kURAN- I KERİM FİHRİSTİ

O söz, başlarına geldiği
zaman, onlara yerden bir Dabbe çıkarırız; o da, insanların
bizim ayetlerimize kesin bir bilgiyle inanmadıklarını onlara
söyler. (27/82)
Hani İbrahim: "Rabbim,
bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster" demişti. (Allah
ona:) "İnanmıyor musun?" deyince, "Hayır (inandım), ancak
kalbimin tatmin olması için" dedi. "Öyleyse, dört kuş tut.
Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir
parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır.
Sana koşarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah, üstün ve
güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (2/260)
(Allah'ın) Ad (kavminden)
sonra sizi halifeler kıldığını ve sizi yeryüzünde (güç ve
servetle) yerleştirdiğini hatırlayın. Ki onun düzlüklerinde
köşkler kuruyor, dağlardan evler yontuyordunuz. Şu halde
Allah'ın nimetlerini hatırlayın, yeryüzünde bozguncular
olarak karışıklık çıkarmayın." (7/74)
Musa tayin edilen sürede
gelince ve Rabbi O'nunla konuşunca: "Rabbim, bana göster,
Seni göreyim" dedi. (Allah:) "Beni asla göremezsin, ama
şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de beni
göreceksin." Rabbi dağa tecelli edince, onu param parça
etti. Musa bayılarak yere düştü. Kendine geldiğinde: "Sen
ne yücesin (Rabbim). Sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin
ilkiyim" dedi. (7/143)
Bir zamanlar dağı, sanki
bir gölgelikmiş gibi üstlerine geçirmiştik. Onlar ise neredeyse
tepelerine düşecek sanmışlardı. (Onlara demiştik ki:) "Size
verdiklerimize sımsıkı sarılın ve onda olanı düşünün, ki
sakınasınız." (7/171)
(Gemi) Onlarla dağlar
gibi dalga(lar) içinde yüzüyorken Nuh, bir kenara çekilmiş
olan oğluna seslendi: "Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve
kâfirlerle birlikte olma." (11/42)
(Oğlu) Dedi ki: "Ben
bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur." Dedi ki: "Bugün
Allah'ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)dan başka bir koruyucu
yoktur." Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan
oldu. (11/43)
Eğer kendisiyle dağların
yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu
bir Kur'an olsaydı (yine bu Kur'an olurdu). Hayır, emrin
tümü Allah'ındır. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer
Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş
olurdu. İnkâr edenler, Allah'ın va'di gelinceye kadar, yaptıkları
dolayısıyla ya başlarına çetin bir bela çatacak veya yurtlarının
yakınına inecek. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez.
(13/31)
Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler
kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak
da olsa, Allah katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir
karşılık) vardır. (14/46)
Dağlardan güvenli evler
yontuyorlardı. (15/82)
Sizi sarsıntıya uğratır
diye yerde sarsılmaz dağlar bıraktı, ırmaklar ve yollar
da (kıldı). Umulur ki doğru yolu bulursunuz. (16/15)
Rabbin bal arısına vahyetti:
Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine
evler edin. (16/68)
Allah, sizin için yarattığı
şeylerden gölgeler kıldı. Dağlarda da sizin için barınaklar-siperler
kıldı, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, sizi savaşınızda
(zorluklara karşı) koruyacak giyimlikler de var etti. İşte
O, üzerinizdeki nimetini böyle tamamlamaktadır, umulur ki
teslim olursunuz. (16/81)
Yeryüzünde böbürlenerek
yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne dağlara boyca
ulaşabilirsin. (17/37)
Dağları yürüteceğimiz
gün, yeri çırılçıplak (dümdüz olmuş) görürsün; onları bir
arada toplamışız da, içlerinden hiçbirini dışarda bırakmamışızdır.
(18/47)
Bana demir kütleleri
getirin", iki dağın arası eşit düzeye gelince, "Körükleyin"
dedi. Onu ateş haline getirinceye kadar (bu işi yaptı, sonra:)
dedi ki: "Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır dökeyim."
(18/96)
Neredeyse bundan dolayı,
gökler paramparça olacak, yer çatlayacak ve dağlar yıkılıp
göçüverecekti. (19/90)
Sana dağlar hakkında
soruyorlar. De ki: "Benim Rabbim, onları darmadağın edip
savuracak" (20/105)
Yeryüzünde, onları sarsmasın
diye, sabit dağlar yarattık ve doğru gidebilsinler diye
geniş yollar açtık. (21/31)
Biz bunu (hükmü) Süleyman'a
kavrattık, her birine hüküm ve ilim verdik. Davud ile birlikte
tesbih etsinler diye, dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik.
(Bunları) Yapanlar biz idik. (21/79)
Görmedin mi ki, gerçekten,
göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar,
ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah'a secde
etmektedirler. Birçoğu üzerine azab hak olmuştur. Allah
kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur.
Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. (22/18)
Görmedin mi ki, Allah
bulutları sürmekte, sonra aralarını birleştirmekte, sonra
da onları üst üste yığmaktadır; böylece, yağmurun bunların
arasından akıp-çıktığını görürsün. Gökten içinde dolu bulunan
dağlar (gibi bulutlar) indiriverir, onu dilediğine isabet
ettirir de, dilediğinden onu çevirir; şimşeğinin parıltısı
neredeyse gözleri kamaştırıp götürüverecektir. (24/43)
Bunun üzerine Musa'ya:
"Asanla denize vur" diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik
yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. (26/63)
Dağlardan ustalıkla zevkli
evler yontuyorsunuz." (26/149)
Ya da yeryüzünü bir karar
yeri kılan, onun arasında ırmaklar var eden ve ona (yeryüzü
için) sarsılmaz dağlar yaratan ve iki deniz arasında bir
ara-engel (haciz) koyan mı? Allah ile beraber başka bir
ilah mı? Hayır onların çoğu bilmiyorlar. (27/61)
Dağları görürsün de,
donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi
sürüklenirler. herşeyi 'sapasağlam ve yerli yerinde yapan'
Allah'ın sanatı (yapısı)dır (bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden
haberdârdır. (27/88)
O, gökleri dayanak olmaksızın
yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya
uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan
türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada
her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik. (31/10)
Gerçek şu ki, biz emanetleri
göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten
kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi.
Çünkü o, çok zalim, çok cahildir. (33/72)
Andolsun, biz Davud'a
tarafımızdan bir fazl (üstünlük) verdik. "Ey dağlar, onunla
birlikte (Beni tesbih edip) yankıyla ses verin" (dedik)
ve kuşlara da (aynısını emrettik). Ve ona demiri yumuşattık.
(34/10)
Allah'ın gökyüzünden
su indirdiğini görmedin mi? Böylece biz onunla, renkleri
değişik olan meyveler çıkardık. Dağlardan da beyaz, kırmızı
renkleri değişik ve siyah yollar (kıldık). (35/27)
Doğrusu biz dağlara boyun
eğdirdik, akşam ve sabah kendisiyle birlikte (Allah'ı) tesbih
ederlerdi. (38/18)
Orda (yerde) onun üstünde
sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar
için eşit olmak üzere ordaki rızıkları dört günde takdir
etti. (41/10)
Denizde yüksek dağlar
gibi seyreden gemiler O'nun ayetlerindendir. (42/32)
Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık?
Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda 'göz alıcı ve iç
açıcı' her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (50/7)
Ve dağlar (yerlerinden
oynatan) bir yürüyüşle yürür. (52/10)
Denizde koca dağlar gibi
yükselen gemiler O'nundur. (55/24)
Ve dağlar darmadağın
olup ufalandığı, (56/5)
Şayet biz bu Kur'an'ı
bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah
korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün.
İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler
veririz. (59/21)
Yeryüzü ve dağlar yerlerinden
oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine
çarpılıp parça parça olacağı zaman. (69/14)
Dağlar da (etrafa uçuşmuş)
rengarenk yün gibi olacak. (70/9)
(Öyle) Bir gün ki, yeryüzü
ve dağlar titremeye-tutulur ve dağlar göçüveren bir kum
yığını olur. (73/14)
Dağlar, kökünden sökülüp
savurulduğu zaman, (77/10)
Ve onda sabit yüksek
dağlar var etmedik mi? Size tatlı bir su içirmedik mi? (77/27)
Dağları da birer kazık?
(78/7)
Dağlar yürütülmüş, artık
bir serab oluvermiştir. (78/20)
Dağlarını dikip-oturttu;
(79/32)
Dağlar, yürütüldüğü zaman,
(81/3)
Dağlara; nasıl oturtulup-kuruldu?
(88/19)
Sina dağına, (95/2)
Ve dağların 'etrafa saçılmış'
renkli yünler gibi olacakları (gün), (101/5)
Karada ve denizde sizi
gezdiren O'dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar
da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla
sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve
her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla)
gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O'na 'gönülden
katıksız bağlılar (muhlisler)' olarak Allah'a dua etmeye
başlarlar: "Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan,
muhakkak sana şükredenlerden olacağız." (10/22)
(Gemi) Onlarla dağlar
gibi dalga(lar) içinde yüzüyorken Nuh, bir kenara çekilmiş
olan oğluna seslendi: "Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve
kâfirlerle birlikte olma." (11/42)
(Oğlu) Dedi ki: "Ben
bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur." Dedi ki: "Bugün
Allah'ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)dan başka bir koruyucu
yoktur." Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan
oldu. (11/43)
Ya da (inkâr edenlerin
amelleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun
üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da
üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan
karanlıklar; elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek.
Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur. (24/40)
Onları kara gölgeler
gibi dalgalar sarıverdiği zaman, dini yalnızca O'na 'halis
kılan gönülden bağlılar' olarak Allah'a yalvarıp yakarırlar
(dua ederler). Böylece onları karaya çıkarıp-kurtarınca,
artık onlardan bir kısmı orta yolu tutuyor. Bizim ayetlerimizi
gaddar, nankör olandan başkası inkar etmez. (31/32)
Onun için denizde dalgıçlık
yapan ve bundan başka iş(ler) de gören şeytanlardan kimseleri
de (emrine verdik). Biz onların koruyucuları idik. (21/82)
Şeytanları da; her bina
ustasını ve dalgıç olanı. (38/37)
(Firavun) Dedi ki: "Ben
size izin vermeden önce O'na inandınız öyle mi? Şüphesiz
o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. O halde ben de sizin
ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi
hurma dallarında sallandıracağım. Siz de elbette, hangimizin
azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız."
(20/71)
Yüklü dalları bükülmüş
kiraz (ağaçları), (56/28)
Sonra onun can damarını
elbette keserdik. (69/46)
Her nerede bulunurlarsa
bulunsunlar -Allah'ın ipine ve insanların ipine (ahdine)
sığınanlar başka- onlara zillet (zorluk damgası) vurulmuştur.
Onlar, Allah'tan bir gazaba uğradılar da üzerlerine aşağılanma
(damgası) vuruldu. Bu, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri
ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri nedeniyledir. (Yine)
Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları dolayısıyladır. (3/112)
Onların kendi sözlerini
bozmaları, Allah'ın ayetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri
haksız yere öldürmeleri ve: "Kalplerimiz örtülüdür" demeleri
nedeniyle (onları lanetledik.) Hayır; Allah, inkârları dolayısıyla
ona (kalplerine) damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar.
(4/155)
(Bütün bunlar,) Sakinlerinden
sonra yeryüzüne mirasçı olanları doğruya erdirme(ye veya
ortaya çıkarmaya yetmez) mi? Eğer biz dilemiş olsaydık onlara
günahları nedeniyle bir musibet isabet ettirirdik; ve kalplerine
damgalar vururduk da onlar böylelikle işitmeyenler olurlardı.
(7/100)
İşte bu ülkeler, sana
onların 'haberlerinden aktarmalar yapıyoruz.' Gerçekten,
onlara elçileri apaçık belgelerle gelmişlerdi. Ama daha
önceden yalanlamaları nedeniyle iman eder olmadılar. İşte
Allah, inkâr edenlerin kalplerini böyle damgalar. (7/101)
Rabbinin katında 'belli
bir biçime sokulmuş, damgalanmış' olarak. Bunlar zalimlerden
uzak değildir. (11/83)
Yakında biz onun hortumu
(burnu) üzerine damga vuracağız. (68/16)
İnsanı bir damla sudan
yarattı, buna rağmen o, apaçık bir düşmandır. (16/4)
Kendisiyle konuşmakta
olan arkadaşı ona dedi ki: "Seni topraktan, sonra bir damla
sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü
kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin?"
(18/37)
Ey insanlar, eğer dirilişten
yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan
yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo),
sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından;
size (kudretimizi) açıkca göstermek için. Dilediğimizi,
adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra
sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına
erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına
son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiçbir şey bilmeme
durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri
çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat
biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır
ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir. (22/5)
Sonra onu bir su damlası
olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik.
(23/13)
Sonra o su damlasını
bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre
topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra
o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere
de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik.
Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir. (23/14)
Allah sizi topraktan
yarattı, sonra bir damla sudan. Sonra da sizi çift çift
kıldı. O'nun bilgisi olmaksızın, hiçbir dişi gebe kalmaz
ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen
kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten
bu, Allah'a göre kolaydır. (35/11)
İnsan, bizim kendisini
bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık
bir düşman kesilmiştir. (36/77)
O'dur ki, sizi topraktan,
sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo) yarattı;
sonra sizi bir bebek olarak çıkarmakta, sonra güçlü (erginlik)
çağınıza erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için size (belli
bir ömür vermektedir). Sizden kiminin daha önce hayatına
son verilmektedir; adı konulmuş bir ecele erişmeniz ve belki
aklınızı kullanmanız için (Allah sizi böyle yaşatır). (40/67)
Bir damla sudan (döl
yatağına) meni döküldüğü zaman. (53/46)
Kendisi, akıtılan meniden
bir damla su değil miydi? (75/37)
Şüphesiz biz insanı,
karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan
dolayı onu işiten ve gören yaptık. (76/2)
Bir damla sudan yarattı
da onu 'bir ölçüyle biçime soktu.' (80/19)
Onlar, bollukta da, darlıkta
da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki
hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik
yapanları sever. (3/134)
Böylece onun (Yusuf'un)
huzuruna girdikleri zaman, dediler ki: "Ey Vezir, bize ve
ailemize şiddetli bir darlık dokundu; önemi olmayan bir
sermaye ile geldik. Bize artık (yine) ölçeği tam olarak
ver ve bize ilave bir bağışta bulun. Şüphesiz Allah, tasaddukta
bulunanlara karşılığını verir." (12/88)
(Boşadığınız) Kadınları,
gücünüz oranında oturmakta olduğunuz yerin bir yanında oturtun,
onlara 'darlık ve sıkıntıya düşürmek amacıyla' zarar vermeyin.
Eğer onlar hamile iseler, yüklerini bırakıncaya (doğumlarını
yapıncaya) kadar onlara nafaka verin. Şayet sizler için
(çocuğu) emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin. (Durum
ve ilişkilerinizi) Kendi aranızda maruf (güzellikle ve İslam'a
uygun bir tarz) üzere görüşüp-konuşun. Eğer güçlük içine
girerseniz, bu durumda (çocuğu) onun (babası) için bir başkası
emzirebilir. (65/6)
Onları -ne olursa olsun-
şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim
ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini
emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini
emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli)
edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (4/119)
Dedi ki: "O, benim asamdır;
ona dayanmakta, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak
düşürmekteyim, onda benim için daha başka yararlar da var."
(20/18)
İnsanlardan, hayvanlardan
ve davarlardan da renkleri böyle değişik olanlar vardır.
Kulları içinde ise Allah'tan ancak alim olanlar 'içleri
titreyerek-korkar'. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır,
bağışlayandır. (35/28)
Sizi tek bir nefisten
yarattı, sonra ondan kendi eşini var etti ve sizin için
davarlardan sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında,
üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa
(dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur,
mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl
çevriliyorsunuz? (39/6)
Allah O'dur ki, kimine
binmeniz, kiminden yemeniz için size (bir yarar olmak üzere)
davarları var etti. (40/79)
O, göklerin ve yerin
yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden eşler, davarlardan
da çiftler var etti. Sizleri bu tarzda türetip-yayıyor.
O'nun benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur. O, işitendir,
görendir. (42/11)
Davet
Dediler ki: "Ey Salih, bundan önce sen içimizde kendisinden
(iyilikler ve yararlılıklar) umulan biriydin. Atalarımızın
taptığı şeylere tapmaktan sen bizi engelleyecek misin?
Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden kuşku verici
bir tereddüt içindeyiz." (11/62)
(Kadın) Onların düzenlerini işitince, onlara (bir davetçi)
yolladı, oturup dayanacakları yerler hazırladı ve her
birinin eline (önlerindeki meyveleri soymaları için) bıçak
verdi. (Yusuf'a da:) "Çık, onlara (görün)" dedi. Böylece
onlar onu (olağanüstü güzellikte) görünce (insanüstü bir
varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler, (şaşkınlıklarından)
ellerini kestiler ve: "Allah'ı tenzih ederiz; bu bir beşer
değildir. Bu, ancak üstün bir melektir" dediler. (12/31)
De ki: "Bu, benim yolumdur. Bir basiret üzere Allah'a
davet ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve Allah'ı tenzih
ederim, ben müşriklerden değilim." (12/108)
Kendilerine kitap verdiklerimiz, sana indirilen dolayısıyla
sevinirler; fakat (Müslümanların aleyhinde birleşen) gruplardan,
onun bazısını inkâr edenler vardır. De ki: "Ben, yalnızca
Allah'a kulluk etmek ve O'na ortak koşmamakla emrolundum.
Ben ancak O'na davet ederim ve son dönüşüm O'nadır." (13/36)
Resulleri dedi ki: "Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?
O, gökleri ve yeri yaratandır; O, sizi, günahlarınızı
bağışlamak için davet etmekte ve sizi adı konulmuş bir
süreye kadar erteliyor." Dediler ki: "Siz, bizim benzerimiz
olan birer beşerden başkası değilsiniz. Siz bizi, babalarımızın
taptıklarından çevirip-engellemek istiyorsunuz, öyleyse
bize apaçık bir delil getirin." (14/10)
Çok geçmeden, o iki (kadın)dan biri, (utana utana) yürüyerek
ona geldi. "Babam, bizim için sürüleri sulamana karşılık
sana mükafaat vermek üzere seni davet etmektedir." dedi.
Bunun üzerine ona gelip de olup bitenleri anlatınca o:
"Korkma" dedi. "Zalimler topluluğundan kurtulmuş oldun."
(28/25)
Şu halde, sen bundan dolayı davet et ve emrolunduğun gibi
doğru bir istikamet tuttur. Onların heva (istek ve tutku)larına
uyma. Ve de ki: Allah'ın indirdiği her kitaba inandım.
Aranızda adaletli davranmakla emrolundum. Allah, bizim
de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim,
sizin amelleriniz sizindir. Bizimle aranızda 'deliller
getirerek tartışma (ya, huccete gerek)' yoktur. Allah
bizi bir araya getirip-toplayacaktır. Dönüş O'nadır."
(42/15)
Ey kavmimiz, Allah'a davet edene icabet edin ve O'na iman
edin; günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı
bir azabtan korusun." (46/31)
Kim Allah'a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde
(Allah'ı aciz bırakacak değildir ve onun O'ndan başka)
velileri yoktur. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler."
(46/32)
Gözleri 'korkudan ve dehşetten düşük', kendilerini de
zillet sarıp-kuşatmış. Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam
iken secdeye davet edilirlerdi. (68/43)
Dedi ki: "Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz davet
edip-durdum." (71/5)
Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı."
(71/6)
Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde,
onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına
çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler.'
(71/7)
Sonra onları açıktan açığa davet ettim." (71/8)
Talut, orduyla birlikte
ayrıldığında dedi ki: "Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan
edecektir. Kim bundan içerse, artık o benden değildir ve
kim de -eliyle bir avuç alanlar hariç- onu tadmazsa bendendir.
Küçük bir kısmı hariç (hepsi sudan) içti. O, kendisiyle
beraber iman edenlerle (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar):
"Bugün bizim Calut'a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz
yok" dediler. (O zaman) Muhakkak Allah'a kavuşacaklarını
umanlar (şöyle) dediler: "Nice küçük topluluk, daha çok
olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galib gelmiştir; Allah
sabredenlerle beraberdir." (2/249)
Onlar, Calut ve ordusuna
karşı meydana (savaşa) çıktıklarında, dediler ki: "Rabbimiz,
üzerimize sabır yağdır adımlarımızı sabit kıl (kaydırma)
ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et." (2/250)
Böylece onları, Allah'ın
izniyle yenilgiye uğrattılar. Davud, Calut'u öldürdü. Allah
da ona mülk ve hikmet verdi; ona dilediğinden öğretti. Eğer
Allah'ın insanların bir kısmı ile bir kısmını def'i (engellemesi)
olmasaydı yeryüzü mutlaka fesada uğrardı. Ancak Allah, alemlere
karşı büyük fazl (ve ihsan) sahibidir. (2/251)
Nuh'a ve ondan sonraki
peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim'e,
İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyub'a,
Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Davud'a da
Zebur verdik. (4/163)
İsrailoğullarından inkâr
edenlere Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanet edilmiştir.
Bu isyan etmeleri ve haddi aşmaları nedeniyledir. (5/78)
Ve ona İshak'ı ve Yakub'u
armağan ettik hepsini hidayete eriştirdik; bundan önce de
Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u,
Musa'yı ve Harun'u hidayete ulaştırdık. Biz, iyilik yapanları
işte böyle ödüllendiririz. (6/84)
Rabbin, göklerde ve yerde
olan herkesi en iyi bilir. Andolsun, biz, peygamberlerin
bir kısmını bir kısmına üstün kıldık ve Davud'a da Zebur
verdik. (17/55)
Davud ve Süleyman da;
hani kavmin hayvanlarının içine girip yayıldığı ekin-tarlaları
konusunda hüküm yürütüyorlardı. Biz onların hükmüne şahid
idik. (21/78)
Biz, bunu (hükmü) Süleyman'a
kavrattık, her birine hüküm ve ilim verdik. Davud ile birlikte
tesbih etsinler diye dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik.
(Bunları) Yapanlar biz idik. (21/79)
Ve sizin için ona zorlu-savaşınızda
sizi korusun diye, '(madeni) giyim-sanatını' öğrettik. Buna
rağmen siz şükredenler misiniz? (21/80)
Andolsun biz Zikir'den
sonra Zebur'da da: "Şüphesiz Arz'a salih kullarım varisçi
olacaktır" diye yazdık. (21/105)
Andolsun biz Davud'a
tarafımızdan bir fazl (üstünlük) verdik. "Ey dağlar, onunla
birlikte (Beni tesbih edip) yankıyla ses verin" (dedik)
ve kuşlara da (aynısını emrettik). Ve ona demiri yumuşattık.
(34/10)
Zina eden kadın ve zina
eden erkeğin her birine yüzer değnek (celde) vurun. Eğer
Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, onlara Allah'ın
dini(ni uygulama) konusunda sizi bir acıma tutmasın; onlara
uygulanan cezaya mü'minlerden bir grup da şahit bulunsun.
(24/2)
Korunan (iffetli) kadınlara
(zina suçu) atan, sonra dört şahid getirmeyenlere de seksen
değnek vurun ve onların şahidliklerini ebedi olarak kabul
etmeyin. Onlar fasık olanlardır. (24/4)
Ya da (bunlar) karanlıklar,
gök gürültüsü ve şimşek(ler)le yüklü, 'gökten şiddetli bir
yağmur fırtınasına tutulmuş gibidirler ki, yıldırımların
saldığı dehşetle'; ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını
tıkarlar. Oysa Allah kafirleri çepeçevre kuşatıcıdır. (2/19)
(Musa:) "Siz atın" dedi.
(Asalarını) atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler,
onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş
oldular. (7/116)
(Ey Muhammed,) Allah'ı
sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma,
onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir.
(14/42)
(Önlerine) Kitap konulmuştur;
artık suçlu-günahkarların, onda olanlardan dolayı dehşetle-korkuya
kapıldıklarını görürsün. Derler ki: "Eyvahlar bize, bu kitaba
ne oluyor ki, küçük büyük bırakmayıp herşeyi sayıp-döküyor?"
Yapıp-ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır. Rabbin
hiç kimseye zulmetmez. (18/49)
Elini koynuna sok, kusursuz
olarak bembeyaz çıksın. Ve (her türlü) dehşetten yana kanatlarını
kendine doğru çek. İşte bunlar, senin Rabbinden Firavun
ve önde gelen adamlarına iki kesin-kanıt (mucize)dır. Gerçekten
onlar, fasık bir topluluktur." (28/32)
Gözleri 'zillet ve dehşetten
düşmüş olarak', sanki 'yayılan' çekirgeler gibi kabirlerinden
çıkarlar. (54/7)
Herhalde içlerinde 'dehşet
ve yılgınlık uyandırma bakımından' siz, Allah'tan daha çetinsiniz.
Bu, şüphesiz onların 'derin bir kavrayışa sahip olmamaları'
dolayısıyla böyledir. (59/13)
Gözleri 'korkudan ve
dehşetten düşük', kendilerini de zillet sarıp-kuşatmış.
Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye davet edilirlerdi.
(68/43)
Gözleri 'korkudan ve
dehşetten düşük' yüzlerini de bir zillet kaplamış; işte
bu, kendilerine vadedilmekte olan (kıyamet ve azab) günüdür.
(70/44)
Her nereden çıkarsan,
yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Siz de) Her nerede
olursanız yüzünüzü onun yönüne çevirin. Öyle ki, onlardan
zulmedenlerin dışında insanların, size karşı bir delilleri
olmasın. Onlardan korkmayın, Benden korkun, üzerinizdeki
nimetimi tamamlayayım. Umulur ki hidayete erersiniz. (2/150)
Peygamberleri, onlara
(şöyle) dedi: "Onun hükümdarlığının belgesi, size Tabut'un
gelmesi (olacaktır ki) onda Rabbinizden 'bir güven duygusu
ve huzur' ile Musa ailesinden ve Harun ailesinden artakalanlar
var; onu melekler taşır. Eğer inanmışlarsanız, bunda şüphesiz
sizin için bir delil vardır." (2/248)
Ve sizin dininize uyanlardan
başkasına inanıp güvenmeyin." De ki: "Şüphesiz doğru yol
Allah'ın dosdoğru yoludur. Size verilenin bir benzeri birine
(İslam peygamberine) veriliyor ya da Rabbinizin katında
onlar (Müslümanlar) size karşı deliller getiriyorlar, diye
mi (bu telaşınız?) De ki: "Şüphesiz 'lutuf ve ihsan (fazl)'
Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah (rahmeti)
geniş olandır, bilendir." (3/73)
Kendisi hakkında hiçbir
delil indirmediği şeyi Allah'a ortak koştuklarından dolayı
küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma
yerleri ateştir. Zalimlerin konaklama yeri ne kötüdür. (3/151)
Diğerlerini de sizden
ve kendi kavimlerinden güvende olmayı istiyor bulacaksınız.
(Ama) Fitneye her geri çağrılışlarında içine başaşağı (balıklama)
dalarlar. Şayet sizden uzak durmaz, barış (şartların)ı size
bırakmaz ve ellerini çekmezlerse, artık onları her nerede
bulursanız tutun ve onları öldürün. İşte size, onların aleyhinde
apaçık olan 'destekleyici bir delil' kıldık. (4/91)
Ey iman edenler, mü'minleri
bırakıp kafirleri veliler (dostlar) edinmeyin. Kendi aleyhinizde
Allah'a apaçık olan kesin bir delil vermek ister misiniz?
(4/144)
Kitap Ehli, senden kendilerine
gökten bir kitap indirmeni istiyor. Musa'dan bundan daha
büyüğünü istemişlerdi. Demişlerdi ki: "Bize Allah'ı açıkça
göster." Böylece zulümlerinden dolayı onlara yıldırım çarpmıştı.
Ardından kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, buzağıyı
(ilah) edinmişlerdi. Yine bundan dolayı onları affettik
ve Musa'ya apaçık olan ispatlayıcı bir delil verdik. (4/153)
Elçiler; müjdeciler ve
uyarıcılar olarak (gönderildi). Öyle ki elçilerden sonra
insanların Allah'a karşı (savunacak) delilleri olmasın.
Allah, üstün ve güçlü olandır, hikmet ve hüküm sahibidir.
(4/165)
Hem siz, Onun haklarında
hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah'a ortak koşmaktan
korkmazken, ben nasıl sizin şirk koştuklarınızdan korkarım?
Şu halde 'güvenlik içinde olmak bakımından' iki taraftan
hangisi daha hak sahibidir? Eğer bilebilirseniz." (6/81)
Bu, İbrahim'e, kavmine
karşı verdiğimiz delilimizdir. Biz, dilediğimizi derecelerle
yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin, hüküm ve hikmet sahibidir,
bilendir. (6/83)
De ki: "En 'üstün ve
apaçık' delil Allah'ındır. Eğer O dileseydi elbette tümünüzü
hidayete yöneltip-iletirdi." (6/149)
De ki: "Rabbim yalnızca
çirkin-hayasızlıkları -onlardan açıkta olanlarını ve gizli
olanlarını,- günah işlemeyi, haklı nedeni olmayan 'isyan
ve saldırıyı' kendisi hakkında ispatlayıcı bir delil indirmediği
şeyi Allah'a şirk koşmanızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz
şeyleri söylemenizi haram kılmıştır." (7/33)
Andolsun" dedi. "Rabbinizden
üzerinize iğrenç bir azab ve gazab gerekli kılındı. Allah'ın
kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği ve sizin ile
babalarınızın isimlendirdiği (düzüp uydurduğu) birtakım
isimler (düzme tanrılar ve kurallar) adına mı benimle mücadele
ediyorsunuz? Öyleyse bekleyedurun; şüphesiz, ben de sizlerle
birlikte bekleyenlerdenim." (7/71)
Hani siz vadinin yakın
kenarında, onlar uzak yamacındaydılar; kervan ise sizden
daha aşağıdaydı. Eğer sözleşseydiniz, kaçınılmaz olarak
sözleşme yeri (veya konusu) hakkında anlaşmazlığa düşerdiniz;
ancak Allah, olacağı olan işi gerçekleştirmek için (böyle
yaptı). Böylece, helak olacak kişi apaçık bir delilden sonra
helak olsun, diri kalacak kişi apaçık bir delilden sonra
hayatta kalsın. Şüphesiz Allah, gerçekten işitendir, bilendir.
(8/42)
Onlara, kendilerinden
öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin,
Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi
mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek
ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine
zulmediyorlardı. (9/70)
Andolsun, sizden önceki
nesilleri, resulleri kendilerine apaçık deliller getirdiği
halde, zulmettikleri ve iman etmeyecek oldukları için yıkıma
uğrattık. İşte biz, suçlu-günahkar olan bir topluluğu böyle
cezalandırırız. (10/13)
Allah çocuk edindi" dediler.
O, (bundan) yücedir; O, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır.
Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Kendinizde buna ilişkin
bir delil de yoktur. Allah'a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi
mi söylüyorsunuz? (10/68)
Rabbinden apaçık bir
delil üzerinde bulunan, onu yine ondan bir şahid izleyen
ve ondan önce bir önder ve rahmet olarak Musa'nın kitabı
(kendisini doğrulamakta) bulunan kimse, (artık onlar) gibi
midir? İşte onlar, buna (Kur'an'a) inanırlar. Gruplardan
biri onu inkâr ederse, ateş ona vaadedilen yerdir. Öyleyse,
bundan kuşkuda olma, çünkü o, Rabbinden olan bir haktır.
Ancak insanların çoğunluğu inanmazlar. (11/17)
Andolsun, Musa'yı ayetlerimizle
ve apaçık olan bir delille gönderdik. (11/96)
Andolsun kadın onu arzulamıştı,
-eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) kesin kanıt (burhan)ını
görmeseydi- o da (Yusuf da) onu arzulamıştı. Böylelikle
biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil
gönderdik). Çünkü o, muhlis kullarımızdandı. (12/24)
Sonra onlarda (Yusuf'un
iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka
onu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü)ağır bastı.
(12/35)
Sizin Allah'tan başka
taptıklarınız, Allah'ın kendileri hakkında hiçbir delil
indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan
başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, kendisinden
başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din
işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (12/40)
Sizden öncekilerin, Nuh
kavminin, Ad ve Semud ile onlardan sonra gelenlerin haberi
size gelmedi mi? Ki onları, Allah'tan başkası bilmez. Elçileri
onlara apaçık delillerle gelmişlerdi de, ellerini ağızlarına
götürüp (öfkelerinden ısırdılar) ve dediler ki: "Tartışmasız,
biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri inkâr ettik
ve bizi kendisine çağırdığınız şeyden de gerçekten kuşku
verici bir tereddüt içindeyiz." (14/9)
Resulleri dedi ki: "Allah
hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)? O, gökleri ve yeri yaratandır;
O, sizi, günahlarınızı bağışlamak için davet etmekte ve
sizi adı konulmuş bir süreye kadar erteliyor." Dediler ki:
"Siz, bizim benzerimiz olan birer beşerden başkası değilsiniz.
Siz bizi, babalarımızın taptıklarından çevirip-engellemek
istiyorsunuz, öyleyse bize apaçık bir delil getirin." (14/10)
Resulleri onlara dediler
ki: "Doğrusu biz, sizin gibi yalnızca bir beşeriz, ancak
Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah'ın izni
olmaksızın size bir delil getirmemiz bizim için olacak şey
değil. Mü'minler, ancak Allah'a tevekkül etmelidirler."
(14/11)
(Onları) Apaçık deliller
ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik
ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar
da iyice düşünsünler, diye. (16/44)
Şunlar, bizim kavmimizdir;
O'ndan başkasını ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil
getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah'a karşı yalan
uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir?" (18/15)
Dediler ki: "Bize gelen
apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla 'tercih edip-seçmeyiz."
Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt;
sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin."
(20/72)
Onlar, Allah'ı bırakıp
da (Allah'ın) kendisine bir delil indirmediği ve haklarında
(hiçbir) bilgileri olmayan şeylere tapıyorlar. Zulmedenler
için hiçbir yardımcı yoktur. (22/71)
Sonra Musa ve kardeşi
Harun'u ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik. (23/45)
Rabbini görmedin mi,
gölgeyi nasıl uzatıvermiştir? Eğer dilemiş olsaydı onu durgun
kılardı. Sonra biz güneşi ona bir delil kılmışızdır. (25/45)
İsrailoğulları bilginlerinin
onu bilmesi onlar için bir delil (ayet) değil mi? (26/197)
Onu gerçekten şiddetli
bir azabla azablandıracağım, ya da onu boğazlayacağım veya
o, bana apaçık olan bir delil getirmelidir." (27/21)
Karun'u, Firavun'u ve
Haman'ı da (yıkıma uğrattık). Andolsun, Musa onlara apaçık
delillerle gelmişti, ancak yeryüzünde büyüklendiler. Oysa
onlar (azabtan kurtulup) geçecek değillerdi. (29/39)
Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar
mı? Böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını
görsünler. Onlar, güç bakımından kendilerinden daha üstün
idiler, toprağı alt-üst etmişler (ekmişler, madenler, sular
arayıp çıkarmışlar) ve onu, kendilerinin imar ettiğinden
daha çok imar etmişlerdi. Elçileri de, onlara açık delillerle
gelmişti. Demek ki Allah onlara zulmetmiyordu, ancak onlar
kendi nefislerine zulmediyorlardı. (30/9)
Yoksa biz, onlara ispatlı
bir delil indirdik de, o mu O'na ortak koşmalarını söylüyor?
(30/35)
Yoksa sizin apaçık olan
bir deliliniz mi var? (37/156)
Andolsun, biz Musa'yı
ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik; (40/23)
Ki onlar, Allah'ın ayetleri
konusunda kendilerine gelmiş bir delil bulunmaksızın mücadele
edip dururlar. (Bu,) Allah katında da, iman edenler katında
da büyük bir öfke (sebebi)dir. İşte Allah, her mütekebbir
zorbanın kalbini böyle mühürler." (40/35)
Şüphesiz, kendilerine
gelmiş bulunan hiçbir delil olmaksızın, Allah'ın ayetleri
konusunda mücadele edenlere gelince; onların göğüslerinde
kendisine ulaşamayacakları bir büyüklük (isteğin)den başkası
yoktur. Artık sen Allah'a sığın. Şüphesiz O hakkıyla işiten,
hakkıyla görendir. (40/56)
Şu halde, sen bundan
dolayı davet et ve emrolunduğun gibi doğru bir istikamet
tuttur. Onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Ve de
ki: Allah'ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adaletli
davranmakla emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin
de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz
sizindir. Bizimle aranızda 'deliller getirerek tartışma
(ya, huccete gerek)' yoktur. Allah bizi bir araya getirip-toplayacaktır.
Dönüş O'nadır." (42/15)
O'na icabet olunduktan
sonra, Allah hakkında (sözde) 'deliller öne sürüp tartışanların'
delilleri, Rableri katında geçersizdir. Onların üzerinde
bir gazab vardır ve şiddetli azab onlaradır. (42/16)
Allah'a karşı büyüklenmeyin;
şüphesiz size apaçık, bir delil getiriyorum." (44/19)
Onlara açık belgeler
olarak ayetlerimiz okunduğu zaman, onların (sözde) delilleri:
"Eğer doğru sözlüler iseniz, atalarımızı (diriltip) getirin"
demekten başkası değildir. (45/25)
Musa (olayın)da da (düşündürücü
ayetler vardır). Hani Biz onu açık bir delille Firavun'a
göndermiştik; (51/38)
Yoksa onların bir merdivenleri
mi var (ki) onunla (yükselip en yüce makamda konuşulanları)
dinliyorlar? Öyleyse, dinleyenleri açık bir delil getirsin.
(52/38)
Bu (putlar ise,) sizin
ve atalarınızın (kendi istek ve öngörünüze göre) isimlendirdiğiniz
(keyfi) isimlerden başkası değildir. Allah, onlarla ilgili
'hiçbir delil' indirmemiştir. Onlar, yalnızca zanna ve nefislerinin
(alçak) heva (istek ve tutku) olarak arzu ettiklerine uyuyorlar.
Oysa andolsun, onlara Rablerinden yol gösterici gelmiştir.
(53/23)
Kitap ehlinden ve müşriklerden
inkâr edenler, kendilerine apaçık bir delil gelinceye kadar,
(bulundukları durumdan) kopup-ayrılacak değillerdi. (98/1)
(O delil de) Allah'tan
gönderilmiş-bir elçi (ki,) tertemiz sahifeleri okumaktadır;
(98/2)
Sahiplerinde (ya da arkadaşları
olan peygamberde) delilikten hiçbir şey olmadığını düşünmüyorlar
mı? O, apaçık bir uyarıcıdan başkası değildir. (7/184)
Yahut: "Onda bir delilik
var" mı diyorlar? Hayır, o, onlara hak ile gelmiş bulunmaktadır
ve onların çoğu hakkı çirkin karşılıyorlar. (23/70)
(Firavun) Dedi ki: "Şüphesiz
size gönderilmiş bulunan elçiniz, gerçekten bir delidir."
(26/27)
Allah'a karşı yalan mı
düzüp uyduruyor, yoksa kendisinde bir delilik mi var?" Hayır,
ahirete inanmayanlar, azabta ve uzak bir sapıklık içindedirler.
(34/8)
De ki: "Size bir tek
öğüt veriyorum: "Allah için ikişer ikişer ve teker teker
kıyam etmeniz, sonra düşünmeniz. Sizin sahibiniz (veya arkadaşınız
olan Peygamber)de hiçbir delilik yoktur. O, yalnızca sizi,
şiddetli bir azabın öncesinde uyarandır." (34/46)
Sonra, ondan yüz çevirdiler
ve dediler ki: "(Bu,) Öğretilmiştir, bir delidir." (44/14)
Fakat o, 'bütün kişisel
ve askeri gücüyle' yüz çevirdi ve: "(Bu,) Ya bir büyücü
veya bir delidir" dedi. (51/39)
Kendilerinden önce Nuh
kavmi de yalanlamıştı; böylece kulumuz (Nuh)u yalanladılar
ve: "Delidir" dediler. O 'baskı altına alınıp engellenmişti.'
(54/9)
O inkâr edenler, zikri
(Kur'an'ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle
devireceklerdi. "O, gerçekten bir delidir" diyorlar. (68/51)
Sizin sahibiniz bir deli
değildir. (81/22)
De ki: "İster taş olun,
ister demir." (17/50)
Bana demir kütleleri
getirin", iki dağın arası eşit düzeye gelince, "Körükleyin"
dedi. Onu ateş haline getirinceye kadar (bu işi yaptı, sonra:)
dedi ki: "Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır dökeyim."
(18/96)
Onlar için demirden kamçılar
vardır. (22/21)
Andolsun, biz Davud'a
tarafımızdan bir fazl (üstünlük) verdik. "Ey dağlar, onunla
birlikte (Beni tesbih edip) yankıyla ses verin" (dedik)
ve kuşlara da (aynısını emrettik). Ve ona demiri yumuşattık.
(34/10)
Boyunlarında demir-halkalar
ve (ayaklarında) zincirler olduğu halde sürüklenecekler;
(40/71)
Andolsun, Biz elçilerimizi
apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar
diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik. Ve kendisine
çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan
demiri de indirdik; öyle ki Allah, kendisine ve elçilerine
gayb ile (görmedikleri halde) kimlerin yardım edeceğini
bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah, büyük kuvvet sahibidir,
üstün olandır. (57/25)
Doğrusu biz kafirlere
zincirler, demir halkalar (tomruklar) ve çılgınca yanan
bir ateş hazırladık. (76/4)
Hani Rabbi, İbrahim'i
birtakım kelimelerle denemişti. O da (istenenleri) tam olarak
yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim'e): "Seni şüphesiz
insanlara imam kılacağım" dedi. (İbrahim) "Ya soyumdan olanlar?"
deyince (Allah:) "Zalimler benim ahdime erişemez" dedi.
(2/124)
Andolsun, Allah size
verdiği sözünde sadık kaldı; siz O'nun izniyle onları kırıp-geçiriyordunuz.
Öyle ki sevdiğiniz (zafer)i size gösterdikten sonra, siz
yılgınlık gösterdiniz, isyan ettiniz ve emir hakkında çekiştiniz.
Sizden kiminiz dünyayı, kiminiz ahireti istiyordu. Sonra
(Allah) denemek için sizi ondan çevirdi. Ama (yine de) sizi
bağışladı. Allah mü'minlere karşı fazl (ve ihsan) sahibi
olandır. (3/152)
Sonra kederin ardından
üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, bir uyuklama ki,
içinizden bir grubu sarıveriyordu. Bir grup da, canları
derdine düşmüştü; Allah'a karşı haksız yere cahiliye zannıyla
zanlara kapılarak: "Bu işten bize ne var ki?" diyorlardı.
De ki: "Şüphesiz işin tümü Allah'ındır." Onlar, sana açıklamadıkları
şeyi içlerinde gizli tutuyorlar, "Bu işten bize bir şey
olsaydı, biz burada öldürülmezdik" diyorlar. De ki: "Evlerinizde
olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine
devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sinelerinizdekini
denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı).
Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. (3/154)
Yetimleri, nikaha erişecekleri
çağa kadar deneyin; şayet kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma
gördünüz mü, hemen onlara mallarını verin. Büyüyecekler
diye israf ile çarçabuk yemeyin. Zengin olan iffetli olmaya
çalışsın, yoksul olan da artık maruf (ihtiyaca ve örfe uygun)
bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman,
onlara karşı şahid bulundurun. Hesap görücü olarak Allah
yeter. (4/6)
Sana da (Ey Muhammed,)
önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona 'bir şahid-gözetleyici'
olarak Kitab'ı (Kur'an'ı) indirdik. Öyleyse aralarında Allah'ın
indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva
(istek ve tutku)larına uyma. Sizden her biriniz için bir
şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi
bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi
içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır.
Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.
(5/48)
Ey iman edenler, Allah
görünmezlikte (gaybte) kendisinden kimin korktuğunu ortaya
çıkarmak için ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği avdan
bir şeyle andolsun sizi deneyecektir. Artık kim bundan sonra
haddi aşarsa, onun için acı bir azab vardır. (5/94)
Böylece: "Allah içimizden
bunlara mı lütufta bulundu?" demeleri için onlardan bazısını
bazısıyla denedik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil
mi? (6/53)
O sizi yeryüzünün halifeleri
kıldı ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi kiminize
göre derecelerle yükseltti. Şüphesiz senin Rabbin, sonuçlandırması
pek çabuk olandır ve şüphesiz O, bağışlayandır, esirgeyendir.
(6/165)
Musa, belirlediğimiz
buluşma zamanı için kavminden yetmiş adam seçip-ayırdı.
Bunları da 'dayanılmaz bir sarsıntı' tutuverince, dedi ki:
"Rabbim, eğer dileseydin, onları ve beni daha önceden helak
ederdin. (Şimdi) İçimizdeki beyinsizlerin yaptıklarından
dolayı bizi helak edecek misin? O da Senin denemenden başkası
değildir. Onunla sen dilediğini saptırır, dilediğini hidayete
erdirirsin. Bizim velimiz Sensin. Öyleyse bizi bağışla,
bizi esirge; Sen bağışlayanların en hayırlısısın." (7/155)
Hani biz sana: "Muhakkak
Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır" demiştik. Sana gösterdiğimiz
o rüyayı insanları denemek için yaptık, Kur'an'da lanetlenmiş
ağacı da. Biz onları korkutuyoruz. Fakat (bu) onlarda büyük
bir azgınlıktan başka bir şey arttırmıyor. (17/60)
Şüphesiz biz, yeryüzü
üzerindeki şeyleri ona bir süs kıldık; onların hangisinin
daha güzel davranışta bulunduğunu deneyelim diye. (18/7)
Hani kız kardeşin gezinip;
"Onu(n bakımını) üstlenecek birini size haber vereyim mi?"
demekteydi. Böylece, seni annene geri çevirmiş olduk ki,
gözü aydın olsun ve hüzne kapılmasın. Sen bir insan öldürmüştün
de, biz seni tasadan kurtarmış ve seni 'esaslı bir denemeden
geçirip-denemiştik.' Medyen halkı arasında da yıllarca kalmıştın,
sonra bir kader üzerine (buraya) geldin ey Musa." (20/40)
Onlardan bazı gruplara,
kendilerini denemek için yararlandırdığımız dünya hayatının
süsüne gözünü dikme. Senin Rabbinin rızkı daha hayırlı ve
daha süreklidir. (20/131)
Her nefis ölümü tadıcıdır.
Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz
ve siz bize döndürüleceksiniz. (21/35)
Şeytanın (bu tür) katıp
bırakmaları, kalplerinde hastalık olanlara ve kalpleri (her
türlü) duyarlılıktan yoksun bulunanlara (Allah'ın) bir deneme
kılması içindir. Şüphesiz zalimler, (gerçeğin kendisinden)
uzak bir ayrılık içindedirler. (22/53)
Hiç şüphesiz bunda ayetler
vardır ve biz gerçekten denemeden geçiririz. (23/30)
Senden önce gönderdiklerimizden,
gerçekten yemek yiyen ve pazarlarda gezen (elçi)lerden başkasını
göndermiş değiliz. Biz, sizin kiminizi kimi için deneme
(fitne konusu) yaptık. Sabredecek misiniz? Senin Rabbin
görendir. (25/20)
Kendi yanında kitaptan
ilmi olan biri dedi ki: "Ben, (gözünü açıp kapamadan) onu
sana getirebilirim." Derken (Süleyman) onu kendi yanında
durur vaziyette görünce dedi ki: "Bu Rabbimin fazlındandır,
O'na şükredecek miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye
beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti).
Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük
ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ve kimseye
ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır. (27/40)
Dediler ki: "Senin ve
seninle birlikte olanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık."
Dedi ki: "Sizin uğursuzluğunuz (başınıza gelenler) Allah
katında (yazılı)dır. Hayır, siz denenmekte olan bir kavimsiniz."
(27/47)
Andolsun, biz kendilerinden
önce, Firavun'un kavmini de denedik. Onlara kerim bir elçi
gelmişti; (44/17)
Öyleyse, inkâr edenlerle
(savaş sırasında) karşı karşıya geldiğiniz zaman, hemen
boyunlarını vurun; sonunda onları 'iyice bozguna uğratıp
zafer kazanınca da' artık (esirler için) bağı sımsıkı tutun.
Bundan sonra ya bir lütuf olarak (onları bırakın) veya bir
fidye (karşılığı salıverin). Öyle ki savaş ağırlıklarını
bıraksın (sona ersin). İşte böyle; eğer Allah dilemiş olsaydı,
elbette onlardan intikam alırdı. Ancak (savaş,) sizleri
birbirinizle denemesi içindir. Allah yolunda öldürülenlerin
ise; kesin olarak (Allah,) amellerini giderip-boşa çıkarmaz.
(47/4)
Andolsun, biz sizden
mücahid olanlarla sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya
çıkarıncaya) kadar, deneyeceğiz ve haberlerinizi sınayacağız
(açıklayacağız). (47/31)
O, amel (davranış ve
eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını
denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü
olandır, çok bağışlayandır. (67/2)
Ki, kendilerini bununla
denemek için. Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, (Allah),
onu 'gittikçe şiddeti artan' bir azaba sürükler. (72/17)
Fakat insan; ne zaman
Rabbi kendisini bir denemeden geçirse, ona bir keremde bulunsa,
nimetler verse: "Rabbim bana ikram etti" der. (89/15)
Ama ne zaman onu deneyerek,
rızkını kıssa, hemen: "Rabbim bana ihanet etti" der. (89/16)
|