kURAN- I KERİM FİHRİSTİ

İbrahim, İsmail'le birlikte
Evin (Ka'be'nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle
dua etmişti): "Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz,
Sen işiten ve bilensin"; (2/127)
Kullarım Beni sana soracak
olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği
zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da
Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur
ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (2/186)
Orada Zekeriya Rabbine
dua etti: "Rabbim, bana katından tertemiz bir soy armağan
et. Doğrusu Sen, duaları işitensin" dedi. (3/38)
Sabah akşam -O'nun yüzünü
(rızasını) dileyerek- Rablerine dua edenleri kovma. Onların
hesabından senin üzerinde birşey (yükümlülük), senin hesabından
da bir şey (yükümlülük) yoktur ki onları kovman gereksin.
Yoksa zalimlerden olursun. (6/52)
De ki: "Sizi karanın
ve denizin karanlıklarından kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan
ve) gizliden gizliye ona yalvararak dua etmektesiniz: -Andolsun,
bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz."
(6/63)
De ki: "Rabbim adaletle
davranmayı emretti. Her mescid yanında (secde yerinde) yüzlerinizi
(O'na) doğrultun ve dini yalnız kendisine has kılarak O'na
dua edin. "Başlangıçta sizi yarattığı" gibi döneceksiniz."
(7/29)
Rabbinize yalvara yalvara
ve için için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.
(7/55)
Düzene konulması (ıslah)ından
sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın; O'na korkarak
ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyilik
yapanlara pek yakındır. (7/56)
Başlarına iğrenç bir
azab çökünce, dediler ki: "Ey Musa, Rabbine -sana verdiği
ahid adına- bizim için dua et. Eğer bu iğrenç azabı üzerimizden
çekip-giderirsen, andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını
seninle göndereceğiz. (7/134)
İsimlerin en güzeli Allah'ındır.
Öyleyse O'na bunlarla dua edin. O'nun isimlerinde 'aykırılığa
(ve inkâra) sapanları' bırakın. Yapmakta oldukları dolayısıyla
yakında cezalandırılacaklardır. (7/180)
O, sizi tek bir nefisten
yarattı ve kendisiyle durulup-yatışması için ondan eşini
var etti. Onu (eşini) örtüp-bürüyünce, o da bir yük yüklendi
de bununla (bir süre) gezindi. Nitekim ağırlaşınca, ikisi
Rableri olan Allah'a dua ettiler: "Eğer bize salih (bir
çocuk) verirsen, andolsun şükredenlerden olacağız." (7/189)
Onların Beyt(-i Şerif)
önündeki duaları, ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan başkası
değildir. Artık inkâr ettikleriniz dolayısıyla tadın azabı.
(8/35)
Bedevilerden öyleleri
de vardır ki, onlar Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve
infak ettiğini Allah katında bir yakınlaşmaya ve elçinin
dua ve bağışlama dileklerine (bir yol) sayar. Haberiniz
olsun, bu gerçekten onlar için bir yakınlaşmadır. Allah
da onları kendi rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. (9/99)
Onların mallarından sadaka
al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onlara
dua et. Doğrusu, senin duan, onlar için 'bir sükûnet ve
huzurdur.' Allah işitendir, bilendir. (9/103)
Oradaki duaları: "Allah'ım,
Sen ne yücesin"dir ve oradaki dirlik temennileri: "Selam"dır;
dualarının sonu da: "Gerçekten, hamd alemlerin Rabbi olan
Allah'ındır." (10/10)
İnsana bir zarar dokunduğunda,
yan yatarken, otururken ya da ayaktayken bize dua eder;
zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine
dokunan zarara bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte,
ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir.
(10/12)
Karada ve denizde sizi
gezdiren O'dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar
da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla
sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve
her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla)
gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O'na 'gönülden
katıksız bağlılar (muhlisler)' olarak Allah'a dua etmeye
başlarlar: "Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan,
muhakkak sana şükredenlerden olacağız." (10/22)
(Allah) Dedi ki: "İkinizin
duası kabul olundu. Öyleyse dosdoğru yolda devam edin ve
bilgisizlerin yoluna uymayın." (10/89)
Böylece Rabbi, duasını
kabul etti ve onların hileli düzenlerini kendisinden uzaklaştırdı.
Çünkü O, işitendir, bilendir. (12/34)
Hak olan çağrı (dua,
ibadet) yalnızca O'na (olan)dır. Onların Allah'tan başka
çağırdıkları ise, onlara hiçbir şeyle cevab veremezler.
(Onların durumu) yalnızca, ağzına gelsin diye, iki avucunu
suya uzatan(ın boşuna beklemesi) gibidir. Oysa ona gelmez.
İnkâr edenlerin duası, sapıklık içinde olmaktan başkası
değildir. (13/14)
Hamd, Allah'a aittir
ki, O, bana ihtiyarlığa rağmen İsmail'i ve İshak'ı armağan
etti. Şüphesiz Rabbim, gerçekten duayı işitendir." (14/39)
Rabbim, beni namazı(nda)
sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul
buyur." (14/40)
İnsan hayra dua ettiği
gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan, pek acelecidir. (17/11)
Sen de sabah akşam O'nun
rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret.
Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan
kaydırma. Kalbini bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz,
kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)' uyan ve işinde aşırılığa
gidene itaat etme. (18/28)
Demişti ki: "Rabbim,
şüphesiz benim kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık aleviyle
tutuştu; ben sana dua etmekle mutsuz olmadım." (19/4)
Sizden ve Allah'tan başka
taptıklarınızdan kopup-ayrılıyorum ve Rabbime dua ediyorum.
Umulur ki, Rabbime dua etmekle mutsuz olmayacağım." (19/48)
Böylece onun duasına
icabet ettik. Kendisinden o derdi giderdik; ona katımızdan
bir rahmet ve ibadet edenler için bir zikir olmak üzere
ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha verdik. (21/84)
Bunun üzerine duasına
icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte biz, iman
edenleri böyle kurtarırız. (21/88)
Onun duasına icabet ettik,
kendisine Yahya'yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli
kıldık. Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak
ve korkarak bize dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi.
(21/90)
Görmedin mi ki, göklerde
ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah'ı
tesbih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini
şüphesiz bilmiştir. Allah, onların işlediklerini bilendir.
(24/41)
De ki: "Sizin duanız
olmasaydı Rabbim size değer verir miydi? Fakat siz gerçekten
yalanladınız; artık (bunun azabı da) kaçınılmaz olacaktır."
(25/77)
Dedi ki: "Peki, dua ettiğiniz
zaman onlar sizi işitiyorlar mı?" (26/72)
Ya da sıkıntı ve ihtiyaç
içinde olana, kendisine dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü
açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah
ile beraber başka bir ilah mı? Ne az öğüt-alıp düşünüyorsunuz.
(27/62)
İnsanlara bir zarar dokunduğu
zaman, 'gönülden katıksız bağlılar' olarak, Rablerine dua
ederler; sonra kendinden onlara bir rahmet taddırınca hemencecik
bir grup Rablerine şirk koşarlar. (30/33)
Onların yanları (gece
namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine
korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak
verdiklerimizden infak ederler. (32/16)
O'dur ki, sizi karanlıklardan
nura çıkarmak için size rahmet etmekte; melekleri de (size
dua etmektedir). O, mü'minleri çok esirgeyicidir. (33/43)
Eğer onlara dua ederseniz,
duanızı işitmezler, işitseler bile size cevap veremezler.
Kıyamet gününde ise, sizin şirk koşmanızı tanımayacaklardır.
(Bunu herşeyden) Haberi olan Allah gibi sana (hiç kimse)
haber vermez. (35/14)
İnsana bir zarar dokunduğu
zaman, gönülden katıksızca yönelmiş olarak Rabbine dua eder.
Sonra ona kendinden bir nimet verdiği zaman, daha önce O'na
dua ettiğini unutur ve O'nun yolundan saptırmak amacıyla
Allah'a eşler koşmaya başlar. De ki: "İnkârınla biraz (dünya
zevklerinden) yararlan; çünkü sen, ateşin halkındansın."
(39/8)
İnsana bir zarar dokunduğu
zaman, bize dua eder; sonra tarafımızdan ona bir nimet ihsan
ettiğimizde, der ki: "Bu, bana ancak bir bilgi(m) dolayısıyla
verildi." Hayır; bu bir fitne (kendisini bir deneme)dir.
Ancak çoğu bilmiyorlar. (39/49)
Öyleyse, dini yalnızca
O'na halis kılanlar olarak Allah'a dua (kulluk) edin; kafirler
hoş görmese de. (40/14)
Ateşin içinde olanlar,
cehennem bekçilerine dediler ki: "Rabbinize dua edin; azabtan
bir günü (olsun) bize hafifletsin." (40/49)
(Bekçiler:) "Size kendi
Resulleriniz açık belgelerle gelmez miydi?" dediler. Onlar:
"Evet" dediler. (Bekçiler:) "Şu halde siz dua edin" dediler.
Oysa kafirlerin duası, çıkmazda olmaktan başkası değildir.
(40/50)
Rabbiniz dedi ki: "Bana
dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu Bana ibadet etmekten
büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler
olarak gireceklerdir. (40/60)
O, Hayy (diri) olandır.
O'ndan başka ilah yoktur; öyleyse dini yalnızca kendisine
halis kılanlar olarak O'na dua edin. Alemlerin Rabbine hamdolsun.
(40/65)
İnsana nimet verdiğimiz
zaman, yüz çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman
ise, artık o, geniş (kapsamlı ve derinlemesine) bir dua
sahibidir. (41/51)
Ve onlar dediler ki:
"Ey büyücü, sende olan ahdi (sana verdiği sözü) adına bizim
için Rabbine dua et; gerçekten biz hidayete gelmiş olacağız."
(43/49)
Sonunda Rabbine: "Gerçekten
bunlar, suçlu-günahkar bir kavimdirler" diye dua etti. (44/22)
(Allah da:) "Öyleyse,
kullarımı geceleyin yürüyüşe geçir, muhakkak takip edileceksiniz."
(diye duasını kabul edip cevap verdi). (44/23)
Şüphesiz, biz bundan
önce O'na dua (kulluk) ederdik. Gerçekten O, iyiliği bol,
esirgemesi çok olanın ta kendisidir." (52/28)
Sonunda Rabbine dua etti:
"Gerçekten ben, yenik düşmüş durumdayım. Artık Sen (bu kafir
toplumdan) intikam al." (54/10)
Şu bir gerçek ki, Allah'ın
kulu (olan Muhammed,) O'na dua (ibadet ve kulluk) için kalktığında,
onlar (müşrikler,) neredeyse çevresinde keçeleşeceklerdi.
(72/19)
De ki: "Ben gerçekten,
yalnızca Rabbime dua ediyorum ve O'na hiç kimseyi (ve hiçbir
şeyi) ortak koşmuyorum." (72/20)
Bir dil ve iki dudak?
(90/9)
Belki onun Rabbi, -eğer
o sizi boşayacak olursa- ona yerinize sizlerden daha hayırlı
Müslüman, mü'min, gönülden itaat eden, tevbe eden, ibadet
eden, oruç tutan dul ve bakire eşler' verir. (66/5)
Sonra, duman halinde
olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: "İsteyerek
veya istemeyerek gelin." İkisi de: "İsteyerek (İtaat ederek)
geldik" dediler. (41/11)
Öyleyse sen, göğün açıkça
bir duman getireceği günü gözle; (44/10)
(Bu duman) insanları
sarıp-kuşatıverir. İşte bu, acı bir azabtır. (44/11)
Tozu dumana katıp savuran
(rüzgar)lara, (51/1)
İkinizin de üzerine ateşten
yalın bir alev ve (bakır gibi erimiş) kıpkızıl bir duman
salıverilir de 'kurtulup-başaramazsınız.' (55/35)
Derken toz duman halinde
dağılıp-savrulduğu, (56/6)
Ve kapkara dumandan bir
gölge içindedirler. (56/43)
Derken, orada tozu dumana
katanlara, (100/4)
Ve de ki: "Hak Rabbinizdendir;
artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Şüphesiz
biz zalimlere bir ateş hazırlamışız, onun duvarları kendilerini
çepeçevre kuşatmıştır. Eğer onlar yardım isterlerse, katı
bir sıvı gibi yüzleri kavurup-yakan bir su ile yardım edilirler.
Ne kötü bir içkidir o ve ne kötü bir destektir. (18/29)
(Yine) Böylece ikisi
yola koyuldu. Nihayet bir kasabaya gelip yemek istediler,
fakat (kasaba halkı) onları konuklamaktan kaçındı. Onda
(kasabada) yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular, hemen
onu inşa etti. (Musa) Dedi ki: "Eğer isteseydin gerçekten
buna karşılık bir ücret alabilirdin." (18/77)
Duvar ise, şehirde iki
öksüz çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı; babaları
salih biriydi. Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler
ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir.
Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım.
İşte, senin sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin
yorumu." (18/82)
Sana o davacıların haberi
geldi mi? Hani mihraba (Davud'un bulunduğu yere girmek için)
yüksek duvardan tırmanmışlardı. (38/21)
Onlar, iyice korunmuş
şehirlerde veya duvar arkasında olmaksızın sizinle toplu
bir halde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çarpışmaları ise
pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri
paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim
olmaları dolayısıyla böyledir. (59/14)
Sonra (yine) siz, birbirinizi
öldürüyor, bir bölümünüzü yurtlarından sürüp-çıkarıyor ve
günah ve düşmanlıkla aleyhlerinde ittifaklar kuruyor ve
size esir olarak geldiklerinde onlarla fidyeleşiyordunuz.
Oysa onları çıkarmanız, size haram kılınmıştı. Yoksa siz,
Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?
Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık
olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli
olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gafil
değildir. (2/85)
İşte bunlar, ahireti
verip dünya hayatını satın alanlardır; bundan dolayı azabları
hafifletilmez ve kendilerine yardım edilmez. (2/86)
Allah'ın mescidlerinde
O'nun isminin anılmasını engelleyen ve bunların yıkılmasına
çaba harcayandan daha zalim kim olabilir? Onların (durumu)
içlerine korkarak girmekten başkası değildir. Onlar için
dünyada bir aşağılanma, ahirette büyük bir azab vardır.
(2/114)
Kendi nefsini aşağılık
kılandan başka, İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun,
biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O salihlerdendir.
(2/130)
(O zaman, yönetilip)
Uyanlar derler ki: "Eğer bize bir kere (daha dünyaya dönme)
fırsatı verilse(ydi) muhakkak (şimdi) onların bizden uzaklaştıkları
gibi, biz de onlardan uzaklaşır (onları yüzüstü bırakır)dık."
Böylece Allah, onlara bütün yaptıklarını onulmaz hasretlerle
gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak değildirler. (2/167)
(Hacc) ibadetlerinizi
bitirdiğinizde, artık (cahiliye döneminde) atalarınızı andığınız
gibi, hatta ondan da kuvvetli bir anma ile Allah'ı anın.
İnsanlardan öylesi vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada ver"
der; onun ahirette nasibi yoktur. (2/200)
Onlardan öylesi de vardır
ki: "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik
(ver) ve bizi ateşin azabından koru" der. (2/201)
İnsanlardan öylesi vardır
ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve
kalbindekine rağmen Allah'ı şahid getirir; oysa o azılı
bir düşmandır. (2/204)
İnkar edenlere dünya
hayatı çekici kılındı (süslendi). Onlar, iman edenlerden
kimileriyle alay ederler. Oysa korkup sakınanlar, kıyamet
günü onların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık
verir. (2/212)
Sana haram olan ayı,
onda savaşmayı sorarlar. De ki: "Onda savaşmak büyük (bir
günahtır). Ancak Allah katında, Allah'ın yolundan alıkoymak,
onu inkâr etmek, Mescid-i Haram'a engel olmak ve halkını
oradan çıkarmak daha büyük (bir günahtır). Fitne, katilden
beterdir. Eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden geri çevirinceye
kadar sizinle savaşmayı sürdürürler; sizden kim dininden
geri döner ve kafir olarak ölürse, artık onların bütün işledikleri
(amelleri) dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar
ateşin halkıdır, onda süresiz kalacaklardır. (2/217)
Hem dünya (konusun)da,
hem ahiret (konusunda). Ve sana yetimleri sorarlar. De ki:
"Onları ıslah etmek (yararlı kılmak) hayırlıdır. Eğer onları
aranıza katarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir.
Allah bozgun (fesad) çıkaranı ıslah ediciden bilir (ayırdeder).
Eğer Allah dileseydi size güçlük çıkarırdı. Şüphesiz Allah
güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (2/220)
Kadınlara, oğullara,
kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara,
hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara
'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır.
Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. (3/14)
Onlar, yaptıkları dünyada
ve ahirette boşa gitmiş olanlardır. Ve onların yardımcıları
yoktur. (3/22)
Hani Melekler, dediler
ki: "Meryem, doğrusu Allah kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir.
Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette
'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır.."
(3/45)
İnkâr edenleri ise, dünyada
ve ahirette şiddetli bir azabla azablandıracağım. Onların
hiç yardımcıları yoktur." (3/56)
Onların bu dünya hayatındaki
harcamaları kendi nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin
ekinine isabet eden kavurucu soğukluktaki bir rüzgara benzer
ki onu (ekini) helak etmiştir. Allah, onlara zulmetmedi,
fakat onlar kendi nefislerine zulmetmektedirler. (3/117)
Allah'ın izni olmaksızın
hiçbir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir
yazıdır. Kim dünyanın yararını (sevabını) isterse ona ondan
veririz, kim ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz.
Biz şükredenleri pek yakında ödüllendireceğiz. (3/145)
Böylece Allah, dünya
ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte
bulunanları sever. (3/148)
Andolsun, Allah size
verdiği sözünde sadık kaldı; siz O'nun izniyle onları kırıp-geçiriyordunuz.
Öyle ki sevdiğiniz (zafer)i size gösterdikten sonra, siz
yılgınlık gösterdiniz, isyan ettiniz ve emir hakkında çekiştiniz.
Sizden kiminiz dünyayı, kiminiz ahireti istiyordu. Sonra
(Allah) denemek için sizi ondan çevirdi. Ama (yine de) sizi
bağışladı. Allah mü'minlere karşı fazl (ve ihsan) sahibi
olandır. (3/152)
Her nefis ölümü tadıcıdır.
Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir.
Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o
gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan
başka bir şey değildir. (3/185)
Öyleyse, dünya hayatına
karşılık ahireti satın alanlar, Allah yolunda savaşsınlar;
kim Allah yolunda savaşırken, öldürülür ya da galip gelirse
ona büyük bir ecir vereceğiz. (4/74)
Kendilerine; "Elinizi
(savaştan) çekin, namazı kılın, zekatı verin" denenleri
görmedin mi? Oysa savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan
bir grup, insanlardan Allah'tan korkar gibi- hatta daha
da şiddetli bir korkuyla- korkuya kapılıyorlar ve: "Rabbimiz,
ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli
değil miydin?" dediler. De ki: "Dünyanın metaı azdır, ahiret,
ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz 'bir hurma çekirdeğindeki
ip-ince bir iplik kadar' bile haksızlığa uğratılmayacaksİnız."
(4/77)
Ey iman edenler, Allah
yolunda adım attığınız (savaşa çıktığınız) zaman gerekli
araştırmayı yapın ve size (İslam geleneğine göre) selam
verene, dünya hayatının geçiciliğine istekli çıkarak: "Sen
mü'min değilsin" demeyin. Asıl çok ganimet, Allah katındadır,
bundan önce siz de böyle idiniz; Allah size lütufta bulundu.
Öyleyse iyice açıklık kazandırın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan
haberi olandır. (4/94)
İşte siz böylesiniz;
dünya hayatında onlardan yana mücadele ettiniz. Peki kıyamet
günü onlardan yana Allah'a mücadele edecek kimdir? Ya da
onlara vekil olacak kimdir? (4/109)
Kim dünya sevab (yarar)ını
isterse, dünyanın da, ahiretin de sevabı Allah katındadır.
Allah işitendir, görendir. (4/134)
Allah'a ve Resûlü'ne
karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların
cezası, ancak öldürülmeleri, asılmaları ya da elleriyle
ayaklarının çaprazca kesilmesi veya (bulundukları) yerden
sürülmeleridir. Bu, dünyadaki aşağılanmalarıdır, ahirette
onlar için büyük bir azab vardır. (5/33)
Ey Peygamber, kalpleri
inanmadığı halde ağızlarıyla "İnandık" diyenlerle Yahudiler'den
küfür içinde çaba harcayanlar seni üzmesin. Onlar, yalana
kulak tutanlar, sana gelmeyen diğer topluluk adına kulak
tutanlar (haber toplayanlar)dır. Onlar, kelimeleri yerlerine
konulduktan sonra saptırırlar, "Size bu verilirse onu alın,
o verilmezse ondan kaçının" derler. Allah, kimin fitne(ye
düşme)sini isterse, artık onun için sen Allah'tan hiçbir
şeye malik olamazsın. İşte onlar, Allah'ın kalplerini arıtmak
istemedikleridir. Dünyada onlar için bir aşağılanma, ahirette
onlar için büyük bir azab vardır. (5/41)
Onlar dediler ki: "Bu
dünya hayatımızdan başkası yoktur. Ve bizler diriltilecek
değiliz." (6/29)
Dünya hayatı yalnızca
bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta
olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine
de akıl erdirmeyecek misiniz? (6/32)
Dinlerini bir oyun ve
eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini
mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur'an'la) hatırlat ki,
bir nefis, kendi kazandıklarıyla helake düşmesin; (böylesinin)
Allah'tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi vardır;
her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz. İşte onlar, kazandıkları
nedeniyle helake uğrayanlardır; küfre saptıklarından dolayı
onlar için çılgınca kaynar sular ve acıklı bir azab vardır.
(6/70)
Ey cin ve insan topluluğu,
içinizden size ayetlerimi aktarıp-okuyan ve size bu karşı
karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp-korkutan elçiler
gelmedi mi? Onlar: "Nefislerimize karşı şehadet ederiz"
derler. Dünya hayatı onları aldattı ve gerçekten kafir olduklarına
dair kendi nefislerine karşı şehadet ettiler. (6/130)
De ki: "Allah'ın kulları
için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?"
De ki: "Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet
günü ise yalnızca onlarındır." Bilen bir topluluk için ayetleri
böyle birer birer açıklarız. (7/32)
Onlar, dinlerini bir
eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları
aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları
ve bizim ayetlerimizi 'yok sayarak tanımadıkları' gibi,
biz de bugün onları unutacağız. (7/51)
Şüphesiz, buzağıyı (tanrı)
edinenlere Rablerinden bir gazab ve dünya hayatında bir
zillet yetişecektir. İşte biz, 'yalan düzüp-uyduranları'
böyle cezalandırırız. (7/152)
Bize bu dünyada da, ahirette
de iyilik yaz, şüphesiz ki biz Sana yöneldik. Dedi ki: "Azabımı
dilediğime isabet ettiririm, rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır;
onu korkup-sakınanlara, zekatı verenlere ve bizim ayetlerimize
iman edenlere yazacağım." (7/156)
hiçbir peygambere, yeryüzünde
kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz.
Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size)
ahireti istemektedir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve
hikmet sahibidir. (8/67)
Ey iman edenler, ne oldu
ki size, Allah yolunda savaşa kuşanın denildiği zaman, yer(iniz)de
ağırlaşıp kaldınız? Ahiretten (cayıp) dünya hayatına mı
razı oldunuz? Ama ahirettekine (göre), bu dünya hayatının
yararı pek azdır. (9/38)
Şu halde onların malları
ve çocukları seni imrendirmesin; Allah bunlarla ancak onları
dünya hayatında azablandırmak ve canlarının inkâr içindeyken
zorlukla çıkmasını ister. (9/55)
Sizden önceki (münafıklar
ve kâfirler) gibi. Onlar sizden kuvvet bakımından daha güçlü,
mal ve çocuklar bakımından daha çoktular. Onlar kendi paylarıyla
yararlanmaya baktılar; siz de, sizden öncekilerin kendi
paylarıyla yararlanmaya kalkışmaları gibi, kendi paylarınızla
yararlanmaya baktınız ve siz de (dünyaya ve zevke) dalanlar
gibi daldınız. İşte onların dünyada ahirette bütün yapıp-ettikleri
(amelleri) boşa çıkmıştır ve işte onlar kayba uğrayanlardır.
(9/69)
Allah'a and içiyorlar
ki (o inkâr sözünü) söylemediler. Oysa andolsun, onlar inkâr
sözünü söylemişlerdir ve İslamlıklarından sonra inkâra sapmışlardır
ve erişemedikleri bir şeye yeltenmişlerdir. Oysa intikama
kalkışmalarının, kendilerini Allah'ın ve elçisinin bol ihsanından
zengin kılmasından başka (bir nedeni) yoktu. Eğer tevbe
ederlerse kendileri için hayırlı olur, eğer yüz çevirirlerse
Allah onları dünyada da, ahirette de acı bir azabla azablandırır.
Onlar için yeryüzünde bir koruyucu-dost ve bir yardımcı
yoktur. (9/74)
Onların malları ve evlatları
seni imrendirmesin; Allah bunlarla, ancak onları dünyada
azablandırmak ve canlarının onlar inkâr içindeyken zorluk
içinde çıkmasını istiyor. (9/85)
Bizimle karşılaşmayı
ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin
olanlar ve bizim ayetlerimizden habersiz olanlar; (10/7)
Ama (Allah) onları kurtarınca,
hemen haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey
insanlar, sizin taşkınlığınız, ancak kendi aleyhinizedir;
(bu) dünya hayatının geçici metaıdır. Sonra dönüşünüz bizedir,
biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz. (10/23)
Dünya hayatının örneği,
ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların
yediği yeryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir.
Öyle ki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi gerçekten
ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada)
gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiçbir
zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir
durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk için biz ayetleri
böyle birer birer açıklarız. (10/24)
Müjde, dünya hayatında
ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri için değişiklik
yoktur. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur. (10/64)
(Onlar için) Dünyada
geçici bir meta (vardır). Sonra dönüşleri bizedir; sonra
da inkâra sapışları dolayısıyla onlara şiddetli azabı taddıracağız.
(10/70)
Musa dedi ki: "Rabbimiz,
şüphesiz Sen, Firavun'a ve önde gelen çevresine dünya hayatında
bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz,
Senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz, mallarını
yerin dibine geçir ve onların kalblerinin üzerini şiddetle
bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler."
(10/88)
Ama (azab geldiği sırada)
iman edip imanı kendisine yarar sağlamış -Yunus kavminin
dışında- bir ülke olsaydı ya! Onlar iman ettikleri zaman
dünya hayatında onlardan aşağılatıcı azabı kaldırdık ve
onları belli bir zamana kadar yararlandırdık. (10/98)
Kim dünya hayatını ve
onun çekiciliğini isterse, onlara yapıp ettiklerini onda
tastamam öderiz ve onlar bunda hiçbir eksikliğe uğratılmazlar.
(11/15)
Ve bu dünyada da, kıyamet
gününde de lanete tabi tutuldular. Haberiniz olsun; gerçekten
Ad (halkı), Rablerine (karşı) inkâr ettiler. Haberiniz olsun;
Hud kavmi Ad'a (Allah'ın rahmetinden) uzaklık (verildi).
(11/60)
Rabbim, Sen bana mülkten
(bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin, sözlerin yorumundan
(bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada
ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma
son ver ve beni salihlerin arasına kat." (12/101)
Allah dilediğine rızkı
genişletir-yayar ve daraltır da. Onlar ise dünya hayatına
sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk
yanında geçici) bir meta'dan başkası değildir. (13/26)
Dünya hayatında onlar
için bir azab vardır, ahiretin azabı ise daha zorludur.
Onları Allah'tan (kurtaracak) hiçbir koruyucu da yoktur.
(13/34)
Onlar, dünya hayatını
ahirete tercih ederler. Allah'ın yolundan alıkoyarlar ve
onu çarpıtmak isterler (veya onda çarpıklık ararlar). İşte
onlar, uzak bir sapıklık içindedirler. (14/3)
Allah, iman edenleri,
dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sözle sebat içinde
kılar. Zalimleri de şaşırtıp-saptırır; Allah dilediğini
yapar. (14/27)
Dedi ki: "Rabbim, beni
kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde
onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici
göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım."
(15/39)
(Allah'tan) Sakınanlara:
"Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Hayır" dediler. Bu dünyada
güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret
yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir.
(16/30)
Zulme uğratıldıktan sonra,
Allah yolunda hicret edenleri dünyada şüphesiz güzel bir
biçimde yerleştireceğiz; ahiret karşılığı ise daha büyüktür.
Bilmiş olsalardı. (16/41)
Bu, onların dünya hayatını
ahirete göre daha sevimli bulmalarından ve şüphesiz Allah'ın
da inkâr eden bir topluluğu hidayete erdirmemesi nedeniyledir.
(16/107)
(Bu dünyada olup-biten)
Pek az bir metadır. Onlara ise acı bir azab vardır. (16/117)
Ve biz ona dünyada bir
güzellik verdik; şüphesiz o, ahirette de salih olanlardandır.
(16/122)
Kim çarçabuk olanı (geçici
dünya arzularını) isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi
çabuklaştırırız, sonra ona cehennemi (yurt) kılarız; ona,
kınanmış ve kovulmuş olarak gider. (17/18)
Sen de sabah akşam O'nun
rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret.
Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan
kaydırma. Kalbini bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz,
kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)' uyan ve işinde aşırılığa
gidene itaat etme. (18/28)
Onlara, dünya hayatının
örneğini ver; gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzünün
bitkileri birbirine karıştı, böylece rüzgarların savurduğu
çalı-çırpı oluverdi. Allah, herşeyin üzerinde güç yetirendir.
(18/45)
Mal ve çocuklar, dünya
hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan 'salih davranışlar'
ise, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır,
umut etmek bakımından da daha hayırlıdır. (18/46)
Onların, dünya hayatındaki
bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel
iş yapmakta sanıyorlar." (18/104)
Dediler ki: "Bize gelen
apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla 'tercih edip-seçmeyiz."
Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt;
sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin."
(20/72)
Onlardan bazı gruplara,
kendilerini denemek için yararlandırdığımız dünya hayatının
süsüne gözünü dikme. Senin Rabbinin rızkı daha hayırlı ve
daha süreklidir. (20/131)
Yıkıma uğrattığımız bir
ülkeye (tekrar dünya hayatı) imkansız (haram)dır; hiç şüphesiz
onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler. (21/95)
Allah'ın yolundan saptırmak
amacıyla 'gururla salınıp-kasılarak' (bunu yapar); dünyada
onun için aşağılanma vardır, kıyamet günü de yakıcı azabı
ona taddıracağız. (22/9)
İnsanlardan kimi, Allah'a
bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa,
bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet
edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir,
ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır. (22/11)
Kim, Allah'ın ona, dünyada
ve ahirette kesin olarak yardım etmeyeceğini sanıyorsa,
göğe bir araç uzatsın sonra kesiversin de bir bakıversin,
kurduğu düzen, onun öfkesini giderebilecek mi? (22/15)
Kendi kavminden, inkâr
edip ahirete kavuşmayı yalanlayan ve kendilerine, dünya
hayatında refah verdiğimiz önde gelenler dedi ki: "Bu, sizin
benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir, kendisi de
sizin yediklerinizden yemekte ve içtiklerinizden içmektedir."
(23/33)
O (bütün gerçek), yalnızca
bizim (yaşamakta olduğumuz bu) dünya hayatımızdan ibarettir;
ölürüz ve yaşarız, biz diriltilecekler değiliz." (23/37)
Eğer Allah'ın dünyada
ve ahirette sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı,
içine daldığınız dedikodudan dolayı size büyük bir azab
dokunurdu. (24/14)
Çirkin utanmazlıkların
(fuhşun) iman edenler içinde yaygınlaşmasından hoşlananlara,
dünyada ve ahirette acıklı bir azab vardır. Allah bilir,
siz ise bilmiyorsunuz. (24/19)
Namus sahibi, bir şeyden
habersiz, mü'min kadınlara (zina suçu) atanlar, dünyada
ve ahirette lanetlenmişlerdir. Ve onlar için büyük bir azab
vardır. (24/23)
Nikah (imkanı) bulamayanlar,
Allah onları kendi fazlından zenginleştirinceye kadar iffetli
davransınlar. Sağ ellerinizin malik olduğu (köle ve cariyelerden)
mükatebe isteyenlere -eğer onlarda bir hayır görüyorsanız-
mükatebe yapın. Ve Allah'ın size verdiği malından onlara
verin. Dünya hayatının geçici metaını elde etmek için -ırzlarını
korumak istiyorlarsa- cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim
onları (fuhşa) zorlarsa, şüphesiz, onların (fuhşa) zorlanmalarından
sonra Allah (onları) bağışlayandır, esirgeyendir. (24/33)
Bu dünya hayatında onların
arkasına lanet düşürdük; kıyamet gününde ise, onlar çirkinleştirilmiş
olanlardır. (28/42)
Size verilen herşey,
yalnızca dünya hayatının metaı ve süsüdür. Allah katında
olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de, akıllanmayacak
mısınız? (28/60)
Şimdi, kendisine güzel
bir vaadde bulunduğumuz, dolayısıyla ona kavuşan kişi, dünya
hayatının metaı ile metalandırdığımız sonra kıyamet günü
(azaba uğramak için) hazır bulundurulan kişi gibi midir?
(28/61)
Allah'ın sana verdiğiyle
ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini)
unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda
bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk
yapanları sevmez." (28/77)
Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü
içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte
olanlar: "Ah keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim
de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir" dediler.
(28/79)
(İbrahim) Dedi ki: "Siz
gerçekten, Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir
sevgi-bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz. Sonra kıyamet
günü, kiminiz kiminizi inkar edip-tanımayacak ve kiminiz
kiminize lanet edeceksiniz. Sizin barınma yeriniz ateştir
ve hiçbir yardımcınız yoktur." (29/25)
Biz ona İshak'ı ve Yakub'u
armağan ettik ve onun soyunda (seçtiklerimize) peygamberliği
ve kitabı (vahy ihsanı) kıldık, ecrini de dünyada verdik.
Şüphesiz o, ahirette salih olanlardandır. (29/27)
Bu dünya hayatı, yalnızca
bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır'.
Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi.
(29/64)
Onlar, dünya hayatından
(yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır.
(30/7)
Bununla birlikte, onların
ikisi (annen ve baban) hakkında bir bilgin olmayan şeyi
bana şirk koşman için, sana karşı çaba harcayacak olurlarsa,
bu durumda onlara itaat etme ve dünya (hayatın) da onlara
iyilikle (ma'ruf üzere) sahiplen (onlarla geçin) ve bana
'gönülden-katıksız olarak yönelenin' yoluna tabi ol. Sonra
dönüşünüz yalnızca banadır, böylece ben de size yaptıklarınızı
haber vereceğim. (31/15)
Ey insanlar, Rabb'inizden
korkup-sakının ve öyle bir günün azabından çekinip-korkun
ki, (o gün hiç) bir baba, çocuğu için bir karşılık veremez
ve (hiç) bir çocuk da babası için bir şeyi verebilecek (durumda)
değildir. Şüphesiz Allah'ın va'di haktır. Artık dünya hayatı
sizi aldatmaya sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da sizi Allah
ile aldatmasın. (31/33)
Suçlu-günahkarları, Rableri
huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük
ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir,
salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle
inananlarız" (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen. (32/12)
Ey peygamber, eşlerine
söyle: "Eğer siz dünya hayatını ve onun süslü-çekiciliğini
istiyorsanız, gelin sizi yararlandırayım ve güzel bir salma
tarzıyla sizi salıvereyim." (33/28)
Gerçek şu ki, Allah'a
ve elçisine eziyet edenler; Allah, onlara dünyada ve ahirette
lanet etmiş ve onlar için aşağılatıcı bir azab hazırlanmıştır.
(33/57)
Ey insanlar, hiç şüphesiz
Allah'ın va'di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın
ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak)
aldatmasın. (35/5)
Şüphesiz biz dünya göğünü
'çekici bir süsle', yıldızlarla süsleyip-donattık. (37/6)
De ki: "Ey iman eden
kullarım, Rabbinizden sakının. Bu dünyada iyilik edenler
için bir iyilik vardır. Allah'ın arz'ı geniştir. Ancak sabredenlere
ecirleri hesapsızca ödenir." (39/10)
Artık Allah, onlara dünya
hayatında 'horluğu ve aşağılanmayı' taddırdı. Eğer bilmiş
olsalardı, ahiretin azabı gerçekten daha büyüktür. (39/26)
Ey kavmim, gerçekten
bu dünya hayatı, yalnızca bir meta (kısa süreli bir yararlanma)dır.
Şüphesiz ahiret, (asıl) karar kılınan yurt odur." (40/39)
İmkanı yok; gerçekten
sizin beni kendisine çağırmakta olduğunuz şeyin, dünyada
da, ahirette de çağrıda bulunma (yetkisi, gücü, değeri ve
bağışlama)sı yoktur. Şüphesiz, bizim dönüşümüz Allah'adır.
Ölçüyü taşıranlar, onlar ateşin halkıdırlar." (40/43)
Şüphesiz biz elçilerimize
ve iman edenlere, dünya hayatında ve şahidlerin (şahidlik
için) duracakları gün elbette yardım edeceğiz. (40/51)
Böylece onları iki gün
içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini
vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık
ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan,
bilen (Allah)'ın takdiridir. (41/12)
Böylece biz de onlara
dünya hayatında aşağılanma azabını taddırmak için, o uğursuz
(felaketler yüklü) günlerde üzerlerine 'kulakları patlatan
bir kasırga' gönderdik. Ahiret azabı ise daha (büyük) bir
aşağılanmadır. Ve onlara yardım edilmeyecektir. (41/16)
Biz, dünya hayatında
da, ahirette de sizin velileriniziz. Orda nefislerinizin
arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz herşey de sizindir."
(41/31)
Kim ahiret ekinini isterse,
Biz ona kendi ekininde arttırmalar yaparız. Kim dünya ekinini
isterse, ona da ondan veririz; ancak onun ahirette bir nasibi
yoktur. (42/20)
Size verilen herhangi
bir şey, dünya hayatının metaı (kısa süreli faydalanması)dır.
Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir.
(Bu da) iman edip Rablerine tevekkül edenler içindir; (42/36)
Senin Rabbinin rahmetini
onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında maişetlerini
aralarında biz paylaştırdık ve onlardan bir bölümü (diğer)
bir bölümünü 'teshir etmesi için, bir bölümünü bir bölümü
üzerinde derecelerle yükselttik. Rabbinin rahmeti; toplayıp-yığdıklarından
daha hayırlıdır. (43/32)
Ve (daha nice) çekici-süsler
(de verirdik). Bütün bunlar, yalnızca dünya hayatının metaıdır.
Ahiret ise, Rabbinin katında muttakiler içindir. (43/35)
Dediler ki: "(Bütün olup
biten,) Bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve
diriliriz; bizi "kesintisi olmayan zaman' (dehrin akışın)dan
başkası yıkıma (helake) uğratmıyor." Oysa onların bununla
ilgili hiçbir bilgileri yoktur; yalnızca zannediyorlar.
(45/24)
Bunun nedeni şudur: Çünkü
siz Allah'ın ayetlerini alay konusu edindiniz; dünya hayatı
da sizi aldattı." Böylece ne ordan (ateşten) çıkarılırlar,
ne (Allah'tan) hoşnutluk dilekleri kabul edilir. (45/35)
İnkâr edenler ateşe sunulacakları
gün, (onlara şöyle denir:) "Siz dünya hayatınızda bütün
'güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla
yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz
(istikbarınız) ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün
alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız." (46/20)
Gerçekten dünya hayatı,
ancak bir oyun ve tutkulu bir oyalanmadır. Eğer iman ederseniz
ve sakınırsanız, O, size ecirlerinizi verir ve mallarınızı
da istemez. (47/36)
İşte son da, ilk de (ahiret
ve dünya) Allah'ındır. (53/25)
Şu halde sen, Bizim zikrimize
sırt çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyenden
yüz çevir. (53/29)
Bilin ki, dünya hayatı
ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama',
bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal
ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği
gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna
gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı
kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise
şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk
(rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka
bir şey değildir. (57/20)
Eğer Allah, onlara sürgünü
yazmamış olsaydı, muhakkak onları (yine) dünyada azablandırırdı.
Ahirette ise onlar için ateş azabı vardır. (59/3)
(Sizler de dünyada) Yiyin
ve biraz yararlanın. Çünkü siz, suçlu-günahkar kimselersiniz.
(77/46)
Böylelikle Allah onu,
ahiret ve dünya azabıyla yakaladı. (79/25)
Artık kim taşkınlık edip-azarsa
ve dünya hayatını seçerse, şüphesiz cehennem, (onun için)
bir barınma yeridir. (79/37-39)
Hayır siz, dünya hayatını
seçip üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve daha
süreklidir. (87/16-17)
Gerçekten, son da, ilk
de (ahiret ve dünya) bizimdir. (92/13)
Şüphesiz senin için son
olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır. (93/4)
Fakat Şeytan, oradan
ikisinin ayağını kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları
(durum)dan çıkardı. Biz de: "Kiminiz kiminize düşman olarak
inin, sizin için yeryüzünde belli bir vakte kadar bir yerleşim
ve meta vardır" dedik. (2/36)
Sonra (yine) siz, birbirinizi
öldürüyor, bir bölümünüzü yurtlarından sürüp-çıkarıyor ve
günah ve düşmanlıkla aleyhlerinde ittifaklar kuruyor ve
size esir olarak geldiklerinde onlarla fidyeleşiyordunuz.
Oysa onları çıkarmanız, size haram kılınmıştı. Yoksa siz,
Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?
Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık
olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli
olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gafil
değildir. (2/85)
De ki: "Cibril'e kim
düşman ise, (bilsin ki) gerçekten onu (Kitabı), Allah'ın
izniyle kendinden öncekileri doğrulayıcı ve mü'minler için
hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O'dur.
(2/97)
Her kim Allah'a, meleklerine,
elçilerine, Cibril'e ve Mikail'e düşman ise, artık şüphesiz
Allah da kafirlerin düşmanıdır." (2/98)
Ey insanlar, yeryüzünde
olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını
izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır.
(2/168)
(Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya
kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan
başkasına karşı düşmanlık yoktur. (2/193)
İnsanlardan öylesi vardır
ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve
kalbindekine rağmen Allah'ı şahid getirir; oysa o azılı
bir düşmandır. (2/204)
Ey iman edenler, hepiniz
topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın
adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
(2/208)
Allah'ın ipine hepiniz
sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzenizdeki
nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin
arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler
olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken,
oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye,
Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (3/103)
Ey iman edenler, sizden
olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük ve zarar
vermeye çalışıyor, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden
hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur,
sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür. Size ayetlerimizi
açıkladık; belki akıl erdirirsiniz. (3/118)
Allah, sizin düşmanlarınızı
daha iyi bilendir; bir veli (en güvenilir bir dost) olarak
Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah yeter. (4/45)
Bir mü'mine, -hata sonucu
olması dışında- bir başka mü'mini öldürmesi yakışmaz. Kim
bir mü'mini 'hata sonucu' öldürürse, mü'min bir köleyi özgürlüğüne
kavuşturması ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi
gerekir. Onların (bunu) sadaka olarak bağışlamaları başka.
Eğer o, mü'min olduğu halde size düşman olan bir topluluktan
ise, bu durumda mü'min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması
gerekir. Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir topluluktan
ise, bu durumda ailesine bir diyet ödemek ve bir mü'min
köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir. (Diyet ve köle özgürlüğü
için gereken imkanı) Bulamayan ise, kesintisiz olarak iki
ay oruç tutmalıdır. Bu, Allah'tan bir tevbedir. Allah bilendir,
hüküm ve hikmet sahibidir. (4/92)
Yeryüzünde adım attığınızda
(yolculuğa ya da savaşa çıktığınızda), kafirlerin size bir
kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda
sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz kafirler, sizin
apaçık düşmanlarınızdır. (4/101)
Ve: "Biz Hıristiyanlarız"
diyenlerden kesin söz (misak) almıştık. Sonunda onlar kendilerine
hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı unuttular. Böylece
biz de, kıyamete kadar aralarında kin ve düşmanlık saldık.
Allah, yapageldikleri şeyi onlara haber verecektir. (5/14)
Onlardan çoğunun günahta,
düşmanlıkta ve haram yiyicilikte çabalarına hız kattıklarını
görürsün. Yapmakta oldukları ne kötüdür. (5/62)
Yahudiler: "Allah'ın
eli sıkıdır" dediler. Onların elleri bağlandı ve söylediklerinden
dolayı lanetlendiler. Hayır; O'nun iki eli açıktır, nasıl
dilerse infak eder. Andolsun, Rabbinden sana indirilen,
onlardan çoğunun taşkınlıklarını ve inkârlarını arttıracaktır.
Biz de onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık
ve kin salıverdik. Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş
alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa
çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (5/64)
Andolsun, insanlar içinde,
mü'minlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve müşrikleri
bulursun. Onlardan, iman edenlere sevgi bakımından en yakın
olarak da: "Hıristiyanlarız" diyenleri bulursun. Bu, onlardan
(birtakım) papaz ve rahiplerin olması ve onların gerçekte
büyüklük taslamamaları nedeniyledir. (5/82)
Gerçekten şeytan, içki
ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı
anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz
değil mi? (5/91)
Böylece her peygambere,
insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan
bazısı bazısını aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar.
Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Öyleyse onları yalan
olarak düzmekte olduklarıyla başbaşa bırak. (6/112)
Hayvanlardan yük taşıyan
ve (yünlerinden, tüylerinden) döşek yapılanları da (yaratan
O'dur). Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin
ve şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık
bir düşmandır. (6/142)
Böylece onları aldatarak
düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine
beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye
başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: "Ben
sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın sizin gerçekten
apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?" (7/22)
(Allah) Dedi ki: "Kiminiz
kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belli bir vakte
kadar sizin için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır." (7/24)
Dediler ki: "Sen bize
gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyete uğratıldık."
(Musa:) "Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helak edecek ve
sizleri yeryüzünde halifeler (egemenler) kılacak, böylece
nasıl davranacağınızı gözleyecek" dedi. (7/129)
Musa kavmine oldukça
kızgın, üzgün olarak döndüğünde onlara: "Beni arkamdan,
ne kötü temsil ettiniz? Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız,
öyle mi?" dedi. Levhaları bıraktı ve kardeşini başından
tutup kendisine doğru çekiyordu (ki Harun ona:) "Annem oğlu,
bu topluluk beni zayıflattı (hırpalayıp güçsüzleştirdi)
ve neredeyse beni öldürmeye giriştiler. Bari sen düşmanları
sevindirecek bir şey yapma ve beni bu zalimler topluluğuyla
birlikte kılma (sayma)" dedi. (7/150)
Onlara karşı gücünüzün
yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla,
Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında
sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız.
Allah yolunda her ne infak ederseniz, size 'eksiksiz olarak
ödenir' ve siz haksızlığa uğratılmazsınız. (8/60)
Bundan böyle, Allah seni
onlardan bir topluluğun yanına döndürür de, (yine savaşa)
çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: "Kesin olarak
benimle hiçbir zaman (savaşa) çıkamazsınız ve kesin olarak
benimle bir düşmana karşı savaşamazsınız. Çünkü siz oturmayı
ilk defa hoş gördünüz; öyleyse geride kalanlarla birlikte
oturun." (9/83)
İbrahim'in babası için
bağışlanma dilemesi, yalnızca ona verdiği bir söz dolayısıyla
idi. Kendisine, onun gerçekten Allah'a düşman olduğu açıklanınca
ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim, çok duygulu, yumuşak huyluydu.
(9/114)
Medine halkına ve çevresindeki
bedevilere, Allah'ın elçisinden geri kalmaları, kendi nefislerini
onun nefsine tercih etmeleri yakışmaz. Bu, gerçekten onların
Allah yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk, 'dayanılmaz bir
açlık' (çekmeleri), kâfirleri 'kin ve öfkeyle ayaklandıracak'
bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları
karşılığında, mutlaka onlara bununla salih bir amel yazılmış
olması nedeniyledir. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların ecrini
kaybetmez. (9/120)
Biz, İsrailoğullarını
denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla
peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun):
"İsrailoğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah
olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" dedi. (10/90)
(Babası) Demişti ki:
"Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak
kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır."
(12/5)
İnsanı bir damla sudan
yarattı, buna rağmen o, apaçık bir düşmandır. (16/4)
Sonra (Allah) kıyamet
günü onları aşağılık kılacak ve diyecek ki: "Haklarında
(mü'minlere karşı) düşman kesildiğiniz ortaklarım hani nerede?"
Kendilerine ilim verilenler, dediler ki: "Bugün, gerçekten
aşağılanma ve kötülük kafirlerin üstünedir." (16/27)
Kullarıma, sözün en güzel
olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp
bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.
(17/53)
Hani meleklere: "Adem'e
secde edin" demiştik; İblis'in dışında (diğerleri) secde
etmişlerdi. O cinlerdendi, böylelikle Rabbinin emrinden
dışarı çıkmıştı. Bu durumda Beni bırakıp onu ve onun soyunu
veliler mi edineceksiniz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır.
(Bu,) Zalimler için ne kadar kötü bir (tercih) değiştirmedir.
(18/50)
Onu sandığın içine koy,
suya bırak, böylece su onu sahile bıraksın; onu benim de
düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır. Gözümün önünde
yetiştirilmen için, kendimden sana bir sevgi yönelttim."
(20/39)
Ey İsrailoğulları, andolsun,
sizi düşmanlarınızdan kurtardık. Tur'un sağ yanında sizinle
vaadleştik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.
(20/80)
Bunun üzerine dedik ki:
"Ey Adem, bu gerçekten sana ve eşine düşmandır; sakın sizi
cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun." (20/117)
Dedi ki: "Kiminiz kiminize
düşman olarak, hepiniz ordan inin. Artık size benden bir
yol gösterici gelecektir; kim benim hidayetime uyarsa artık
o şaşırıp sapmaz ve mutsuz olmaz." (20/123)
İşte böyle; biz, her
peygambere suçlu-günahkarlardan bir düşman kıldık. Yol gösterici
ve yardımcı olarak Rabbin yeter. (25/31)
İşte bunlar, gerçekten
benim düşmanımdır; yalnızca alemlerin Rabbi hariç" (26/77)
Andolsun, biz Semud (kavmine
de) kardeşleri Salih'i: "Yalnızca Allah'a kulluk edin" diye
(demek üzere) gönderdik. Bir de ne görsün, onlar birbirlerine
düşman kesilmiş iki gruptur. (27/45)
Nihayet Firavun'un ailesi,
onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü
konusu olsun diye sahipsiz görüp aldılar. Gerçekte Firavun,
Haman ve askerleri bir yanılgı içindeydi. (28/8)
(Musa) Halkının haberi
olmadığı bir zamanda şehre girdi, orda kavga etmekte olan
iki adam buldu; bu kendi taraftarlarından, şu da düşmanlarından.
Derken taraftarlarından olan, düşmanlarından olana karşı
ondan yardım istedi. Bunun üzerine ona bir yumruk attı ve
işini bitiriverdi. (Sonra da:) "Bu şeytanın işindendir;
o, gerçekten açıkca saptırıcı bir düşmandır" dedi. (28/15)
Sonunda ikisinin de düşmanı
olan (adam)ı yakalamak isterken (adam ona) dedi ki: "Ey
Musa dün birini öldürdüğün gibi, bugün de beni mi öldürmek
istiyorsun? Sen yeryüzünde yalnızca bir zorba olmak istiyorsun,
ıslah edicilerden olmak istemiyorsun." (28/19)
Onlar (münafıklar, düşman)
birliklerinin gitmediklerini sanıyorlardı. Eğer (askeri)
birlikler gelecek olsa, çölde bedevi-Araplar arasında olup
sizin haberlerinizi (ordan) sormayı cidden arzu ediyorlardı.
Fakat içinizde olsalardı ancak pek az savaşırlardı. (33/20)
Gerçek şu ki, şeytan
sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O,
kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmağa
çağırır. (35/6)
Ey Adem oğulları, ben
size and vermedim mi ki: Şeytana kulluk etmeyin, çünkü,
o, sizin için apaçık bir düşmandır;" (36/60)
İnsan, bizim kendisini
bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık
bir düşman kesilmiştir. (36/77)
Allah'ın düşmanlarının
bir araya getirilip-toplanacakları gün işte onlar, ateşe
bölükler halinde dağıtılırlar." (41/19)
Bu, Allah'ın düşmanlarının
cezası olan ateştir. Bizim ayetlerimizi inkar etmeleri dolayısıyla
bir ceza olarak, orada onlar için ebedilik yurdu vardır.
(41/28)
İyilikle kötülük eşit
olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır;
o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan
kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. (41/34)
Dediler ki: "Bizim ilahlarımız
mı daha hayırlı, yoksa o mu?" Onu yalnızca bir tartışma-konusu
olsun diye (örnek) verdiler. Hayır, onlar 'tartışmacı ve
düşman' bir kavimdir. (43/58)
Şeytan sakın sizi (Allah'ın
yolundan) alıkoymasın. Gerçekten o, sizin için açıkça bir
düşmandır. (43/62)
Muttakiler hariç olmak
üzere, o gün, dostların kimi kimine düşmandır. (43/67)
İnsanlar haşrolunduğu
(bir araya getirildiği) zaman, (Allah'tan başka taptıkları)
onlara düşman kesilirler ve (kendilerine) ibadet etmelerini
de tanımazlar. (46/6)
'Gizli toplantıların
fısıldaşmalarından' (kulis) men' edilip sonra men' edildikleri
şeye dönenleri; günah, düşmanlık ve Peygamber'e isyanı (aralarında)
fısıldaşanları görmüyor musun? Onlar sana geldikleri zaman,
seni Allah'ın selamladığı biçimde selamlıyorlar. Ve kendi
kendilerine: "Söylediklerimiz dolayısıyla Allah bize azab
etse ya." derler. Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir.
Artık o, ne kötü bir gidiş yeridir. (58/8)
Ey iman edenler, kendi
aranızda gizli konuşmalarda bulunacağınız zaman, bundan
böyle günah, düşmanlık ve Peygamber'e isyanı fısıldaşıp-konuşmayın;
birri (iyiliği) ve takvayı konuşun ve huzurunda toplanacağınız
Allah'tan sakının. (58/9)
Ey iman edenler, benim
de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin.
Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan
size geleni inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah'a inanmanızdan
dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır.
Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak
amacıyla çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz?
Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim.
Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından
şaşırıp-sapmış olur. (60/1)
Eğer sizi ele geçirecek
olurlarsa, size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini
kötülükle size uzatırlar. Onlar sizin inkâr etmenizi içten
arzu etmişlerdir. (60/2)
İbrahim ve onunla birlikte
olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine
demişlerdi ki: "Biz, sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan
gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp-inkar ettik. Sizinle
aramızda, siz Allah'a bir olarak iman edinceye kadar ebedi
bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir." Ancak İbrahim'in
babasına: "Sana bağışlanma dileyeceğim, ama Allah'tan gelecek
herhangi bir şeye karşı senin için gücüm yetmez." demesi
hariç. "Ey Rabbimiz, biz sana tevekkül ettik ve 'içten sana
yöneldik.' Dönüş sanadır." (60/4)
Belki Allah, sizlerle
onlardan kendilerine karşı düşmanlık besledikleriniz arasında
bir sevgi-bağı kılar. Allah, güç yetirendir. Allah, çok
bağışlayandır, çok esirgeyendir. (60/7)
Ey iman edenler, Allah'ın
yardımcıları olun: Meryem oğlu İsa'nın havarilere: "Allah'a
(yönelirken) benim yardımcılarım kimlerdir?" demesi gibi.
Havariler de demişlerdi ki: "Allah'ın yardımcıları bizleriz."
Böylece İsrailoğullarından bir topluluk iman etmiş, bir
topluluk da inkâr etmişti. Sonunda Biz iman edenleri düşmanlarına
karşı destekledik, onlar da üstün geldiler. (61/14)
Sen onları gördüğün zaman
cüsseli yapıları beğenini kazanmaktadır. Konuştukları zaman
da onları dinlersin. (Oysa) Sanki onlar (sütun gibi) dayandırılmış
ahşap-kütük gibidirler. (Bu dayanıksızlıklarından dolayı
da) Her çağrıyı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar,
bu yüzden onlardan kaçınıp-sakının. Allah onları kahretsin;
nasıl da çevriliyorlar. (63/4)
Ey iman edenler, gerçek
şu ki, sizin eşlerinizden ve çocuklarınızdan bir kısmı sizler
için (birer) düşmandırlar. Şu halde onlardan sakının. Yine
de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve
bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
(64/14)
Kime dilerse hikmeti
ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir
hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt
alıp-düşünmez. (2/269)
De ki: "Size Allah'ın
hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve
ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden
başkasına uymam." De ki: "Kör olanla, gören bir olur mu?
Yine de düşünmeyecek misiniz?" (6/50)
Kavmi onunla çekişip-tartışmaya
girdi. Dedi ki: "O beni doğru yola erdirmişken, siz benimle
Allah konusunda çekişip-tartışmaya mı girişiyorsunuz? Sizin
O'na şirk koştuklarınızdan ben korkmuyorum, ancak Allah'ın
benim hakkımda bir şey dilemesi başka. Rabbim, ilim bakımından
her şeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?"
(6/80)
Bu, Rabbinin dosdoğru
yoludur. Öğüt alıp düşünmesini bilen bir topluluk için ayetleri
böyle birer birer açıkladık. (6/126)
Şüphesiz sizin Rabbiniz,
altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden,
işleri evirip-çeviren Allah'tır. Onun izni olmadıktan sonra,
hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur,
öyleyse O'na kulluk edin. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek
misiniz? (10/3)
Bu iki grubun örneği;
kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Örnekçe bunlar
eşit olur mu? Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (11/24)
"Ey kavmim, ben onları
kovarsam, Allah'tan (gelecek azaba karşı) bana kim yardım
edecek? Hiç düşünmez misiniz?" (11/30)
Yaratan, hiç yaratmayan
gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? (16/17)
Böylece biz onu, Arapça
bir Kur'an olarak indirdik ve onda korkulacak şeyleri türlü
şekillerde açıkladık; umulur ki korkup-sakınırlar ya da
onlar için düşünme (yeteneğini) oluşturur. (20/113)
Onlar, yine de o sözü
(Kur'an'ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara, geçmişteki
atalarına gelmeyen bir şey mi geldi? (23/68)
"Allah'ındır" diyecekler.
De ki: "Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?" (23/85)
O, gece ile gündüzü birbiri
ardınca kılandır; öğüt alıp-düşünmek isteyenler ya da şükretmek
isteyenler için. (25/62)
Allah; gökleri, yeri
ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa
istiva etti. Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz
yoktur. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (32/4)
De ki: "Size bir tek
öğüt veriyorum: "Allah için ikişer ikişer ve teker teker
kıyam etmeniz, sonra düşünmeniz. Sizin sahibiniz (veya arkadaşınız
olan Peygamber)de hiç bir delilik yoktur. O, yalnızca sizi,
şiddetli bir azabın öncesinde uyarandır." (34/46)
O, size ayetlerini gösteriyor
ve sizin için gökten rızık indiriyor. İçten (Allah'a) yönelenden
başkası öğüt alıp-düşünmez. (40/13)
Onlar için öğüt alıp-düşünmek
nerede? Onlara, açıklayan bir elçi gelmişti. (44/13)
Artık onlar, kıyamet-saatinin
kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar?
İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten
sonra öğüt alıp-düşünmeleri onlara neyi sağlar? (47/18)
Öyle olmasa, Kur'an'ı
iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa birtakım kalpler üzerinde
kilitler mi vurulmuş? (47/24)
Andolsun Biz Kur'an'ı
zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt
alıp-düşünen var mı? (54/17,22,32,40)
Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı
bildiniz; ama öğüt alıp-düşünmeniz gerekmez mi? (56/62)
|