kURAN- I KERİM FİHRİSTİ

(Yok) Eğer boşamada kararlı
davranırsa (boşanırlar). Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.
(2/227)
Boşanmış kadınlar kendi
kendilerine üç ‘ay hali ve temizlenme süresi’ beklerler.
Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa Allah’ın rahimlerinde
yarattığını saklamaları onlara helal olmaz. Kocaları, bu
süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (başkalarından)
daha çok hak sahibidirler. Onların lehine de aleyhlerindeki
maruf hakka denk bir hak vardır. Yalnız erkekler için onlar
üzerinde bir derece var. Allah Aziz’dir. Hakim’dir. (2/228)
Boşanma iki defadır. (Sonra)
Ya iyilikle tutmak veya güzellikle bırakmak (gerekir). Onlara
(kadınlara) verdiğiniz bir şeyi geri almanız size helal
değildir; ancak ikisinin Allah’ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından
korkmuş olmaları (durumu başka). Eğer ikisinin Allah’ın
sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkarsanız, bu durumda
(kadının) fidye vermesinde ikisi için de günah yoktur. İşte
bunlar, Allah’ın sınırlarıdır; onlara tecavüz etmeyin. Kim
Allah’ın sınırlarına tecavüz ederse, onlar zalimlerin ta
kendileridir. (2/229)
Yine onu (kadını üçüncü
defa) boşarsa, (kadın) onun dışında bir başka kocayla nikahlanmadıkça
ona helal olmaz. Eğer (bu koca da) onu boşarsa, onlar (ilk
koca ile karısı) Allah’ın sınırlarını ayakta tutacaklarını
sanıyorlarsa, tekrar birbirlerine dönmelerinde ikisi için
günah yoktur. İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır; bilen
bir topluluk için bunları (böyle) açıklar. (2/230)
Kadınları boşadığınızda,
bekleme sürelerini tamamlamışlarsa, onları ya güzellikle
tutun ya da güzellikle bırakın. Fakat haklarını ihlal edip
zarar vermek için onları (yanınızda) tutmayın. Kim böyle
yaparsa artık o, kendi nefsine zulmetmiş olur. Allah’ın
ayetlerini oyun (konusu) edinmeyin ve Allah’ın size verdiği
nimeti ve size öğüt olarak indirdiği Kitab’ı ve hikmeti
anın. Allah’tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah herşeyi
bilendir. (2/231)
Kadınları boşadığınızda
bekleme sürelerini de tamamlamışlarsa -birbirleriyle maruf
(bilinen meşru biçimde) anlaştıkları takdirde- onlara, kendilerini
kocalarına nikahlamalarına engel çıkarmayın. İşte içinizde
Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere bununla (böyle) öğüt
verilir. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah
bilir, de siz bilmezsiniz. (2/232)
Kendilerine el sürmediğiniz
mehirlerini tesbit etmediğiniz kadınları boşamanızda sizin
için bir sakınca yoktur. Onları yararlandırın, zengin olan
kendi gücü, darda olan da kendi gücü oranında, maruf (meşru
ve örfe uygun) bir şekilde yararlandırsın. (Bu) iyilik edenler
üzerinde bir haktır. (2/236)
Eğer onlara mehir tesbit
eder de el sürmeden boşarsanız bu durumda -kendileri veya
nikah bağı elinde olanın bağışlaması hariç- tesbit ettiğiniz
(mehr)in yarısı onlarındır. Sizin (tümünü veya fazlasını)
bağışlamanız takvaya daha yakındır. Aranızdaki üstünlüğü
(derece farkını) unutmayın. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızı
görendir. (2/237)
(Kocası tarafından) Boşanan
(kadın)ların maruf (meşru) bir tarzda yararlanma (ve geçim
pay)ları vardır. Bu sakınanlar üzerinde bir hak (borç) tır.
(2/241)
Bir eşi bırakıp yerine
bir başka eşi almak isterseniz, onlardan birine (öncekine)
yüklerle (mal ve para) vermişseniz bile ondan hiçbir şey
almayın. Ona iftira ederek ve apaçık bir günaha girerek
verdiğinizi alacak mısınız? (4/20)
Onu nasıl alırsınız ki,
birbirinize katılmış (birleşerek içli-dışlı olmuş)tınız.
Onlar sizden kesin bir güvence (kuvvetli bir ahid) de almışlardı.
(4/21)
(Kadın ile kocanın) Aralarının
açılmasından korkarsanız, bu durumda erkeğin ailesinden
bir hakem, kadının da ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar,
(arayı) düzeltmek isterlerse, Allah da aralarında başarı
sağlar. Şüphesiz, Allah, bilendir, haberdar olandır. (4/35)
Ey peygamber, eşlerine
söyle: “Eğer siz dünya hayatını ve onun süslü-çekiciliğini
istiyorsanız, gelin sizi yararlandırayım ve güzel bir salma
tarzıyla sizi salıvereyim.” (33/28)
“Eğer siz Allah’ı elçisini
ve ahiret yurdunu istiyorsanız artık hiç şüphesiz Allah,
içinizden güzellikte bulunanlar için büyük bir ecir hazırlamıştır.”
(33/29)
Ey iman edenler, mü’min
kadınları nikahlayıp sonra onlara dokunmadan boşarsanız,
bu durumda sizin için üzerlerine sayacağınız bir iddet yoktur.
Artık (hemen) onları yararlandırın (onlara yetecek bir miktar
verin) ve güzel bir salma tarzıyla onları salıverin. (33/49)
Bundan sonra (başka) kadınlar
ve bunları başka eşlerle değiştirmek -güzellikleri senin
hoşuna gitse bile- sana helal olmaz; ancak sağ elinin malik
olduğu (cariyeler) başka. Allah herşeyi gözetleyip denetleyendir.
(33/52)
Ey Peygamber, kadınları
boşadığınız zaman, iddetleri süresinde (temizlendiklerinde)
boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz Allah’tan korkun. Onları
evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar; ancak açık
‘çirkin bir hayasızlık’ göstermeleri durumu başka. Bunlar
Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını çiğnerse,
gerçekte o, kendi nefsine zulmetmiş olur. Sen bilmezsin;
olabilir ki Allah bunun arkasından bir iş oluşturur. (65/1)
Sonra (üç iddet bekleme)
sürelerine ulaştıkları zaman, artık onları maruf (bilinen
güzel bir tarz) üzere tutun ya da maruf üzere onlardan ayrılın.
İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahid tutun. Şahidliği
Allah için dosdoğru yerine getirin. İşte bununla, Allah’a
ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilir. Kim Allah’tan
korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir; (65/2)
Kadınlarınızdan artık
adetten kesilmiş olanlarla henüz adet görmemiş bulunanların
iddet (bekleme süre)leri -eğer şüpheye düşecek olursanız
(bilin ki)- üç aydır. Hamile kadınların bekleme-süresi ise,
yüklerini bırakmaları (ile biter). Kim Allah’tan korkup-sakınırsa
(Allah) ona işinde bir kolaylık gösterir.(65/4)
(Boşadığınız) Kadınları,
gücünüz oranında oturmakta olduğunuz yerin bir yanında oturtun,
onlara ‘darlık ve sıkıntıya düşürmek amacıyla’ zarar vermeyin.
Eğer onlar hamile iseler, yüklerini bırakıncaya (doğumlarını
yapıncaya) kadar onlara nafaka verin. Şayet sizler için
(çocuğu) emzirirlerse onlara ücretlerini ödeyin. (Durum
ve ilişkilerinizi) Kendi aranızda maruf (güzellikle ve İslam’a
uygun bir tarz) üzere görüşüp-konuşun. Eğer güçlük içine
girerseniz, bu durumda (çocuğu) onun (babası) için bir başkası
emzirebilir. (65/6)
Belki onun Rabbi, -eğer
o sizi boşayacak olursa- ona yerinize sizlerden daha hayırlı
Müslüman, mü’min, gönülden itaat eden, tevbe eden, ibadet
eden, oruç tutan dul ve bakire eşler’ verir. (66/5)
Ki onlar, yalan şahidlikte
bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman
onurlu olarak geçenlerdir. (25/72)
‘Boş ve yararsız olan
sözü’ işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: “Bizim
yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin yapıp-ettikleriniz sizindir;
size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz” derler. (28/55)
Orada, ne ‘saçma ve boş
bir söz’ işitirler, ne günaha sokma. (56/25)
“(Batıla ve tutkulara)
Dalıp gidenlerle biz de dalar giderdik.” (74/45)
Şu halde boş kaldığın
zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et.
(94/7)
Gerçek şu ki, inkâr edenler,
(insanları) Allah’ın yolundan engellemek için mallarını
harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara
yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır.
İnkâr edenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır.
(8/36)
O zaman şeytan onlara
amellerini çekici göstermiş ve onlara: “Bugün sizi insanlardan
bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım”
demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu
(karşılaştı) o, iki topuğu üstünde geri döndü ve: “Şüphesiz
ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görüyorum,
ben Allah’tan da korkuyorum” dedi. Allah (ceza ile) sonuçlandırması
pek şiddetli olandır. (8/48)
Şimdi, Allah sizden (yükünüzü)
hafifletti ve sizde bir za’f olduğunu bildi. Sizden yüz
sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır;
eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah’ın izniyle (onların)
iki binini yener. Allah, sabredenlerle beraberdir. (8/66)
Eğer sana ihanet etmek
isterlerse, onlar daha önce Allah’a da ihanet etmişlerdi;
böylece O da, “bozguna uğramaları (için) sana imkan vermişti.’
Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (8/71)
(Peygamberler) Fetih istediler,
(sonunda) her zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti.
(14/15)
Dedi ki: “Gerçekten hükümdarlar
bir ülkeye girdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar
ve halkından onur sahibi olanları hor ve aşağılık kılarlar;
işte onlar, böyle yaparlar.” (27/34)
Onlar, burada (çeşitli)
fırkalardan olma bozguna uğratılmış bir ordu(durlar). (38/11)
Öyleyse, inkâr edenlerle
(savaş sırasında) karşı karşıya geldiğiniz zaman, hemen
boyunlarını vurun; sonunda onları ‘iyice bozguna uğratıp
zafer kazanınca da’ artık (esirler için) bağı sımsıkı tutun.
Bundan sonra ya bir lütuf olarak (onları bırakın) veya bir
fidye (karşılığı salıverin). Öyle ki savaş ağırlıklarını
bıraksın (sona ersin). İşte böyle; eğer Allah dilemiş olsaydı,
elbette onlardan intikam alırdı. Ancak (savaş,) sizleri
birbirinizle denemesi içindir. Allah yolunda öldürülenlerin
ise; kesin olarak (Allah,) amellerini giderip-boşa çıkarmaz.
(47/4)
Yakında o toplum bozguna
uğratılacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır. (54/45)
Ki (bunlar) Allah’ın ahdini,
onu kesin olarak onayladıktan sonra bozarlar, Allah’ın kendisiyle
birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde
bozgunculuk çıkarırlar. Kayba uğrayanlar, işte bunlardır.
(2/27)
Hani Rabbin, Meleklere:
“Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti.
Onlar da: “Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis
ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak
birini mi var edeceksin?” dediler. (Allah:) “Şüphesiz sizin
bilmediğinizi ben bilirim” dedi. (2/30)
Ama zulmedenler, kendilerine
söylenen sözü bir başkasıyla değiştirdiler. Biz de o zalimlerin
yaptıkları bozgunculuğa karşılık, üzerlerine gökten iğrenç
bir azab indirdik. (2/59)
(Yine) Hatırlayın; Musa
kavmi için su aramıştı, o zaman biz ona: “Asanı taşa vur”
demiştik de ondan oniki pınar fışkırmıştı, böylece herkes
içeceği yeri bilmişti. Allah’ın verdiği rızıktan yiyin,
için ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) yaparak karışıklık
çıkarmayın. (2/60)
O, iş başına geçti mi
(ya da sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk
çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah
ise, bozgunculuğu sevmez. (2/205)
Hem dünya (konusun)da,
hem ahiret (konusunda). Ve sana yetimleri sorarlar. De ki:
“Onları ıslah etmek (yararlı kılmak) hayırlıdır. Eğer onları
aranıza katarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir.
Allah bozgun (fesad) çıkaranı ıslah ediciden bilir (ayırdeder).
Eğer Allah dileseydi size güçlük çıkarırdı. Şüphesiz Allah
güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (2/220)
Allah’a ve Resûlü’ne karşı
savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların
cezası, ancak öldürülmeleri, asılmaları ya da elleriyle
ayaklarının çaprazca kesilmesi veya (bulundukları) yerden
sürülmeleridir. Bu, dünyadaki aşağılanmalarıdır, ahirette
onlar için büyük bir azab vardır. (5/33)
Yahudiler: “Allah’ın eli
sıkıdır” dediler. Onların elleri bağlandı ve söylediklerinden
dolayı lanetlendiler. Hayır; O’nun iki eli açıktır, nasıl
dilerse infak eder. Andolsun, Rabbinden sana indirilen,
onlardan çoğunun taşkınlıklarını ve inkârlarını arttıracaktır.
Biz de onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık
ve kin salıverdik. Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş
alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa
çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (5/64)
Düzene konulması (ıslah)ından
sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın; O’na korkarak
ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah’ın rahmeti iyilik
yapanlara pek yakındır. (7/56)
(Allah’ın) Ad (kavminden)
sonra sizi halifeler kıldığını ve sizi yeryüzünde (güç ve
servetle) yerleştirdiğini hatırlayın. Ki onun düzlüklerinde
köşkler kuruyor, dağlardan evler yontuyordunuz. Şu halde
Allah’ın nimetlerini hatırlayın, yeryüzünde bozguncular
olarak karışıklık çıkarmayın.” (7/74)
Medyen (toplumuna da)
kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik. Şuayb onlara:) Dedi ki: “Ey
kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilahınız
yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir belge (mucize) gelmiştir.
Ölçüyü ve tartıyı tam tutun, insanların (hakları olan mallarını)
eşyasını değerinden düşürüp-eksiltmeyin ve düzene (ıslaha)
konulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın.
Bu sizin için daha hayırlıdır, eğer inanıyorsanız.” (7/85)
O’na iman edenleri tehdit
ederek, Allah’ın yolundan alıkoymak için ve onda çarpıklık
arayarak (böyle) her yolun (başını) kesip-oturmayın. Hatırlayın
ki siz azınlıkta (ve güçsüz) iken O, sizi çoğalttı. Bozgunculuk
çıkaranların nasıl bir sona uğradıklarına bir bakın.” (7/86)
Sonra bunların (peygamberlerin)
ardından Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve önde gelen çevresine
gönderdik; onlar ona (ayetlerimize) haksızlık ettiler. İşte
bozgunculuk çıkaranların nasıl bir sona uğradıklarına bir
bak. (7/103)
Firavun kavminin önde
gelenleri, dediler ki: “Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır’da)
bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terketmeleri
için mi (serbest) bırakacaksın?” (Firavun) Dedi ki: “Erkek
çocuklarını öldüreceğiz ve kadınlarını sağ bırakacağız.
Hiç şüphesiz biz, onlara karşı kahir bir üstünlüğe sahibiz.”
(7/127)
Musa ile otuz gece için
sözleştik ve ona bir on daha ekledik. Böylece Rabbinin belirlediği
süre, kırk geceye tamamlandı. Musa, kardeşi Harun’a “Kavmimde
benim yerime geç, ıslah et ve bozguncuların yolunu tutma”
dedi. (7/142)
İnkâr edenler birbirlerinin
velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım
etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük
bir bozgunculuk (fesat) olur. (8/73)
Onlardan ona inananlar
var ve ona inanmayanlar da vardır. Rabbin bozgunculuk çıkaranları
daha iyi bilir. (10/40)
Onlar atınca, Musa dedi
ki: “Sizlerin (ortaya) getirdiğiniz büyüdür. Doğrusu Allah
onu geçersiz kılacaktır. Şüphesiz Allah, bozgunculuk çıkaranların
işini düzeltmez.” (10/81)
Şimdi, öyle mi? Oysa sen
önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın.
(10/91)
Ey kavmim, ölçüyü ve tartıyı
-adaleti gözeterek- tam tutun ve insanların eşyasını değerden
düşürüp- eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık
çıkarmayın.” (11/85)
Sizden önceki nesillerden
onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu
önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi?
Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler.
Onlar, suçlu-günahkarlardı. (11/116)
Allah adına, hayret” dediler.
“Siz de bilmişsiniz ki, biz (bu) yere bozgunculuk çıkarmak
amacıyla gelmedik ve biz hırsız değiliz.” (12/73)
Allah’a verdikleri sözü,
onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah’ın ulaştırılmasını
emrettiği şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk
çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü
olanı da onlar içindir. (13/25)
İnkâr edip de Allah’ın
yolundan alıkoyanlar; biz, işledikleri bozgunculuğa karşılık,
onlara azab üstüne azab ilave ettik. (16/88)
Kitapta İsrailoğullarına
şu hükmü verdik: “Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defa bozgunculuk
çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle
kibirlenecek-yükseleceksiniz. (17/4)
Biz, bir ülkeyi helak
etmek istediğimiz zaman, onun ‘varlık ve güç sahibi önde
gelenlerine’ emrederiz, böylelikle onlar onda bozgunculuk
çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden
darmadağın ederiz. (17/16)
Dediler ki: “Ey Zu’l-Karneyn,
gerçekten Ye’cuc ve Me’cuc, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyorlar,
bizimle onlar arasında bir sed inşa etmen için sana vergi
verelim mi?” (18/94)
Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk
çıkarıyor ve dirlik-düzenlik kurmuyorlar (ıslah etmiyorlar).”
(26/152)
İnsanların eşyasını değerden
düşürüp-eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık
çıkarmayın.” (26/183)
Vicdanları kabul ettiği
halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler.
Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına
bir bak. (27/14)
Şehirde dokuzlu bir çete
vardı, yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik
bırakmıyorlardı. (27/48)
Gerçek şu ki, Firavun
yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım
fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten
düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri
bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. (28/4)
Allah’ın sana verdiğiyle
ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini)
unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda
bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk
yapanları sevmez.” (28/77)
İşte ahiret yurdu; biz
onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak
istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir.
(28/83)
Medyen’e de kardeşleri
Şuayb’ı (gönderdik) Böylece dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a
kulluk edin ve ahiret gününü umud edin ve yeryüzünde bozguncular
olarak karışıklık çıkarmayın.” (29/36)
Yoksa Biz, iman edip salih
amellerde bulunanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar
gibi (bir) mi tutacağız? Ya da muttakileri facirler gibi
(bir) mi tutacağız? (38/28)
Allah’a ibadet edin ve
O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya,
yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki
arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına
güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp
böbürleneni sevmez. (4/36)
Andolsun, Allah birçok
yerlerde ve Huneyn gününde size yardım etti. Hani çok sayıda
oluşunuz sizi böbürlendirip-gururlandırmıştı, fakat size
bir şey de sağlayamamıştı. Yer ise, bütün genişliğine rağmen
size dar gelmişti, sonra arkanıza dönüp gerisin geri gitmiştiniz.
(9/25)
Ve andolsun, kendisine
dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nimet taddırsak, kuşkusuz;
“Kötülükler benden gidiverdi” der. Çünkü o, şımarıktır,
böbürlenendir. (11/10)
Yeryüzünde böbürlenerek
yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne dağlara boyca
ulaşabilirsin. (17/37)
İnsanlara yanağını çevirip
(büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü
Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.” (31/18)
Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan
söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır.” Onlar yarın,
kimin çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarık olduğunu
bilip-öğreneceklerdir. (54/25-26)
Öyle ki, elinizden çıkana
karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah’ın) verdikleri
dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp
böbürleneni sevmez. (57/23)
Bulutları üzerinize gölge
kıldık ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size
rızık olarak verdiklerimizin temizinden yiyin (dedik). Onlar
bize zulmetmediler, ancak kendi nefislerine zulmettiler.
(2/57)
Şüphesiz, göklerin ve
yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde,
insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah’ın
yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği
suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde,
gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde
düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (2/164)
Onlar, bulut gölgeleri
içinde Allah’ın (azabının) meleklerle onlara gelmesini ve
(azap) emrinin gerçekleşmesini mi gözlüyorlar? Oysa bütün
işler Allah’a döner. (2/210)
Rahmetinin önünde rüzgarları
bir müjde olarak gönderen O’dur. Bunlar ağırca bulutları
kaldırıp yüklendiğinde, onları (kuraklıktan) ölmüş bir şehre
sürükleyiveririz ve bununla oraya su indiririz de böylelikle
bütün ürünlerden çıkarırız. İşte biz, ölüleri de böyle diriltip-çıkarırız.
Ki ibret alasınız. (7/57)
Biz onları (İsrailoğullarını)
ayrı ayrı oymaklar olarak on iki topluluk (ümmet) olarak
ayırdık. Kavmi kendisinden su istediğinde Musa’ya: “Asan’la
taşa vur” diye vahyettik. Ondan on iki pınar sızıp-fışkırdı;
böylece her bir insan- topluluğu su içeceği yeri öğrenmiş
oldu. Üzerlerine bulutla gölge çektik ve onlara kudret helvası
ile bıldırcın indirdik. (Sonra da şöyle dedik:) “Size rızık
olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin.” Onlar
bize zulmetmedi, ancak kendi nefislerine zulmediyorlardı.
(7/160)
O size şimşeği korku ve
umut olarak gösteren, (yağmur yüklü) ağırlaşmış bulutları
(inşa edip) ortaya çıkarandır. (13/12)
Ya da (inkâr edenlerin
amelleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun
üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da
üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan
karanlıklar; elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek.
Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur. (24/40)
Görmedin mi ki, Allah
bulutları sürmekte, sonra aralarını birleştirmekte, sonra
da onları üst üste yığmaktadır; böylece, yağmurun bunların
arasından akıp-çıktığını görürsün. Gökten içinde dolu bulunan
dağlar (gibi bulutlar) indiriverir, onu dilediğine isabet
ettirir de, dilediğinden onu çevirir; şimşeğinin parıltısı
neredeyse gözleri kamaştırıp götürüverecektir. (24/43)
Göğün bulutlarla parçalanacağı
ve meleklerin bir indirilme ile indirileceği gün; (25/25)
Dağları görürsün de, donmuş
sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler.
herşeyi ‘sapasağlam ve yerli yerinde yapan’ Allah’ın sanatı
(yapısı)dır (bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden haberdârdır.
(27/88)
Allah, rüzgarları gönderir,
böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp-dağıtır
ve onu parça parça kılar; nihayet onun arasından yağmurun
akıp çıktığını görürsün. Sonunda kendi kullarından dilediğine
verince, hemen sevince kapılıverirler. (30/48)
Allah, rüzgarları gönderir,
onlar da bulutu kaldırır, böylece biz onu ölü bir beldeye
sürükleriz, onunla, yeri ölümünden sonra diriltiriz. İşte
(ölümden sonra) dirilip- yayılma da böyledir. (35/9)
Derken, onu (azabı) vadilerine
doğru yönelerek gelen bir bulut şeklinde gördükleri zaman,
“Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur” dediler. Hayır,
o, kendisi için acele ettiğiniz şeydir. Bir rüzgar; onda
acı bir azab vardır. (46/24)
Eğer gökten bir parçanın
düşmekte olduğunu görseler bile: “Üst üste yığılmış bir
buluttur.” derler. (52/44)
Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz
miyiz? (56/69)
İki taraf arasında bir
engel ve burçlar (A’raf) üstünde hepsini yüzlerinden tanıyan
adamlar vardır. Cennete gireceklere: “Selam size” derler,
ki bunlar, henüz girmeyen fakat (girmeyi) ‘şiddetle arzu
edip umanlardır.’ (7/46)
Burcun üstündeki adamlar,
kendilerini yüzlerinden tanıdıkları (ileri gelen birtakım)
adamlara seslenerek derler ki: “Ne (güç ve servet) toplamış
olmanız, ne büyüklük taslamanız (istikbarınız) size bir
yarar sağlamadı.” (7/48)
Andolsun, gökte burçlar
kıldık ve onu gözleyenler için süsledik. (15/16)
Gökte burçlar kılan, onların
içinde bir aydınlık ve nurlu bir ay vareden (Allah) ne yücedir.
(25/61)
Burçları olan göğe andolsun,
(85/1)
Hani Musa ile kırk gece
için sözleşmiştik. Ama sonra siz, onun arkasından buzağıyı
(tanrı) edinmiş ve (böylece) zalimler olmuştunuz. (2/51)
Hani Musa, kavmine: “Ey
kavmim, gerçekten siz buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize
zulmettiniz. Hemen, kusursuzca yaratan (gerçek ilah)ınıza
tevbe edip nefislerinizi öldürün: bu, yaratıcınız katında
sizin için daha hayırlıdır” demişti. Bunun üzerine (Allah)
tevbelerinizi kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir,
esirgeyendir. (2/54)
Andolsun, Musa size apaçık
belgelerle geldi. Sonra siz onun arkasından buzağıyı (tanrı)
edindiniz. İşte siz (böyle) zalimlersiniz. (2/92)
Hani sizden misak almış
ve Tur’u üstünüze yükseltmiştik (ve): “Size verdiğimize
(Kitaba) sımsıkı sarılın ve dinleyin” (demiştik). Demişlerdi
ki: “Dinledik ve baş kaldırdık.” İnkârları yüzünden buzağı
(tutkusu) kalplerine sindirilmişti. De ki: “İnanıyorsanız,
inancınız size ne kötü şey emrediyor?” (2/93)
Kitap Ehli, senden kendilerine
gökten bir kitap indirmeni istiyor. Musa’dan bundan daha
büyüğünü istemişlerdi. Demişlerdi ki: “Bize Allah’ı açıkça
göster.” Böylece zulümlerinden dolayı onlara yıldırım çarpmıştı.
Ardından kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, buzağıyı
(ilah) edinmişlerdi. Yine bundan dolayı onları affettik
ve Musa’ya apaçık olan ispatlayıcı bir delil verdik. (4/153)
(Tura gitmesinin) Ardından
Musa’nın kavmi süs eşyalarından böğürmesi olan bir buzağı
heykelini (tapılacak ilah) edindiler. Onun kendileriyle
konuşmadığını ve onları bir yola da yöneltip-iletmediğini
(hidayete erdirmediğini) görmediler mi? Onu (tanrı) edindiler,
de zulmedenler oldular. (7/148)
Şüphesiz, buzağıyı (tanrı)
edinenlere Rablerinden bir gazab ve dünya hayatında bir
zillet yetişecektir. İşte biz, ‘yalan düzüp-uyduranları’
böyle cezalandırırız. (7/152)
Böylece onlara böğüren
bir buzağı heykeli döküp çıkardı “İşte sizin ve ilahınız,
Musa’nın ilahı budur; fakat (Musa) unuttu” dediler. (20/88)
Onun kendilerine bir sözle
cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya
gücü olmadığını görmüyorlar mı? (20/89)
Andolsun, Harun bundan
önce onlara: “Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz
(denendiniz). Sizin asıl Rabbiniz Rahman’dır; şu halde bana
uyun ve emrime itaat edin” demişti. (20/90)
Demişlerdi ki: “Musa bize
geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde
eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız.” (20/ 91)
Ve onlar Süleyman’ın mülkü
(nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular.
Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti. Onlar,
insanlara sihri ve Babil’deki iki meleğe Harut’a ve Marut’a
indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: “Biz, yalnızca
bir fitneyiz, sakın inkâr etme” demedikçe hiç kimseye (bir
şey) öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle karısının arasını
açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah’ın izni olmadıkça
hiç kimseye zarar veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine
zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı.
Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiçbir payı
olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları
şey ne kötü; bir bilselerdi. (2/102)
Allah şöyle diyecek: “Ey
Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben
seni Ruhu’l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de yetişkin
iken de, insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti,
Tevrat’ı ve İncil’i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde
(bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde
bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle
iyileştiriyordun, (yine) benim iznimle ölüleri (hayata)
çıkarıyordun. İsrailoğullarına apaçık belgelerle geldiğinde
onlardan inkâra sapanlar, “Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir”
demişlerdi (de) İsrailoğullarını senden geri püskürtmüştüm.”
(5/110)
Biz Kitabı üzerine yazılı
bir kağıtta göndersek ve onlar elleriyle dokunsalar bile,
inkâr edenler, tartışmasız: “Bu apaçık bir büyüden başkası
değildir” derler. (6/7)
Firavun kavminin önde
gelenleri dediler ki: “Bu gerçekten bilgin bir büyücüdür.”;
(7/109)
(Musa:) “Siz atın” dedi.
(Asalarını) atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler,
onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş
oldular. (7/116)
İçlerinden bir adama:
“İnsanları uyar ve iman edenlere, muhakkak kendileri için
Rableri katında ‘gerçek bir makam’ olduğunu müjde ver” diye
vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? İnkâr edenler:
“Gerçekten bu açıkça bir büyücüdür” dediler. (10/2)
Musa: “Size hak geldiğinde
(böyle) mi söylersiniz? Bu bir büyü müdür? Oysa büyücüler,
kurtuluşa ermezler” dedi. (10/77)
Firavun: “Bana bütün bilgin
büyücüleri getirin” dedi. (10/79)
Onlar atınca, Musa dedi
ki: “Sizlerin (ortaya) getirdiğiniz büyüdür. Doğrusu Allah
onu geçersiz kılacaktır. Şüphesiz Allah bozgunculuk çıkaranların
işini düzeltmez.” (10/81)
O’nun arşı su üzerinde
iken amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek
için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. Andolsun
onlara: “Gerçekten siz, ölümden sonra yine diriltileceksiniz”
dersen, inkâr edenler mutlaka: “Bu, açıkça bir büyüden başkası
değildir” derler. (11/7)
Mutlaka: “Gözlerimiz döndürüldü,
belki biz büyülenmiş bir topluluğuz” diyeceklerdir. (15/15)
Biz onların seni dinlediklerinde
ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zalimlerin:
“Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz” dediklerini
çok iyi biliriz. (17/47)
Andolsun, biz Musa’ya
apaçık dokuz ayet (mucize) vermiştik; işte İsrailoğullarına
sor; onlara geldiği zaman Firavun ona: “Gerçekten ben seni
büyülenmiş sanıyorum” demişti. (17/101)
Dedi ki: “Ey Musa, sen
bizi sihrinle yurdumuzdan sürüp çıkarmaya mı gelmiş bulunuyorsun?”
(20/57)
“Madem böyle, biz de sana
buna benzer bir sihirle geleceğiz; şimdi sen, bir ‘buluşma
zamanı ve yeri’ tesbit et, bizim de senin de karşı olamayacağımız
açık geniş bir yer olsun” dedi. (20/ 58)
Dediler ki: “Bunlar her
halde iki sihirbazdır, sizi sihirleriyle yurdunuzdan sürüp-çıkarmak
ve örnek olarak tutturduğunuz yolunuzu (dininizi) yok etmek
istemektedirler.” (20/63)
Dedi ki: “Hayır, siz atın.”
Sonra hemen (ne görsün) sihirlerinden dolayı, onların ipleri
ve asaları kendisine gerçekten koşuyormuş gibi göründü.
(20/66)
“Sağ elindekini atıver,
onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları
yalnızca bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz.”
(20/69)
Bunun üzerine büyücüler,
secdeye kapandılar: “Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik”
dediler. (20/70)
“Gerçekten biz Rabbimize
iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine
karşı zorlayarak-sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Allah,
daha hayırlıdır ve daha süreklidir.” (20/73)
“Ya da kendisine bir hazinenin
bırakılması veya (ürünlerinden) yemekte olduğu bir bahçesi
olması (gerekmez miydi)?” Zulmedenler dedi ki: “Siz olsa
olsa, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.” (25/8)
(Firavun) Çevresindeki
önde gelenlere: “Bu” dedi “Doğrusu bilgin bir büyücüdür.”
(26/34)
Büyücüler geldiklerinde,
Firavun’a: “Şayet biz galip gelirsek bize bir ücret var
gerçekten, değil mi?” dediler. (26/41)
Anında büyücüler secdeye
kapandılar. (26/46)
(Firavun) Dedi ki: “Ona,
ben size izin vermeden önce mi inandınız? Şüphesiz o, size
büyüyü öğreten büyüğünüzdür; öyleyse yakında bileceksiniz.
Şüphesiz ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim
ve sizin hepinizi gerçekten asıp-sallandıracağım.” (26/49)
Dediler ki: “Sen ancak
büyülenmişlerdensin.” (26/153)
Ayetlerimiz onlara, gözler
önünde sergilenmiş olarak gelince dediler ki: “Bu, apaçık
olan bir büyüdür.” (27/13)
Musa, onlara apaçık olan
ayetlerimizle geldiği zaman: “Bu, düzüp uydurulmuş bir büyüden
başkası değildir. Biz geçmiş atalarımızdan bunu işitmedik”
dediler. (28/36)
Onlara, apaçık olan ayetlerimiz
okunduğunda: “Bu sizi babalarınızın taptıkların(ilahlar)dan
alıkoymak isteyen bir adamdan başkası değildir” dediler.
Ve dediler ki: “Bu, düzülüp uydurulmuş bir yalan (iftira)dan
başka bir şey de değildir.” İnkâr edenler de kendilerine
geldiği zaman hak için: “Bu apaçık bir büyüden başka bir
şey değildir” dediler. (34/43)
“Bu, açıkca bir büyüden
başkası değildir” dediler. (37/15)
Firavun’a, Haman’a ve
Karun’a. Ama onlar: “(Bu) Yalan söyleyen bir büyücüdür”
dediler. (40/24)
Ancak kendilerine hak
gelince, dediler ki: “Bu bir büyüdür, doğrusu biz ona (karşı)
kafir olanlarız.” (43/30)
Ve onlar dediler ki: “Ey
büyücü, sende olan ahdi (sana verdiği sözü) adına bizim
için Rabbine dua et; gerçekten biz hidayete gelmiş olacağız.”
(43/49)
Onlara açık belgeler olarak
ayetlerimiz okunduğu zaman, o inkâr edenler kendilerine
gelmiş olan hak için dediler ki: “Bu, apaçık bir büyüdür.”
(46/7)
Fakat o, ‘bütün kişisel
ve askeri gücüyle’ yüz çevirdi ve: “(Bu) Ya bir büyücü veya
bir delidir” dedi. (51/39)
İşte böyle; onlardan öncekiler
de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: “Büyücü ve cinlenmiş”
demişlerdir. (51/52)
“Bu da bir büyü mü, yoksa
siz mi görmüyorsunuz.” (52/15)
Onlar bir ayet (mucize)
görseler, sırt çevirirler ve: “(Bu) Süregelen bir büyüdür”
derler. (54/2)
Hani Meryem oğlu İsa da:
“Ey İsrailoğulları, gerçekten ben, sizin için Allah’tan
gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı
ve benden sonra ismi “Ahmed” olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim”
demişti. Fakat o, onlara apaçık belgelerle gelince: “Bu,
açıkça bir büyüdür” dediler. (61/6)
Böylece: “Bu yalnızca,
‘aktarılarak öğrenilen’ bir büyüdür” dedi. (74/24)
Ve meleklere: “Adem’e
secde edin” dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O
ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kafirlerden oldu.
(2/34)
Andolsun, biz Musa’ya
kitabı verdik ve ardından peşpeşe elçiler gönderdik. Meryem
oğlu İsa’ya da apaçık belgeler verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs’le
teyid ettik. Demek, size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı
bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak,
bir kısmınız da onu öldürecek misiniz? (2/87)
“Allah’a ibadet edin ve
O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya,
yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki
arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına
güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp
böbürleneni sevmez. (4/36)
Mesih ve yakınlaştırılmış
(yüksek derece sahibi) melekler, Allah’a kul olmaktan kesinlikle
çekimser kalmazlar. Kim O’na ibadet etmeye ‘karşı çekimser’
davranırsa ve büyüklenme gösterirse (bilmeli ki,) onların
tümünü huzurunda toplayacaktır. (4/172)
Ama iman edenler ve salih
amellerde bulunanlar, onlara ecirlerini eksiksiz ödeyecek
ve onlara kendi fazlından ekleyecektir de. Çekimser davrananlar
ve büyüklenenler, onları acıklı bir azabla azablandıracaktır
ve kendileri için Allah’tan başka bir (vekil) koruyucu dost
ve yardımcı bulamayacaklardır. (4/173)
Andolsun, insanlar içinde,
mü’minlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve müşrikleri
bulursun. Onlardan, iman edenlere sevgi bakımından en yakın
olarak da: “Hıristiyanlarız” diyenleri bulursun. Bu, onlardan
(birtakım) papaz ve rahiplerin olması ve onların gerçekte
büyüklük taslamamaları nedeniyledir. (5/82)
Allah’a karşı yalan uydurup
iftira düzenden veya kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken
“Bana da vahy geldi” diyen ve “Allah’ın indirdiğinin bir
benzerini de ben indireceğim” diyenden daha zalim kimdir?
Sen bu zalimleri, ölümün ‘şiddetli sarsıntıları’ sırasında
meleklerin ellerini uzatarak onlara: “Canlarınızı (bu kıskıvrak
yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah’a karşı haksız olanı
söylediğiniz ve O’nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz)
dolayısıyla alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksiniz”
(dediklerinde) bir görsen... (6/93)
(Allah:) “Öyleyse ordan
in, orda büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten
sen, küçük düşenlerdensin.” (7/13)
Ayetlerimizi yalanlayanlar
ve onlara karşı büyüklenenler, işte onlar ateşin arkadaşlarıdır;
onda sonsuzca kalacaklardır. (7/36)
Şüphesiz ayetlerimizi
yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklenenler, onlar için
göğün kapıları açılmaz ve halat (ya da deve) iğnenin deliğinden
geçinceye kadar cennete girmezler. Biz suçlu-günahkarları
işte böyle cezalandırırız. (7/40)
Burcun üstündeki adamlar,
kendilerini yüzlerinden tanıdıkları (ileri gelen birtakım)
adamlara seslenerek derler ki: “Ne (güç ve servet) toplamış
olmanız, ne büyüklük taslamanız (istikbarınız) size bir
yarar sağlamadı.” (7/48)
Kavminin önde gelenlerinden
büyüklük taslayanlar (müstekbirler), içlerinden iman edip
de onlarca zayıf bırakılanlara (müstaz’aflara) dediler ki:
“Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor
musunuz?” Onlar: “Biz gerçekten onunla gönderilene inananlarız.”
dediler. (7/75)
Büyüklük taslayanlar (müstekbirler
de şöyle) dedi: “Biz de, gerçekten sizin inandığınızı tanımayanlarız.”
(7/76)
Kavminin önde gelenlerinden
büyüklük taslayanlar (müstekbirler) dediler ki: “Ey Şuayb,
seni ve seninle birlikte iman edenleri ya ülkemizden sürüp-çıkaracağız
veya mutlaka bizim dinimize geri döneceksiniz.” (Şuayb:)
“Biz istemesek de mi?” dedi. (7/88)
Bunun üzerine biz de ayrı
ayrı mucizeler (ayetler) olarak üzerlerine tufan, çekirge,
buğday güvesi, kurbağa ve kan musallat kıldık. Yine büyüklük
tasladılar ve suçlu-günahkar bir kavim oldular. (7/133)
Yeryüzünde haksız yere
büyüklük taslayanları ayetlerimden engelleyeceğim. Onlar
her ayeti görseler, bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşd
yolunu) da görseler yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu,
gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların
ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır.
(7/146)
Şüphesiz Rabbinin katında
olanlar, O’na ibadet etmekten büyüklenmezler; O’nu tesbih
ederler ve yalnız O’na secde ederler. (7/206)
Andolsun, Allah birçok
yerlerde ve Huneyn gününde size yardım etti. Hani çok sayıda
oluşunuz sizi böbürlendirip-gururlandırmıştı, fakat size
bir şey de sağlayamamıştı. Yer ise, bütün genişliğine rağmen
size dar gelmişti, sonra arkanıza dönüp gerisin geri gitmiştiniz.
(9/25)
Sonra bunların ardından
Firavun’a ve onun önde gelen çevresine Musa’yı ve Harun’u
ayetlerimizle gönderdik. Fakat onlar büyüklendiler. Onlar
suçlu-günahkar bir kavimdi. (10/75)
Sonunda Musa’ya kendi
kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun
ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları
korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde
büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı.
(10/83)
Ve andolsun, kendisine
dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nimet taddırsak, kuşkusuz;
“Kötülükler benden gidiverdi” der. Çünkü o, şımarıktır,
böbürlenendir. (11/10)
Onların tümü-toplanıp
(kıyamette) Allah’ın huzuruna çıktılar da zayıflar (müstaz’aflar)
büyüklük taslayanlara (müstekbirlere) dedi ki: “Şüphesiz,
biz size tâbi idik; şimdi siz, bizden Allah’ın azabından
herhangi bir şeyi önleyebiliyor musunuz?” Dediler ki: “Eğer
Allah bize doğru yolu gösterseydi biz de sizlere doğru yolu
gösterirdik. Şimdi yakınsak da, sabretsek de, farketmez
bizim için kaçacak bir yer yoktur.” (14/21)
Sizin ilahınız tek bir
ilahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri ise inkarcıdır
ve onlar müstekbir (büyüklenmekte) olanlardır. (16/22)
Kitapta İsrailoğullarına
şu hükmü verdik: “Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defa bozgunculuk
çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle
kibirlenecek-yükseleceksiniz. (17/4)
Yeryüzünde böbürlenerek
yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne dağlara boyca
ulaşabilirsin. (17/37)
Göklerde ve yerde kim
varsa O’nundur. O’nun yanında olanlar, O’na ibadet etmekte
büyüklüğe kapılmazlar ve yorgunluk duymazlar. (21/19)
Firavun’a ve ileri gelen
çevresine; fakat onlar büyüklendiler. Onlar, ‘büyüklenen-zorba’
bir topluluktu. (23/46)
Buna (ayetlerime) karşı
büyüklük taslayarak; gece vakti de hezeyanlar sergiliyordunuz.
(23/67)
Vicdanları kabul ettiği
halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler.
Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına
bir bak. (27/14)
Gerçek şu ki, Firavun
yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım
fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten
düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri
bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. (28/4)
O ve askerleri, yeryüzünde
haksız yere büyüklendiler ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini
sandılar. (28/39)
İşte ahiret yurdu; biz
onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak
istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir.
(28/83)
Karun’u, Firavun’u ve
Haman’ı da (yıkıma uğrattık). Andolsun, Musa onlara apaçık
delillerle gelmişti, ancak yeryüzünde büyüklendiler. Oysa
onlar (azabtan kurtulup) geçecek değillerdi. (29/39)
Ona ayetlerimiz okunduğunda,
sanki işitmiyormuş ve kulaklarında bir ağırlık varmış gibi,
büyüklük taslayarak (müstekbirce) sırtını çevirir. Artık
sen ona acı bir azap ile müjde ver. (31/7)
“İnsanlara yanağını çevirip
(büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü
Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.” (31/18)
Bizim ayetlerimize ancak,
kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar,
Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayan
(müstekbir olmayan)lar iman eder. (32/15)
İnkâr edenler dedi ki:
“Biz kesin olarak, ne bu Kur’an’a inanırız, ne ondan önceki
(indirile)ne.” Sen o zulmedenleri, Rableri huzurunda tutuklanmış
olarak görsen; sözü (suçlamaları) birbirlerine karşı evirip-çevirir
(birbirlerine yöneltirler). Za’fa uğratılan (müstaz’af)lar,
büyüklük taslayanlara derler ki: “Eğer sizler olmasaydınız,
gerçekten bizler mü’min (kimse)ler olurduk.” (34/31)
Büyüklük taslayanlar,
za’fa uğratılan (müstaz’af)lara dediler ki: “Size hidayet
geldikten sonra, sizi biz mi ondan alıkoyduk? Hayır, siz
(zaten) suçlu-günahkarlardınız.” (34/32)
Za’fa uğratılanlar da
büyüklük taslayanlara: “Hayır, siz gece ve gündüz hileli
düzenler (kurup) bizim Allah’ı inkar etmemizi ve O’na eşler
koşmamızı bize emrediyordunuz” dediler. Azabı gördüklerinde
pişmanlıklarını saklarlar; biz de inkâr edenlerin boyunlarına
halkalar geçirdik. Onlar, yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı?
(34/33)
(Hem de) Yeryüzünde büyüklük
taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli
düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp-kuşatmaz. Artık
onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı gözlemektedirler?
Sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın
ve sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.
(35/43)
Yalnız İblis hariç. O
büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu. (38/74)
(Allah) Dedi ki: “Ey İblis,
iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi?
Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?” (38/75)
Kıyamet günü, Allah’a
karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün.
Büyüklenenler için cehennemde bir konaklama yeri mi yok?
(39/60)
Musa dedi ki: “Gerçekten
ben, hesap gününe iman etmeyen her mütekebbirden, benim
de Rabbim, sizin de Rabbinize sığınırım.” (40/27)
Ki onlar, Allah’ın ayetleri
konusunda kendilerine gelmiş bir delil bulunmaksızın mücadele
edip dururlar. (Bu) Allah katında da, iman edenler katında
da büyük bir öfke (sebebi)dir. İşte Allah, her mütekebbir
zorbanın kalbini böyle mühürler. (,40/35)
Ateşin içinde, iddialar
öne sürüp karşılıklı tartışırlarken zayıf olanlar, büyüklenen
(müstekbir)lere derler ki: “Gerçekten biz, size uymuş (teb’anız)
olan kimselerdik. Şimdi siz, ateşten bir parçasını olsun,
bizden uzaklaştırabilir misiniz? (40/47)
Büyüklenen (müstekbir)ler
derler ki: “Biz hepimiz (ateşin) içindeyiz; gerçekten Allah,
kullar arasında hüküm verdi (artık).” (40/48)
Rabbiniz dedi ki: “Bana
dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu Bana ibadet etmekten
büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler
olarak gireceklerdir. (40/60)
Ad (kavmin)e gelince;
onlar yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve dediler ki:
“Kuvvet bakımından bizden daha üstünü kimmiş?” Onlar, gerçekten
kendilerini yaratan Allah’ı görmediler mi? O, kuvvet bakımından
kendilerinden daha üstündür. Oysa onlar, bizim ayetlerimizi
(bilerek) inkar ediyorlardı. (41/15)
Şayet onlar büyüklenecek
olurlarsa, Rabbinin katında bulunanlar, O’nu gece ve gündüz
tesbih ederler ve (bundan) bıkkınlık duymazlar. (41/38)
“Allah’a karşı büyüklenmeyin;
şüphesiz size apaçık, bir delil getiriyorum.” (44/19)
Kendisine Allah’ın ayetleri
okunurken işitir, sonra müstekbirce (inatla büyüklük taslayarak)
sanki işitmemiş gibi ısrar eder. Artık sen onu acı bir azabla
müjdele. (45/8)
İnkar edenlere gelince;
“Size karşı ayetlerim okunduğunda büyüklük taslayan (müstekbir
olan)lar ve suçlu-günahkar bir kavim olanlar sizler değil
miydiniz?” (45/31)
De ki: “Gördünüz mü-haber
verin; eğer (bu Kur’an) Allah katından ise, siz de onu inkâr
etmişseniz ve İsrailoğullarından bir şahid bunun bir benzerine
şahidlik edip iman etmişse ve siz de büyüklük taslamışsanız
(bunun sonucu ne olacak)? Şüphesiz Allah, zalim olan bir
kavmi hidayete erdirmez.” (46/10)
İnkâr edenler ateşe sunulacakları
gün, (onlara şöyle denir:) “Siz dünya hayatınızda bütün
‘güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla
yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz
(istikbarınız) ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün
alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız.” (46/20)
“Zikr (vahy) içimizden
ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş
bir şımarıktır.” Onlar yarın, kimin çok yalan söyleyen,
kendini beğenmiş bir şımarık olduğunu bilip-öğreneceklerdir.
(54/25-26)
Öyle ki, elinizden çıkana
karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah’ın) verdikleri
dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp
böbürleneni sevmez. (57/23)
Onlara: “Gelin Allah’ın
Resûlü sizin için mağfiret (bağışlanma) dilesin”, denildiği
zaman başlarını yana çevirdiler. Sen, onların büyüklük taslamışlar
olarak yüz çevirmekte olduklarını görürsün. (63/5)
“Doğrusu ben, onları bağışlaman
için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına
tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça
büyüklük gösterip-direttiler.” (71/7)
Sonra da sırt çevirdi
ve büyüklük tasladı (istikbar). (74/23)
(Mal, mülk ve servette)
Çoklukla övünmek, sizi ‘tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi.’
(102/1)
Öyle ki ,(bu) mezarı ziyaretinize
(kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü. (102/2)
|