erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına
son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiçbir şey bilmeme
durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri
çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat
biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır
ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir. (22/5)
O'dur ki, sizi topraktan,
sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo) yarattı;
sonra sizi bir bebek olarak çıkarmakta, sonra güçlü (erginlik)
çağınıza erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için size (belli
bir ömür vermektedir). Sizden kiminin daha önce hayatına
son verilmektedir; adı konulmuş bir ecele erişmeniz ve belki
aklınızı kullanmanız için (Allah sizi böyle yaşatır). (40/67)
(Kıyametin) Geleceği günde,
O'nun izni olmaksızın, hiç kimse söz söyleyemez. Artık onlardan
kimi 'bedbaht ve mutsuz', (kimi de) mutlu ve bahtiyardır.
(11/105)
En 'zorlu bedbahtları'
ayaklandığında, (91/12)
Ona, ancak en bedbaht
olandan başkası yollanmaz; (92/15)
Bedevilerden özür belirtenler,
kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah'a ve elçisine
yalan söyleyenler de oturup kaldı. Onlardan inkâr edenlere
pek acı bir azab isabet edecektir. (9/90)
Bedeviler inkâr ve nifak
bakımından daha şiddetlidir. Allah'ın elçisine indirdiği
sınırları bilmemeye de onlar daha 'yatkın ve elverişlidir.'
Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9/97)
Bedevilerden öyleleri
vardır ki, infak ettiğini bir cereme sayar ve sizi felaketlerin
sarıvermesini bekler. Kötü felaket onları sarsın. Allah
işitendir, bilendir. (9/98)
Bedevilerden öyleleri
de vardır ki, onlar Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve
infak ettiğini Allah katında bir yakınlaşmaya ve elçinin
dua ve bağışlama dileklerine (bir yol) sayar. Haberiniz
olsun, bu gerçekten onlar için bir yakınlaşmadır. Allah
da onları kendi rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. (9/99)
Çevrenizdeki bedevilerden
münafık olanlar vardır ve Medine halkından da nifakı alışkanlığa
çevirmiş olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, biz onları
biliriz. Biz onları iki kere azablandıracağız, sonra onlar
büyük bir azaba döndürülecekler. (9/101)
Medine halkına ve çevresindeki
bedevilere, Allah'ın elçisinden geri kalmaları, kendi nefislerini
onun nefsine tercih etmeleri yakışmaz. Bu, gerçekten onların
Allah yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk, 'dayanılmaz bir
açlık' (çekmeleri), kâfirleri 'kin ve öfkeyle ayaklandıracak'
bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları
karşılığında, mutlaka onlara bununla salih bir amel yazılmış
olması nedeniyledir. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların ecrini
kaybetmez. (9/120)
Onlar (münafıklar, düşman)
birliklerinin gitmediklerini sanıyorlardı. Eğer (askeri)
birlikler gelecek olsa, çölde bedevi-Araplar arasında olup
sizin haberlerinizi (ordan) sormayı cidden arzu ediyorlardı.
Fakat içinizde olsalardı ancak pek az savaşırlardı. (33/20)
Bedevilerden geride bırakılanlar,
sana diyecekler ki: "Bizi mallarımız ve ailelerimiz meşgul
etti. Bundan dolayı bizim için mağfiret dile." Onlar, kalplerinde
olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar. De ki: "Şimdi Allah,
size bir zarar isteyecek ya da bir yarar dileyecek olsa,
sizin için Allah'a karşı kim herhangi bir şeyle güç yetirebilir?
Hayır, Allah yaptıklarınızı haber alandır." (48/11)
Bedevilerden geride bırakılanlara
de ki: "Siz yakında zorlu savaşçı olan bir kavme çağrılacaksınız;
onlarla (ya) savaşırsınız ya da (onlar) Müslüman olurlar.
Bu durumda eğer itaat ederseniz, Allah, size güzel bir ecir
verir; eğer bundan önce sırt çevirdiğiniz gibi (yine) sırt
çevirirseniz, sizi acı bir azab ile azablandırır." (48/16)
Bedeviler, dedi ki: "İman
ettik." De ki: "Siz iman etmediniz; ancak "İslam (Müslüman
veya teslim) olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş
değildir. Eğer Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederseniz, O,
sizin amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah,
çok bağışlayandır, çok esirgeyendir." (49/14)
Karşı karşıya gelen iki
toplulukta sizin için andolsun bir ayet (ibret) vardır.
Bir topluluk Allah yolunda çarpışıyordu diğeri ise kafirdi
ki göz görmesiyle karşılarındakini kendilerinin iki katı
görüyorlardı. İşte Allah dilediğini yardımıyla destekler.
Şüphesiz bunda basiret sahipleri için gerçekten bir ibret
vardır. (3/13)
Hani sen mü'minleri savaşmak
için elverişli yerlere yerleştirmek için evinden erkenden
ayrılmıştın. Allah işitendir bilendir. O zaman sizden iki
grup neredeyse 'çözülüp geri çekilmek' istemişti. Oysa Allah
onların (velisi) yardımcısıydı. Artık mü'minler yalnızca
Allah'a tevekkül etmelidir. Andolsun siz güçsüz iken Allah
size Bedir'de yardımıyla zafer verdi. Şu halde Allah'tan
sakının O'na şükredebilesiniz. Sen mü'minlere: "Rabbinizin
size meleklerden indirilmiş üç bin kişiyle yardım-iletmesi
size yetmez mi?" diyordun. Evet eğer sabrederseniz sakınırsanız
ve onlar da aniden üstünüze çullanıverirlerse Rabbiniz size
meleklerden nişanlı beş bin kişiyle yardım ulaştıracaktır.
Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz
bununla tatmin bulsun diye yaptı. 'Yardım ve zafer' (nusret)
ancak üstün ve güçlü hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ın
katındandır. (Ki bununla) İnkâr edenlerin önde gelenlerinden
bir kısmını kessin (helak etsin) ya da 'umutları suya düşmüşler
olarak onları' tepesi aşağı getirsin de geri dönüp gitsinler.'
(3/121-127)
Onlar kendilerine insanlar:
"Size karşı insanlar topla(n)dılar artık onlardan korkun"
dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter
O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (3/173)
Bundan dolayı kendilerine
hiçbir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah'tan
bir nimetle geri döndüler. Onlar Allah'ın rızasına uydular.
Allah büyük fazl (ve ihsan) sahibidir. (3/174)
Hani Allah iki topluluktan
birinin muhakkak sizin olacağını vadetmişti; siz de güçsüz
olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah sözleriyle
hakkın ve inkâr edenlerin arkasını kesmek (kökünü kurutmak)
istiyordu. O suçlu-günahkârlar istemese de hakkı gerçekleştirmek
ve batılı geçersiz kılmak için (böyle istiyordu.) Siz Rabbinizden
yardım taleb ediyordunuz O da: "Şüphesiz ben size birbiri
ardınca bin melek ile yardım ediciyim" diye cevap vermişti.
Allah bunu yalnızca bir müjde ve kalblerinizin tatmin bulması
için yapmıştı; (yoksa) Allah'ın katından başkasında nusret
(zafer ve yardım) yoktur. Hiç şüphesiz Allah üstün ve güçlü
olandır hüküm ve hikmet sahibidir. Hani kendisinden bir
güvenlik olarak sizi bir uyuklama bürüyordu. Sizi kendisiyle
tertemiz kılmak sizden şeytanın pisliklerini gidermek kalblerinizin
üstünde (güven ve kararlılık duygusunu) pekiştirmek ve bununla
ayaklarınızı (arz üzerinde) sağlamlaştırmak için size gökten
su indiriyordu. Rabbin meleklere vahyetmişti ki: "Şüphesiz
ben sizinleyim iman edenlere sağlamlık katın inkâr edenlerin
kalblerine amansız bir korku salacağım. Öyleyse (ey Müslümanlar)
vurun boyunlarının üstüne vurun onların bütün parmaklarına."
(8/7-12)
Eğer fetih istiyor idiyseniz
(ey kâfirler) işte size fetih; ama eğer (inkârdan ve eski
yaptıklarınızdan) vazgeçerseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
Yok geri dönerseniz biz de döneriz. Topluluğunuz çok da
olsa size bir şey sağlayamaz. Çünkü Allah mü'minlerle beraberdir.
(8/19)
Hani siz vadinin yakın
kenarında onlar uzak yamacındaydılar; kervan ise sizden
daha aşağıdaydı. Eğer sözleşseydiniz kaçınılmaz olarak sözleşme
yeri (veya konusu) hakkında anlaşmazlığa düşerdiniz; ancak
Allah olacağı olan işi gerçekleştirmek için (böyle yaptı).
Böylece helak olacak kişi apaçık bir delilden sonra helak
olsun diri kalacak kişi apaçık bir delilden sonra hayatta
kalsın. Şüphesiz Allah gerçekten işitendir bilendir. Hani
Allah onları sana uykunda az gösteriyordu; eğer sana çok
gösterseydi gerçekten yılgınlığa kapılacaktınız ve iş konusunda
gerçekten çekişmeye düşecektiniz. Ancak Allah esenlik (kurtuluş)
bağışladı. Çünkü O elbette sinelerin özünde saklı duranı
bilendir. Karşı karşıya geldiğinizde Allah 'olacağı olan
işi gerçekleştirmek' için onları gözlerinizde az gösteriyor
sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Ve (bütün) işler
Allah'a döndürülür. (8/42-44)
hiçbir peygambere yeryüzünde
kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz.
Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size)
ahireti istemektedir. Allah üstün ve güçlüdür hüküm ve hikmet
sahibidir. (8/67)
Eğer sana ihanet etmek
isterlerse onlar daha önce Allah'a da ihanet etmişlerdi;
böylece O da "bozguna uğramaları (için) sana imkan vermişti.'
Allah bilendir hüküm ve hikmet sahibidir. (8/71)
İnkâr edenler, cehenneme
bölük bölük sevkedildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman,
kapıları açıldı ve onlara (cehennemin) bekçileri dedi ki:
"Size Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugünle karşılaşacağınızı
(söyleyip) sizi uyaran elçiler gelmedi mi?" Onlar: "Evet."
dediler. Ancak azab kelimesi kâfirlerin üzerine hak oldu.
(39/71)
Rablerinden korkup-sakınanlar
da, cennete bölük bölük sevkedildiler. Sonunda oraya geldikleri
zaman, kapıları açıldı ve onlara (cennetin) bekçileri dedi
ki: "Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi
kalıcılar olarak ona girin." (39/73)
Ateşin içinde olanlar,
cehennem bekçilerine dediler ki: "Rabbinize dua edin; azabtan
bir günü (olsun) bize hafifletsin." (40/49)
Öfkesinin-şiddetinden
neredeyse patlayıp parçalanacak. Her bir grup içine atıldığında,
bekçileri onlara sorar: "Size bir uyarıcı gelmedi mi?" (67/8)
Gerçek şu ki, insanlar
için ilk kurulan Ev, Bekke (Mekke) de, o, kutlu ve bütün
insanlar (alemler) için hidayet olan (Ka'be)dir. (3/96)
Ve demiştiniz ki: "Ey
Musa, biz Allah'ı apaçık görünceye kadar sana inanmayız."
Bunun üzerine yıldırım sizi (kendinizden) almıştı. Ve siz
bakıp duruyordunuz. (2/55)
Onlar, bulut gölgeleri
içinde Allah'ın (azabının) meleklerle onlara gelmesini ve
(azap) emrinin gerçekleşmesini mi gözlüyorlar? Oysa bütün
işler Allah'a döner. (2/210)
Her nerede bulunurlarsa
bulunsunlar -Allah'ın ipine ve insanların ipine (ahdine)
sığınanlar başka- onlara zillet (zorluk damgası) vurulmuştur.
Onlar, Allah'tan bir gazaba uğradılar da üzerlerine aşağılanma
(damgası) vuruldu. Bu, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri
ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri nedeniyledir. (Yine)
Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları dolayısıyladır. (3/112)
Kitap Ehli, senden kendilerine
gökten bir kitap indirmeni istiyor. Musa'dan bundan daha
büyüğünü istemişlerdi. Demişlerdi ki: "Bize Allah'ı açıkça
göster." Böylece zulümlerinden dolayı onlara yıldırım çarpmıştı.
Ardından kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, buzağıyı
(ilah) edinmişlerdi. Yine bundan dolayı onları affettik
ve Musa'ya apaçık olan ispatlayıcı bir delil verdik. (4/153)
"Ey Ademoğulları, şeytan,
anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek
için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı
gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları,
(kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir.
Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık."'(7/27)
Onu yalanladılar. Biz
de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi
yalan sayanları suda-boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi.
(7/64)
Böylece onu ve onunla
birlikte olanları katımızdan bir rahmet ile kurtardık. Ayetlerimizi
yalan sayarak inanmamış olanların kökünü kuruttuk. (7/72)
Bunun üzerine onları dayanılmaz
bir sarsıntı tuttu da kendi yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.
(7/78)
Ve onların üzerine bir
(azab) sağanağı yağdırdık. Suçlu-günahkarların uğradıkları
sona bir bak işte. (7/84)
Bunun üzerine onları dayanılmaz
bir sarsıntı tuttu da, kendi yurtlarında diz üstü çökmüş
olarak sabahladılar. (7/91)
Biz hangi memlekete bir
peygamber gönderdiysek onun halkı yalvarıp-yakarsınlar diye,
mutlaka onları dayanılmaz bir zorluk (yoksulluk) ve sıkıntıyla
yakalayıvermişiz. (7/94)
Andolsun, biz de Firavun
aile (çevre)sini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar
yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık. (7/130)
Bunun üzerine, ayrı ayrı
mucizeler (ayetler) olarak üzerlerine tufan, çekirge, buğday
güvesi, kurbağa ve kan musallat kıldık. Yine büyüklük tasladılar
ve suçlu-günahkar bir kavim oldular. (7/133)
Biz de onlardan intikam
aldık ve ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan habersizmişler
(gibi) olmaları nedeniyle onları suda boğduk. (7/136)
Kendisine bereketler kıldığımız
yerin doğusuna da, batısına da o hor kılınıp-zayıf bırakılanları
(müstaz'afları) mirasçılar kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına
olan o güzel sözü (vaadi), sabretmeleri dolayısıyla tamamlandı
(yerine geldi). Firavun ve kavminin yapmakta oldukları ve
yükselttiklerini (köşklerini, saraylarını) da yerle bir
ettik. (7/137)
Öyleyse kazandıklarının
cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar. (9/82)
"Görmüyorlar mı ki, gerçekten
onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar
da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar."
(9/126)
Fakat onu yalanladılar;
biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık
ve onları halifeler kıldık. Ayetlerimizi yalanlayanları
da suda boğduk. Uyarılanların nasıl bir sonuca uğratıldıklarına
bir bak. (10/73)
"Sonunda Musa'ya kendi
kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun
ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları
korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde
büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı"
(10/83)
O zulmedenleri dayanılmaz
bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak
sabahladılar. (11/67)
Böylece emrimiz geldiği
zaman, üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş,
istif edilmiş taşlar yağdırdık; (11/82)
Rabbinin katında 'belli
bir biçime sokulmuş, damgalanmış' olarak. Bunlar zalimlerden
uzak değildir. (11/83)
Emrimiz geldiği zaman,
tarafımızdan bir rahmetle Şuayb'ı ve O'nunla birlikte iman
edenleri kurtardık; o zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi
de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar.
(11/94)
"Eğer kendisiyle dağların
yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu
bir Kur'an olsaydı (yine bu Kur'an olurdu). Hayır, emrin
tümü Allah'ındır. İman edenler hala anlamadılar mı ki, eğer
Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş
olurdu. İnkar edenler, Allah'ın va'di gelinceye kadar, yaptıkları
dolayısıyla ya başlarına çetin bir bela çatacak veya yurtlarının
yakınına inecek. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez.
(Veya miadını şaşırmaz.)" (13/31)
Derken, tan yerinin ağarma
vaktine girdiklerinde onları (o korkunç ve dayanılmaz) çığlık
yakalayıverdi. (15/73)
Anında (yurtlarının) üstünü
altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.(15/74)
Derken, sabah vaktine
girdiklerinde, onları o dayanılmaz-çığlık yakalayıverdi.
(15/83)
Biz, yaşama biçimleriyle
'refah içinde şımarıp azmış' nice şehri yıkıma uğrattık.
İşte meskenleri; çok az (bir zaman) dışında (onlarda) kendilerinden
sonra oturulabilmiş değildir. (Onlara) Varis olanlar biziz.
Senin Rabbin, 'ana yerleşim merkezlerine' onlara ayetlerimizi
okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı
değildir. Ve biz, halkı zulmeden şehirlerden başkasını da
yıkıma uğratıcı değiliz. (28/58-59)
"Dediler ki: "Herhalde
biz, sizlerden dolayı uğursuzluğa uğradık. Eğer (bu söylediklerinize)
bir son vermeyecek olursanız, andolsun, sizi taşa tutacağız
ve mutlaka bizden yana size acı bir azab dokunacaktır."
(36/18)
"Daha doğrusu onlara va'dedilen
(asıl azab) (kıyamet) saatidir. O saat, 'kurtuluş olmayan
daha korkunç bir bela' ve daha acıdır." (54/46)
"Gerçek şu ki, biz o bahçe
sahiplerine bela verdiğimiz gibi, bunlara da bela verdik.
Hani onlar, sabah vakti (erkenden ve kimseye haber vermeden)
onu (bahçeyi) mutlaka dev_ireceklerine dair and içmi_lerdi"
(68/17)
"Fakat onlar, uyuyorlarken,
Rabbin tarafından dolaşıp-gelen bir 'bela' onun üstünü sarıp-kuşatıverdi."
(68/19)
"Kendilerinden öncekiler
de yalanladı. Oysa bunlar, öbürlerine verdiklerimizin onda
birine bile ulaşamamışlardı. Buna rağmen (şımararak) elçilerimi
yalanladılar; ancak benim de (onları) inkarım (yıkıma uğratmam)
nasıl oldu?" (34/45)
"Ve derler ki: "Eğer doğru
söylüyorsanız bu tehdit (etmekte olduğunuz yıkım ve azab)
ne zamanmış?" (36/48)
"Biz kendilerinden önce,
nice kuşakları yıkıma uğrattık da onlar feryad ettiler;
ancak (artık) kurtulma zamanı değildi." (38/3)
"Yakında o toplum bozguna
uğratılacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır. Daha doğrusu
onlara va'dedilen (asıl azab) (kıyamet) saatidir. O saat,
'kurtuluş olmayan daha korkunç bir bela' ve daha acıdır."
(54/45-46)
İman edenlerle karşılaştıklarında
"İman ettik" derler; kendi başlarına kaldıkları zaman ise,
derler ki: "Allah'ın size açtık (açıkladık)larını, Rabbiniz
katında size karşı bir belge olsun diye mi onlarla konuşuyorsunuz?
Hâlâ akıllanmayacak mısınız?" (2/76)
Andolsun, biz Musa'ya
kitabı verdik ve ardından peşpeşe elçiler gönderdik. Meryem
oğlu İsa'ya da apaçık belgeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs'le
teyid ettik. Demek, size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı
bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak,
bir kısmınız da onu öldürecek misiniz? (2/87)
Andolsun, Musa size apaçık
belgelerle geldi. Sonra siz onun arkasından buzağıyı (tanrı)
edindiniz. İşte siz (böyle) zalimlersiniz. (2/92)
Gerçekten, apaçık belgelerden
indirdiklerimizi ve insanlar için Kitapta açıkladığımız
hidayeti gizlemekte olanlar; işte onlara, hem Allah lanet
eder, hem de (bütün) lanet ediciler. (2/159)
Ramazan ayı... İnsanlar
için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden)
ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur'an onda indirilmiştir.
Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa artık onu tutsun.
Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca
diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk
dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru
yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık Allah'ı büyük tanımanız
içindir. Umulur ki şükredersiniz. (2/185)
Size, apaçık belgeler
(ayetler) geldikten sonra yine ayağınız kayarsa, bilin ki
Allah, gerçekten üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
(2/209)
Peygamberleri, onlara
(şöyle) dedi: "Onun hükümdarlığının belgesi, size Tabut'un
gelmesi (olacaktır ki) onda Rabbinizden 'bir güven duygusu
ve huzur' ile Musa ailesinden ve Harun ailesinden artakalanlar
var; onu melekler taşır. Eğer inanmışlarsanız, bunda şüphesiz
sizin için bir delil vardır." (2/248)
İşte bu elçiler; bir kısmını
bir kısmına üstün kıldık. Onlardan, Allah'ın kendileriyle
konuştuğu ve derecelerle yükselttiği vardır. Meryem oğlu
İsa'ya apaçık belgeler verdik ve O'nu Ruhu'l-Kudüs'le destekledik.
Şayet Allah dileseydi, kendilerine apaçık belgeler geldikten
sonra, onların peşinden gelen (ümmet)ler, birbirlerini öldürmezdi.
Ancak ihtilafa düştüler; onlardan kimi inandı, kimi inkâr
etti. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Ama Allah
dilediğini yapandır. (2/253)
Kendilerine apaçık belgeler
geldiği ve elçinin hak olduğuna şahid oldukları halde, imanlarından
sonra küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir?
Allah, zulmeden bir kavmi hidayete erdirmez. (3/86)
Kendilerine apaçık belgeler
geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler
gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azab vardır. (3/105)
Allah bize ateşin yiyeceği
bir kurban getirmedikçe hiçbir elçiye inanmamamız konusunda
and verdi," diyenlere de ki: "Şüphesiz, benden önce nice
elçiler, apaçık belgeler ve söylediklerinizle geldi; eğer,
siz doğru idiyseniz, o halde onları ne diye öldürdünüz?"
(3/183)
Eğer seni yalanlarlarsa,
senden önce apaçık belgeler, Zeburlar ve aydınlık kitapla
gelen elçileri de yalanlamışlardır. (3/184)
Kitap Ehli, senden kendilerine
gökten bir kitap indirmeni istiyor. Musa'dan bundan daha
büyüğünü istemişlerdi. Demişlerdi ki: "Bize Allah'ı açıkça
göster." Böylece zulümlerinden dolayı onlara yıldırım çarpmıştı.
Ardından kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, buzağıyı
(ilah) edinmişlerdi. Yine bundan dolayı onları affettik
ve Musa'ya apaçık olan ispatlayıcı bir delil verdik. (4/153)
Bu nedenle, İsrailoğullarına
şunu yazdık: Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki
bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse,
sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine
engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi
olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir.
Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü
taşıranlardır. (5/32)
Allah şöyle diyecek: "Ey
Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben
seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin
iken de insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı
ve İncil'i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir
şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir
kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle
iyileştiriyordun, (yine) benim iznimle ölüleri (hayata)
çıkarıyordun. İsrailoğullarına apaçık belgelerle geldiğinde
onlardan inkâra sapanlar, "Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir"
demişlerdi (de) İsrailoğullarını senden geri püskürtmüştüm."
(5/110)
Meryem oğlu İsa: "Allah'ım,
Rabbimiz, bize gökten bir sofra indir, öncemiz ve sonramız
için bir bayram ve Sen'den de bir belge olsun. Bizi rızıklandır,
Sen rızık vericilerin en hayırlısısın" demişti. (5/114)
De ki: "Ben, gerçekten
Rabbimden kesin bir belge üzerindeyim, siz ise onu yalanladınız.
Sizin kendisine acele ettiğiniz (azab) yanımda değildir.
Hüküm yalnızca Allah'ındır. O, doğru haberi verir ve O,
ayırd edenlerin en hayırlısıdır." (6/57)
Ya da: "Kitap bize de
indirilseydi, elbette onlardan daha çok doğru yolda olurduk"
dememeniz (için) işte size Rabbinizden apaçık bir belge,
bir hidayet ve bir rahmet gelmiştir. Allah'ın ayetlerini
yalanlayandan ve (insanları) ondan alıkoyup-çevirenden daha
zalim kimdir? Ayetlerimizden alıkoyup-çevirenlere, bu 'engelleme
ve çevirmelerinden' dolayı pek çetin bir azabla karşılık
vereceğiz. (6/157)
Semud (toplumuna da) kardeşleri
Salih'i (gönderdik. Salih:) "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin,
sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık
bir belge (mucize) gelmiştir: Allah'ın bu dişi devesi size
bir belgedir; onu salıverin de Allah'ın arzında otlasın,
ona bir kötülükle dokunmayın, sonra sizi acı bir azab yakalar"
dedi. (7/73)
Medyen (toplumuna da)
kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik. Şuayb onlara:) Dedi ki: "Ey
kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız
yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir belge (mucize) gelmiştir.
Ölçüyü ve tartıyı tam tutun, insanların (hakları olan mallarını)
eşyasını değerinden düşürüp-eksiltmeyin ve düzene (ıslaha)
konulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın.
Bu sizin için daha hayırlıdır, eğer inanıyorsanız." (7/85)
İşte bu ülkeler, sana
onların 'haberlerinden aktarmalar yapıyoruz.' Gerçekten,
onlara elçileri apaçık belgelerle gelmişlerdi. Ama daha
önceden yalanlamaları nedeniyle iman eder olmadılar. İşte
Allah, inkâr edenlerin kalplerini böyle damgalar. (7/101)
Benim üzerimdeki yükümlülük,
Allah'a karşı ancak gerçeği söylemektir. Rabbinizden size
apaçık bir belge ile geldim. Artık İsrailoğullarını benimle
gönder." (7/105)
Onlara ayetlerimiz apaçık
belgeler olarak okunduğunda, bizimle karşılaşmayı ummayanlar,
derler ki: "Bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir."
De ki: "Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi olarak değiştirmem
benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana
uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben, büyük
günün azabından korkarım." (10/15)
Sonra onun ardından kendi
kavimlerine (başka) elçiler gönderdik; onlara apaçık belgeler
getirmişlerdi. Ama daha önce onu yalanlamaları nedeniyle
inanmadılar. İşte biz, haddi aşanların kalblerini böyle
mühürleriz. (10/74)
Bugün ise, senden sonrakilere
bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca
bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz).
Gerçekten insanlardan çoğu, bizim ayetlerimizden habersizdirler.
(10/92)
Dedi ki: "Ey Kavmim, görüşünüz
nedir söyleyin? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde
isem ve Rabbim bana kendi katından bir rahmet vermiş de
(bu,) sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken
biz sizi buna zorlayacak mıyız?" (11/28)
Ey Hud" dediler. "Sen
bize apaçık bir belge (mucize) ile gelmiş değilsin ve biz
de senin sözünle ilahlarımızı terketmeyiz. Sana iman edecek
de değiliz." (11/53)
Dedi ki: "Ey kavmim, görüşünüz
nedir söyler misiniz? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge
üzerindeysem ve bana tarafından bir rahmet vermişse, bu
durumda O'na isyan edecek olursam Allah'a karşı bana kim
yardım edecektir? Şu halde kaybımı arttırmaktan başka bana
(hiçbir yarar) sağlamayacaksınız." (11/63)
Dedi ki: "Ey kavmim görüşünüz
nedir söyler misiniz? Ya ben Rabbimden apaçık bir belge
üzerinde isem ve O da beni kendisinden güzel bir rızık ile
rızıklandırmışsa? Ben, size yasakladığım şeylere (kendim
sahiplenmek suretiyle) size aykırı düşmek istemiyorum. Benim
istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir. Benim
başarım ancak Allah iledir; O'na tevekkül ettim ve O'na
içten yönelip-dönerim." (11/88)
O da: "Andolsun, bunları
görülecek belgeler olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkasının
indirmediğini sen de bilmişsin; gerçekten ben de seni yıkılmış-harab
olmuş sanıyorum" demişti. (17/102)
Dediler ki: "Bize kendi
Rabbinden bir ayet (mucize) getirmesi gerekmez miydi?" Onlara
önceki kitaplarda açık belgeler gelmedi mi? (20/133)
Andolsun, biz senden önce
kendi kavimlerine elçiler gönderdik de onlara apaçık belgeler
getirdiler; böylece biz de suçlu günahkarlardan intikam
aldık. İman edenlere yardım etmek ise, bizim üzerimizde
bir haktır. (30/47)
De ki: "Siz, Allah'ın
dışında taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Bana haber
verin; yerden neyi yaratmışlardır? Ya da onların göklerde
bir ortaklığı mı var? Yoksa biz onlara bir kitap vermişiz
de onlar bundan (dolayı) apaçık bir belge üzerinde midirler?
Hayır, zulmedenler, birbirlerine aldatmadan başkasını vadetmiyorlar.
(35/40)
Çünkü gerçekten onlar,
Resulleri kendilerine apaçık belgeler getirirdi; fakat onlar
inkâr ederlerdi. Bu yüzden Allah, onları (azabla) yakalayıverdi.
Şüphesiz O, kuvvetli olandır, cezalandırması şiddetlidir.
(40/22)
Firavun ailesinden imanını
gizlemekte olan mü'min bir adam dedi ki: "Siz, benim Rabbim
Allah'tır diyen bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o, size
Rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunuyor. Buna rağmen
o eğer bir yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir; ve eğer
doğru sözlü ise, (o zaman da) size va'dettiklerinin bir
kısmı size isabet eder. Şüphesiz Allah, ölçüyü taşıran,
çok yalan söyleyen kimseyi hidayete erdirmez." (40/28)
Andolsun, daha önce Yusuf
da size apaçık belgeler getirmişti. O zaman size getirdikleri
hakkında kuşkuya kapılıp durmuştunuz. Sonunda o, vefat edince,
demiştiniz ki; "Allah, ondan sonra kesin olarak bir elçi
göndermez." İşte Allah, ölçüyü taşıran, şüpheci kimseyi
böyle saptırır." (40/34)
(Bekçiler:) "Size kendi
Resulleriniz açık belgelerle gelmez miydi?" dediler. Onlar:
"Evet" dediler. (Bekçiler:) "Şu halde siz dua edin" dediler.
Oysa kafirlerin duası, çıkmazda olmaktan başkası değildir.
(40/50)
De ki: "Bana apaçık belgeler
gelince, sizin Allah'tan başka taptıklarınıza kulluk etmekten
kesin olarak menedildim ve âlemlerin Rabbine teslim olmakla
emrolundum." (40/66)
Resulleri kendilerine
apaçık belgeler getirdiği zaman, onlar, yanlarında olan
ilimden dolayı sevinip-böbürlendiler de, kendisini alay
konusu edindikleri şey, onları sarıp-kuşatıverdi. (40/83)
İsa, açık belgelerle gelince,
dedi ki: "Ben size bir hikmetle geldim ve hakkında ihtilafa
düştüklerinizin bir kısmını size açıklamak için de. Öyleyse
Allah'tan sakının ve bana itaat edin." (43/63)
Ve onlara bu emirden açık
belgeler verdik. Fakat onlar, kendilerine ilim geldikten
sonra, yalnızca aralarındaki 'hakka tecavüz ve azgınlıktan'
dolayı ihtilafa düştüler. Şüphesiz Rabbin, hakkında ihtilafa
düştükleri şeyde kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
(45/17)
Onlara açık belgeler olarak
ayetlerimiz okunduğu zaman, onların (sözde) delilleri: "Eğer
doğru sözlüler iseniz, atalarımızı (diriltip) getirin" demekten
başkası değildir. (45/25)
Onlara açık belgeler olarak
ayetlerimiz okunduğu zaman, o inkâr edenler kendilerine
gelmiş olan hak için dediler ki: "Bu, apaçık bir büyüdür."
(46/7)
Şimdi Rabbinden apaçık
bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine 'süslü
ve çekici gösterilmiş' ve kendi heva (istek ve tutku)larına
uyan kimseler gibi midir? (47/14)
Andolsun, Biz elçilerimizi
apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar
diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik. Ve kendisine
çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan
demiri de indirdik; öyle ki Allah, kendisine ve elçilerine
gayb ile (görmedikleri halde) kimlerin yardım edeceğini
bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah, büyük kuvvet sahibidir,
üstün olandır. (57/25)
Hani Meryem oğlu İsa da:
"Ey İsrailoğulları, gerçekten ben, sizin için Allah'tan
gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat'ı doğrulayıcı
ve benden sonra ismi "Ahmed" olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim"
demişti. Fakat o, onlara apaçık belgelerle gelince: "Bu,
açıkça bir büyüdür" dediler. (61/6)
Bu, kendilerine apaçık
belgelerle elçiler geldiği halde "bizi bir beşer mi hidayete
ulaştıracak?" demeleri ve bu yüzden inkâr edip saparak yüz
çevirmeleri nedeniyledir. Allah da (onlara karşı) müstağni
olduğunu (hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını) gösterdi. Allah
Ğani'dir, Hamid'dir. (64/6)
Kitap ehlinden olanlar,
ancak kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra fırkalara
ayrıldılar. (98/4)
Eğer bir kadın, kocasının
nüşuzundan veya ondan yüz çevirip uzaklaşmasından korkarsa,
barış ile aralarını bulup düzeltmekte ikisi için sakınca
yoktur. Barış daha hayırlıdır. Nefisler ise 'kıskançlığa
ve bencil tutkulara' hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer
iyilik yapar ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah, yaptıklarınızdan
haberi olandır. (4/128)
(Geldiklerinde de) Size
karşı 'cimri ve bencildirler.' Şayet korku gelecek olsa,
ölümden dolayı üstüne baygınlık çökmüş kimseler gibi gözleri
dönerek sana bakmakta olduklarını görürsün. Korku gidince,
hayra karşı oldukça düşkünlük göstererek sizi keskin dilleriyle
(eleştirip inciterek) karşılarlar. İşte onlar iman etmemişlerdir;
böylece Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu
Allah'a göre pek kolaydır. (33/19)
Kendilerinden önce o yurdu
(Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler
ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden
dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde
bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine
tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından'
korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (59/9)
Öyleyse güç yetirebildiğiniz
kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin.
Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta
bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri
tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.
(64/16)
Gerçekten, insan, 'bencil ve
haris' olarak yaratıldı. (70/19)
|