Nefis
Hani Musa, kavmine: “Ey kavmim, gerçekten siz, buzağıyı
(tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen, kusursuzca
yaratan (gerçek ilah)ınıza tevbe edip nefislerinizi öldürün:
bu, yaratıcınız katında sizin için daha hayırlıdır” demişti.
Bunun üzerine (Allah) tevbelerinizi kabul etti. Şüphesiz
O tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (2/54)
Bulutları üzerinize gölge kıldık ve size kudret helvası
ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiklerimizin
temizinden yiyin (dedik). Onlar bize zulmetmediler, ancak
kendi nefislerine zulmettiler. (2/57)
Allah’ın kullarından, dilediğine kendi fazlından (peygamberliği)
indirmesini ‘kıskanarak ve hakka baş kaldırarak’ Allah’ın
indirdiklerini tanımamakla, nefislerini ne kötü şeye karşılık
sattılar. Böylelikle gazab üstüne gazaba uğradılar. Kafirler
için alçaltıcı bir azab vardır. (2/90)
Ve onlar, Süleyman’ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların
anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar
inkâr etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil’deki iki meleğe
Harut’a ve Marut’a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi:
“Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın inkâr etme” demedikçe
hiç kimseye (bir şey) öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle
karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla
Allah’ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi.
Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak
şeyi öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın,
ahiretten hiçbir payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini
karşılığında sattıkları şey ne kötü; bir bilselerdi. (2/102)
Kitap Ehlinden çoğu, kendilerine gerçek (hak) apaçık belli
olduktan sonra, nefislerini (kuşatan) kıskançlıktan dolayı,
imanınızdan sonra sizi inkâra döndürmek arzusunu duydular.
Fakat, Allah’ın emri gelinceye kadar onları bırakın ve (onlara
ne sözle, ne de eylemle) ilişmeyin. Hiç şüphesiz Allah,
herşeye güç yetirendir. (2/109)Oruç gecesinde kadınlarınıza
yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, sizin örtüleriniz,
siz de onlara örtüsünüz. Allah, gerçekten sizin, nefislerinize
ihanet etmekte olduğunuzu bildi, tevbenizi kabul etti ve
sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin
için yazdıklarını dileyin. Fecir vakti, sizce beyaz iplik
siyah iplikten ayırd edilinceye kadar yiyin, için, sonra
geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde itikafta olduğunuz
zamanlarda onlara (kadınlarınıza) yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın
sınırlarıdır, (sakın) onlara yanaşmayın. İşte Allah, insanlara
ayetlerini böylece açıklar; umulur ki sakınırlar. (2/187)
Kitap Ehlinden bir grup, sizi şaşırtıp saptırmayı arzuladı;
fakat onlar ancak kendi nefislerini şaşırtıp-saptırırlar
da şuuruna varmazlar. (3/69)
Onların bu dünya hayatındaki harcamaları kendi nefislerine
zulmetmiş olan bir kavmin ekinine isabet eden kavurucu soğukluktaki
bir rüzgara benzer ki onu (ekini) helak etmiştir. Allah,
onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmetmektedirler.
(3/117)
Ve ‘çirkin bir hayasızlık’ işledikleri ya da nefislerine
zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından
dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları
bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde)
bile bile ısrar etmeyenlerdir. (3/135)
Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek yoktur.
O, süresi belirtilmiş bir yazıdır. Kim dünyanın yararını
(sevabını) isterse ona ondan veririz, kim ahiret sevabını
isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri pek yakında
ödüllendireceğiz. (3/145)
Hiçbir peygambere, emanete ihanet yaraşmaz. Kim ihanet ederse,
kıyamet günü ihanet ettiğiyle gelir. Sonra her nefis ne
kazandıysa, (ona) eksiksiz olarak ödenir. Onlar haksızlığa
uğratılmazlar. (3/161)
Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz
eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete
sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı,
aldatıcı metadan başka bir şey değildir. (3/185)
Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan
ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yayan Rabbinizden
korkup-sakının. Ve (yine) kendisiyle, birbirinizle dilekleştiğiniz
Allah’tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının.
Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir. (4/1)
Ey iman edenler, mallarınızı, sizden karşılıklı anlaşmadan
(doğan) bir ticaretten başka haksız ‘nedenler ve yollarla’
(batılca) yemeyin. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin. Şüphesiz,
Allah, sizi çok esirgeyendir. (4/29)
İşte bunların, Allah kalplerinde olanı bilmektedir. O halde
sen, onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver ve onlara nefislerine
ilişkin açık ve etkileyici söz söyle. (4/63)
Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah’ın izniyle kendisine
itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar kendi
nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip Allah’tan
bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi,
elbette Allah’ı tevbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı.
(4/64)
Melekler kendi nefislerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri
zaman derler ki: “Nerde idiniz?” Onlar: “Biz, yeryüzünde
zayıf bırakılmışlar (müstaz’aflar) idik.” derler. (Melekler
de:) “Hicret etmeniz için Allah’ın arzı geniş değil miydi?”
derler. İşte onların barınma yeri cehennemdir. Ne kötü yataktır
o? (4/97)
Kendi nefislerine ihanet edenlerden yana mücadeleye girişme.
Hiç şüphesiz Allah, ihanette ilerlemiş günahkarı sevmez.
(4/107)
Eğer Allah’ın fazlı ve rahmeti senin üzerinde olmasaydı,
onlardan bir grup, seni de saptırmak için tasarı kurmuştu.
Oysa onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar ve sana
hiçbir şeyle zarar veremezler. Allah, sana Kitabı ve hikmeti
indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. Allah’ın üzerinizdeki
fazlı çok büyüktür. (4/113)
Eğer bir kadın, kocasının nüşuzundan veya ondan yüz çevirip
uzaklaşmasından korkarsa, barış ile aralarını bulup düzeltmekte
ikisi için sakınca yoktur. Barış daha hayırlıdır. Nefisler
ise ‘kıskançlığa ve bencil tutkulara’ hazır (elverişli)
kılınmıştır. Eğer iyilik yapar ve sakınırsanız, şüphesiz,
Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (4/128)
İşte kalplerinde hastalık olanları: “Zamanın, felaketleriyle
aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz” diyerek aralarında
çabalar yürüttüklerini görürsün. Umulur ki Allah, bir fetih
veya katından bir emir getirecek de, onlar, nefislerinde
gizli tuttuklarından dolayı pişman olacaklardır. (5/52)
Andolsun, biz İsrailoğullarından kesin söz almış (misak)
ve onlara elçiler göndermiştik. Onlara ne zaman nefislerinin
hoşuna gitmeyen bir şeyle bir elçi geldiyse, bir bölümünü
yalanladılar, bir bölümünü de öldürdüler. (5/70)
Onlardan çoğunun inkâra sapanlarla dostluklar kurduklarını
görürsün. Kendileri için nefislerinin takdim ettiği şey
ne kötüdür. Allah onlara gazablandı ve onlar azabda ebedi
kalacaklardır. (5/80)
Ey iman edenler, üzerinizdeki (yükümlülük) kendi nefislerinizdir.
Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez. Tümünüzün
dönüşü Allah’adır. O, size yaptıklarınızı haber verecektir.
(5/105)
De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” De ki: “Allah’ındır.”
O, rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizi kendisinde şüphe olmayan
kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Nefislerini hüsrana
uğratanlar, işte onlar inanmayanlardır. (6/12)
Onlar, hem ondan alıkoyarlar, hem kendileri kaçarlar. Onlar,
yalnızca kendi nefislerinden başkasını yıkıma uğratmazlar
ama şuurunda değildirler. (6/26)
Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünya
hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur’an’la)
hatırlat ki, bir nefis, kendi kazandıklarıyla helake düşmesin;
(böylesinin) Allah’tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi
vardır; her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz. İşte onlar,
kazandıkları nedeniyle helake uğrayanlardır; küfre saptıklarından
dolayı onlar için çılgınca kaynar sular ve acıklı bir azab
vardır. (6/70)
O, sizi tek bir nefisten yaratandır. (Sizin için) Bir karar
(kalış) ve emanet (olarak konuluş) yeri vardır. Kavrayabilen
bir topluluk için ayetleri birer birer açıkladık. (6/98)
Ey cin ve insan topluluğu, içinizden size ayetlerimi aktarıp-okuyan
ve size bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp-korkutan
elçiler gelmedi mi? Onlar: “Nefislerimize karşı şehadet
ederiz” derler. Dünya hayatı onları aldattı ve gerçekten
kafir olduklarına dair kendi nefislerine karşı şehadet ettiler.
(6/130)
De ki: “O, herşeyin Rabbi iken, ben Allah’tan başka bir
Rab mi arayayım? hiçbir nefis, kendisinden başkasının aleyhine
(günah) kazanmaz. Günahkar olan bir başkasının günah yükünü
taşımaz. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. O, size hakkında
anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir.” (6/164)
Kimin tartıları hafif kalırsa, bunlar da ayetlerimize zulmedegeldiklerinden
dolayı nefislerini hüsrana uğratanlardır. (7/9)
Dediler ki: “Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer
bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan
olacağız.” (7/23)
Biz onları (İsrailoğullarını) ayrı ayrı oymaklar olarak
on iki topluluk (ümmet) olarak ayırdık. Kavmi kendisinden
su istediğinde Musa’ya: “Asan’la taşa vur” diye vahyettik.
Ondan on iki pınar sızıp-fışkırdı; böylece her bir insan-
topluluğu su içeceği yeri öğrenmiş oldu. Üzerlerine bulutla
gölge çektik ve onlara kudret helvası ile bıldırcın indirdik.
(Sonra da şöyle dedik:) “Size rızık olarak verdiklerimizin
temiz olanlarından yiyin.” Onlar bize zulmetmedi, ancak
kendi nefislerine zulmediyorlardı. (7/160)
Hani Rabbin, Adem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini
almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı:
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (demişti de) onlar: “Evet
(Rabbimizsin), şahid olduk” demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü:
“Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir. (7/172)
Ayetlerimizi yalanlayanlar ve yalnızca kendi nefislerine
zulmedenlerin örneği ne kötüdür. (7/177)
O, sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup-yatışması
için ondan eşini var etti. Onu (eşini) örtüp-bürüyünce,
o da bir yük yüklendi de bununla (bir süre) gezindi. Nitekim
ağırlaşınca, ikisi Rableri olan Allah’a dua ettiler: “Eğer
bize salih (bir çocuk) verirsen, andolsun şükredenlerden
olacağız.” (7/189)
Oysa (bu şirk koştukları güçler ve nesneler) ne onlara bir
yardıma güç yetirebilir, ne kendi nefislerine yardım etmeğe.
(7/192)
Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka
seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. “Eğer güç
yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık.”
diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini
helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylediklerini
biliyor. (9/42)
Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin,
İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin
haberi gelmedi mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi.
Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi
nefislerine zulmediyorlardı. (9/70)
(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle
ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti,
nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O’nun
dışında (yine) Allah’tan başka bir sığınacak olmadığını
iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini
kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul
edendir, esirgeyendir. (9/118)
Medine halkına ve çevresindeki bedevilere, Allah’ın elçisinden
geri kalmaları, kendi nefislerini onun nefsine tercih etmeleri
yakışmaz. Bu, gerçekten onların Allah yolunda bir susuzluk,
bir yorgunluk, ‘dayanılmaz bir açlık’ (çekmeleri), kâfirleri
‘kin ve öfkeyle ayaklandıracak’ bir yere ayak basmaları
ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları karşılığında, mutlaka
onlara bununla salih bir amel yazılmış olması nedeniyledir.
Şüphesiz Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez. (9/120)
İşte orada, her nefis önceden yaptıklarıyla imtihana çekilmiş
olacak ve onlar asıl-gerçek mevlaları olan Allah’a döndürülecekler.
Yalan yere uydurdukları da, kendilerinden kaybolup uzaklaşacaklar.
(10/30)
Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak
insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar. (10/44)
Zulmeden her nefis, yeryüzündekilerin tümüne sahip olsa
bunu (azaba karşılık) mutlaka fidye olarak verirdi. Onlar
azabı görünce pişmanlıklarını gizlerler, oysa onlar haksızlığa
uğratılmadan aralarında adaletle hükmedilmiştir. (10/54)
Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı
da bilmiyorum. Melek olduğumu söylemiyorum ve gözlerinizin
aşağılık gördüklerine, Allah kesin olarak bir hayır vermez
de demiyorum. Nefislerinde olanı Allah daha iyi bilir. Bu
durumda (bunun aksini yaparsam) gerçekten o zaman zalimlerdenim
(demek)dir.” (11/31)
Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmettiler.
Böylece Rabbinin emri geldiği zaman, Allah’ı bırakıp da
taptıkları ilahları, onlara hiçbir şey sağlayamadı, ‘helak
ve kayıplarını’ arttırmaktan başka bir işe yaramadı. (11/101)
(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten
nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle
kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır,
esirgeyendir.” (12/53)
O’nun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri vardır,
onu Allah’ın emriyle gözetip-korumaktadırlar. Gerçekten
Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip bozuncaya
kadar, bir toplulukta olanı değiştirip-bozmaz. Allah bir
topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri çevirmeye hiçbir
(biçimde imkan) yoktur; onlar için O’ndan başka bir veli
yoktur. (13/11)
Siz, kendi nefislerine zulmedenlerin yerleştikleri yerlerde
oturmuştunuz. Onlara ne yaptığımız size açıklanmıştı ve
size örnekler vermiştik. (14/45)
Ki melekler, kendi nefislerinin zalimleri olarak onların
canlarını aldıklarında, “Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk”
diye teslim olurlar. Hayır, şüphesiz Allah, sizin neler
yaptığınızı bilendir. (16/28)
(Küfre sapanlar) Kendilerine meleklerin gelmesinden veya
Rabbinin emrinin gelmesinden başka bir şey mi gözlüyorlar?
Onlardan öncekiler de öyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi,
fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (16/33)
Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve size eşlerinizden
çocuklar ve torunlar yarattı ve sizi güzel şeylerden rızıklandırdı.
Şimdi onlar, batıla mı inanıyorlar ve Allah’ın nimetini
inkar mı ediyorlar? (16/72)
Her ümmet içinde kendi nefislerinden onların üzerine bir
şahid getirdiğimiz gün, seni de onlar üzerinde bir şahid
olarak getireceğiz. Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı,
Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak
indirdik. (16/89)
Yahudi olanlara da, bundan önce sana aktardıklarımızı haram
kıldık. Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine
zulmediyorlardı. (16/118)
Göklerin ve yerin yaratılışında da, kendi nefislerinin yaratılışında
da Ben onları şahid tutmadım. Ben, saptırıcıları yardımcı-güç
de edinmedim. (18/51)
Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da
deneyerek imtihan ediyoruz ve siz bize döndürüleceksiniz.
(21/35)
Yoksa bize karşı kendilerini, engelleyerek koruyabilecek
ilahları mı var? Onların kendi nefislerine bile yardıma
güçleri yetmez ve onlar bizden yakınlık bulamazlar. (21/43)
Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da
artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir
hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap
görücüler olarak biz yeteriz. (21/47)
Onun uğultusunu bile duymazlar. Onlar nefislerinin arzuladığı
(sayısız nimet) içinde ebedi kalıcıdırlar. (21/102)
Kimin tartısı hafif gelirse, işte onlar da kendi nefislerini
hüsrana uğratanlar, cehennemde de ebedi olarak kalacak olanlardır.
(23/103)
Onu işittiğiniz zaman, erkek mü’minler ile kadın mü’minlerin
kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: “Bu, açıkca
uydurulmuş iftira bir sözdür” demeleri gerekmez miydi? (24/12)
O’nun dışında, hiçbir şeyi yaratmayan, üstelik kendileri
yaratılmış olan, kendi nefislerine bile ne zarar, ne yarar
sağlayamayan, öldürmeye, yaşatmaya ve yeniden diriltip-yaymaya
güçleri yetmeyen birtakım ilahlar edindiler. (25/3)
Bize kavuşmayı ummayanlar, dediler ki: “Bize meleklerin
indirilmesi ya da Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi?” Andolsun,
onlar kendi nefislerinde büyüklüğe kapıldılar ve büyük bir
azgınlıkla baş kaldırdılar. (25/21)
İşte biz, onların her birini kendi günahıyla yakalayıverdik.
Böylece onlardan kiminin üstüne taş fırtınası gönderdik,
kimini şiddetli bir çığlık sarıverdi, kimini yerin dibine
geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmedici
değildi, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.(29/40)
Her nefis ölümü tadıcıdır; sonra bize döndürüleceksiniz.
(29/57)
Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri,
yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş
bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan
çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar. (30/8)
Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden
öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Onlar,
güç bakımından kendilerinden daha üstün idiler, toprağı
alt-üst etmişler (ekmişler, madenler, sular arayıp çıkarmışlar)
ve onu, kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi.
Elçileri de, onlara açık delillerle gelmişti. Demek ki Allah
onlara zulmetmiyordu, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
(30/9)
Onda ‘sükun bulup durulmanız’ için, size kendi nefislerinizden
eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması
da, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir
kavim için gerçekten ayetler vardır. (30/21)
Size kendi nefislerinizden bir örnek verdi: “Size rızık
olarak verdiğimiz şeylerde, sağ ellerinizin malik olduklarınızdan,
sizinle eşit olup kendi kendinizden korktuğunuz gibi kendilerinden
de korktuğunuz (veya çekinip saygı duyduğunuz) ortaklar
var mıdır? “İşte biz, aklını kullanabilen bir kavim için
ayetleri böyle birer birer açıklarız. (30/28)
Artık hiçbir nefis, yaptıklarına karşılık olmak üzere kendileri
için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin)
saklandığını bilmez. (32/17)
Peygamber, mü’minler için kendi nefislerinden daha evladır
ve onun zevceleri de onların anneleridir. Rahim sahipleri
(akrabalar) de, Allah’ın Kitabında birbirlerine öteki mü’minlerden
ve muhacirlerden daha yakındır. Ancak dostlarınıza maruf
üzere yapacaklarınız başka; bunlar Kitapta yazılmış bulunmaktadır.
(33/6)
Onlar ise: “Rabbimiz, seferlerimizin arasını aç (şehirlerimiz
birbirine çok yakındır) dediler ve kendi nefislerine zulmetmiş
oldular. Böylece biz de onları efsaneler(e konu olan bir
halk) kıldık ve onları darmadağın edip dağıttık. Şüphesiz
bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için gerçekten
ayetler vardır. (34/19)
Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri
nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir.
(36/36)
Sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan kendi eşini var
etti ve sizin için davarlardan sekiz çift indirdi. Sizi
annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan
sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır.
İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O’nundur. O’ndan başka
ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz? (39/6)
Şüphesiz küfredenlere de (şöyle) seslenilir: “Allah’ın gazablanması,
elbette sizin kendi nefislerinize gazablanmanızdan daha
büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız zaman inkâr ediyordunuz.
(40/10)
Bugün her bir nefis, kendi kazandığıyla karşılık görür.
Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı seri görendir.
(40/17)
Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniziz.
Orda nefislerinizin arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz
herşey de sizindir.” (41/31)
Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara
göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine
açıkça belli olsun. herşeyin üzerinde Rabbinin şahid olması
yetmez mi? (41/53)
O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden
eşler, davarlardan da çiftler var etti. Sizleri bu tarzda
türetip-yayıyor. O’nun benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur.
O, işitendir, görendir. (42/11)
Onları görürsün; zilletten başları önlerine düşmüş bir halde,
ona (ateşe) sunulurlarken göz ucuyla sezdirmeden bakarlar.
İman edenler de: “Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet
günü hem kendi nefislerini, hem yakın akraba (veya yandaş)larını
da hüsrana uğratmışlardır” dediler. Haberiniz olsun; gerçekten
zalimler, kalıcı bir azab içindedirler. (42/45)
Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır;
orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı
herşey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız.” (43/71)
Allah, gökleri ve yeri hak olarak yarattı; öyle ki, her
nefis kazandıklarıyla karşılık görsün. Onlara zulmedilmez.
(45/22)
Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin,
belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla
(alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar.
Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin
ve birbirinizi ‘olmadık-kötü lakablarla’ çağırmayın. İmandan
sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte
onlar, zalim olanların ta kendileridir. (49/11)
(Artık) Her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahid ile
gelmiştir. (50/21)
Ve kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz? (51/21)
Bu (putlar ise,) sizin ve atalarınızın (kendi istek ve öngörünüze
göre) isimlendirdiğiniz (keyfi) isimlerden başkası değildir.
Allah, onlarla ilgili ‘hiçbir delil’ indirmemiştir. Onlar,
yalnızca zanna ve nefislerinin (alçak) heva (istek ve tutku)
olarak arzu ettiklerine uyuyorlar. Oysa andolsun, onlara
Rablerinden yol gösterici gelmiştir. (53/23)
Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi
bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta
(yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır.
(57/22)
Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı
(gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler
ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç
(arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa
bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin
‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar,
felah (kurtuluş) bulanlardır. (59/9)
Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini
unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların
ta kendileridir. (59/19)
Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde,
yarısında ve üçte birinde (namaz için) kalktığını bilir;
seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını
bilir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu
sayamıyacağınızı bildi, böylece tevbenizi (O’na dönüşünüzü)
kabul etti. Şu halde Kur’an’dan kolay geleni okuyun. Allah
sizden hastalar olduğunu, başkalarının Allah’ın fazlından
aramak için yeryüzünde gezip-dolaşacaklarını ve diğerlerinin
Allah yolunda çarpışacaklarını bilmiştir. Öyleyse ondan
(Kur’an’dan) kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın,
zekatı verin ve Allah’a güzel bir borç verin. Hayır olarak
kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri
daha hayırlı ve daha büyük bir ecir (karşılık) olarak Allah
katında bulursunuz. Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz
Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (73/20)
Her nefis, kazandıklarına karşılık bir rehinedir. (74/38)
Nefisler, birleştiği zaman, (81/7)
(Artık her) Nefis, neyi hazırladığını bilip-öğrenmiştir.
(81/14)
(Artık her) Nefis önceden takdim ettiklerini ve ertelediklerini
bilip-öğrenmiştir. (82/5)
Üzerinde gözetleyici-koruyucu bulunmayan hiçbir nefis (kimse)
yoktur. (86/4)
Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, (89/27)
Andolsun, biz Musa’ya kitabı verdik ve ardından peşpeşe
elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da apaçık belgeler
verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs’le teyid ettik. Demek, size ne
zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse,
büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız
da onu öldürecek misiniz? (2/87)
Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim’in dininden
kim yüz çevirir? Andolsun, biz onu dünyada seçtik, gerçekten
ahirette de O salihlerdendir. (2/130)
İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını ara(yıp
kazan)mak amacıyla nefsini satın alır. Allah, kullarına
karşı şefkatli olandır. (2/207)
Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini tamamlamışlarsa,
onları ya güzellikle tutun ya da güzellikle bırakın. Fakat
haklarını ihlal edip zarar vermek için onları (yanınızda)
tutmayın. Kim böyle yaparsa artık o, kendi nefsine zulmetmiş
olur. Allah’ın ayetlerini oyun (konusu) edinmeyin ve Allah’ın
size verdiği nimeti ve size öğüt olarak indirdiği Kitab’ı
ve hikmeti anın. Allah’tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah
herşeyi bilendir. (2/231)
Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez.
(Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir.
“Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı
bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin
gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz
şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge,
Sen bizim mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım
et.” (2/286)
Artık onları, kendisinde şüphe olmayan bir gün topladığımızda
ve her bir nefse -haksızlığa uğratılmaksızın- kazandığı
tam olarak ödendiğinde nasıl olacak? (3/25)
Her bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu ve her
ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe
olmasını istediği o günü (düşünün). Allah, sizi kendisinden
sakındırır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır. (3/30)
Kim kötülük işler veya nefsine zulmedip sonra Allah’tan
bağışlanma dilerse Allah’ı bağışlayıcı ve merhamet edici
olarak bulur. (4/110)
Kim bir günah kazanırsa, o ancak kendi nefsi aleyhinde onu
kazanmıştır. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(4/111)
Sonunda nefsi ona kardeşini öldürmeyi (tahrik edip zevkli
göstererek) kolaylaştırdı; böylece onu öldürdü, bu yüzden
hüsrana uğrayanlardan oldu. (5/30)
Bu nedenle, İsrailoğullarına şunu yazdık: Kim bir nefsi,
bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın
(haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş
gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse,
bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz
onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından
onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır. (5/32)
Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar -o en
güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru
olarak yapın. hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında
bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa-
adil olun. Allah’ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla
size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz.”
(6/152)
Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda, bizimle
karşılaşmayı ummayanlar, derler ki: “Bundan başka bir Kur’an
getir veya onu değiştir.” De ki: “Benim onu kendi nefsimin
bir öngörmesi olarak değiştirmem benim için olacak şey değildir.
Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan
edersem, gerçekten ben, büyük günün azabından korkarım.”
(10/15)
De ki: “Ey insanlar, şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir.
Kim hidayet bulursa, o ancak kendi nefsi için hidayet bulmuştur.
Kim saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinizde
bir vekil değilim.” (10/108)
Ve üzerine yalandan kan (sürülmüş) olan gömleğini getirdiler.
“Hayır” dedi. Nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş.
Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüp-uydurduklarınıza
karşı (kendisinden) yardım istenecek olan Allah’tır.” (12/18)
Şehirde (birtakım) kadınlar: “Aziz (Vezir)’in karısı kendi
uşağının nefsinden murad almak istiyormuş. Öyle ki sevgi
onun bağrına sinmiş. Biz doğrusu onu açıkça bir sapıklık
içinde görüyoruz.” dedi. (12/30)
Kadın dedi ki: “Beni kendisiyle kınadığınız işte budur.
Andolsun onun nefsinden ben murad istedim, o ise (kendini)
korudu. Ve andolsun, eğer o kendisine emrettiğimi yapmayacak
olursa, mutlaka zindana atılacak ve elbette küçük düşürülenlerden
olacak.” (12/32)
(Hükümdar topladığı o kadınlara:) “Yusuf’un nefsinden murad
almak istediğinizde sizin durumunuz neydi?” dedi. Onlar:
“Allah için, haşa” dediler. “Biz ondan hiçbir kötülük görmedik.”
Aziz (Vezir)in de karısı dedi ki: “İşte şu anda gerçek orta
yere çıktı; onun nefsinden ben murad almak istemiştim. O
ise gerçekten doğruyu söylenlerdendir.” (12/51)
Babalarının kendilerine emrettiği yerden (Mısır’a) girdiklerinde,
(bu,) -Yakub’un nefsindeki dileği açığa çıkarması dışında-
onlara Allah’tan gelecek olan hiçbir şeyi (gidermeyi) sağlamadı.
Gerçekten o, kendisine öğrettiğimiz için bir ilim sahibiydi.
Ancak insanların çoğu bilmezler. (12/68)
(Şehre dönüp durumu babalarına aktarınca o:) “Hayır” dedi.
“Nefsiniz sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş. Bundan
sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Umulur ki Allah (pek
yakın bir gelecekte) onların tümünü bana getirir. Çünkü
O, bilenin, hüküm ve hikmet sahibi olanın kendisidir.” (12/83)
Her nefsin bütün kazandıkları üzerinde gözetici olana mı
(baş kaldırılır?) Onlar Allah’a ortaklar koştular. De ki:
“Bunları adlandırın (bakalım). Yoksa siz yeryüzünde bilmeyeceği
bir şeyi O’na haber mi veriyorsunuz? Yoksa sözün zahirine
(veya boş ve süslü olanına)mi (kanıyorsunuz)? Hayır, inkâr
edenlere kendi hileli-düzenleri süslü-çekici gösterilmiştir
ve onlar (doğru) yoldan alıkonulmuşlardır. Allah, kimi saptırırsa,
artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur. (13/33)
Onlardan öncekiler de hileli-düzenler kurmuşlardı; fakat
düzen kuruculuğun (tedbirlerin, karşılık vermelerin) tümü
Allah’a aittir. Her bir nefsin ne kazandığını O bilir. Bu
yurdun sonu kimindir, inkâr edenler pek yakında bileceklerdir.
(13/42)
(Bu azab,) Allah’ın her nefsi kendi kazandığıyla cezalandırması
içindir. Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir. (14/51)
O gün, herkes kendi nefsi adına mücadele eder ve herkese
yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir. Onlar zulme uğratılmazlar.
(16/111)
Kendi kitabını oku; bugün nefsin hesap sorucu olarak sana
yeter.” (17/14)
Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim
de saparsa kendi aleyhine sapar. hiçbir günahkar, bir başkasının
günah yükünü yüklenmez. Biz, bir elçi gönderinceye kadar
(hiçbir topluma) azab edecek değiliz. (17/15)
Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi (ve):
“Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum” dedi.
(18/35)
Dedi ki: “Ben onların görmediklerini gördüm, böylece elçinin
izinden bir avuç alıp atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim
hoşa giden (bir şey) gösterdi.” (20/96)
Ve Kur’an’ı okumakla da (emrolundum). Artık kim hidayete
gelirse, kendi nefsi için hidayete gelmiştir; kim sapacak
olursa, de ki: “Ben yalnızca uyarıcılardanım.” (27/92)
Dedi ki: “Rabbim, gerçekten, ben kendi nefsime zulmettim,
artık beni bağışla.” Böylece (Allah) onu bağışladı. Şüphesiz.
O, bağışlayandır, esirgeyendir. (28/16)
Kim cihad ederse, yalnızca kendi nefsi için cihad etmiş
olur. Şüphesiz Allah, alemlerden müstağnidir. (29/6)
Eğer biz dilemiş olsaydık, her bir nefse kendi hidayetini
verirdik. Fakat benden çıkan şu söz gerçekleşecektir: “Andolsun,
cehennemi cinlerden ve insanlardan (İnkâr edenlerle) tamamıyla
dolduracağım.” (32/13)
Hani sen, Allah’ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine
nimet verdiğin kişiye: “Eşini yanında tut ve Allah’tan sakın”
diyordun; insanlardan çekinerek Allah’ın açığa vuracağı
şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun; oysa Allah, kendisinden
çekinmene çok daha layıktı. Artık Zeyd, ondan ilişkisini
kesince, biz onu seninle evlendirdik; ki böylelikle evlatlıklarının
kendilerinden ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları)
zaman, onlarla evlenme konusunda mü’minler üzerine bir güçlük
olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir. (33/37)
De ki: “Eğer ben sapacak olsam, artık kendi nefsim aleyhine
sapmış olurum; eğer hidayeti bulacak olsam, bu da Rabbimin
bana vahyetmekte olduğu (Kur’an) sayesindedir. Şüphesiz
O, işitendir, yakın olandır.” (34/50)
Kötü olarak işledikleri kendisine çekici-süslü kılınıp da
onu güzel gören mi (Allah katında kabul görecek)? Artık
şüphesiz Allah, dilediğini saptırır, dilediğini hidayete
eriştirir. Öyleyse, onlara karşı nefsin hasretlere kapılıp
gitmesin. Gerçekten Allah, yaptıklarını bilendir. (35/8)
Hiçbir günahkar bir başka günahkarın günahını yüklenemez.
Eğer yükü ağır olan kimse (bir başkasını) onu taşımaya çağırsa,
-bu, yakın-akrabası da olsa- kendisine ondan hiçbir şey
yükletilmez. Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden ‘içleri
titreyerek-korkmakta’ olanları ve dosdoğru namazı kılanları
uyarırsın. Kim temizlenip-arınırsa, artık o, kendi nefsi
için temizlenip-arınmıştır. Sonunda dönüş Allah’adır. (35/18)
Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık.
Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir
yoldadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda yarışır öne
geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir. (35/32)
Ona ve İshak’a bereketler verdik. İkisinin soyundan, ihsanda
bulunan (muhsin olan) da var, açıkça kendi nefsine zulmeden
de. (37/113)
Her bir nefse yaptığının tam karşılığı verildi. O, onların
işlediklerini daha iyi bilendir. (39/70)
İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz;
buna rağmen bazılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse,
artık o, ancak kendi nefsine cimrilik eder. Allah ise, Ğaniy
(hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır; fakir olan sizlersiniz.
Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi
getirip-değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar.
(47/38)
Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler
vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız.
(50/16)
Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup-sakının,
dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük
yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından
(ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş)
bulanlardır. (64/16)
Ey Peygamber, kadınları boşadığınız zaman, iddetleri süresinde
(temizlendiklerinde) boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz Allah’tan
korkun. Onları evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar;
ancak açık ‘çirkin bir hayasızlık’ göstermeleri durumu başka.
Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını çiğnerse,
gerçekte o, kendi nefsine zulmetmiş olur. Sen bilmezsin;
olabilir ki Allah, bunun arkasından bir iş (durum) oluşturur.
(65/1)
Geniş-imkanları olan, nafakayı geniş imkanlarına göre versin.
Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah’ın kendisine verdiği
kadarıyla versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla
yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı
kılıp-verecektir. (65/7)
Ve yine hayır; kendini kınayıp duran nefse de and ederim.
(75/2)
Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir. (75/14)
Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek ve tutkular)
dan sakındırırsa, (79/40)
Hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeye güç yetiremeyeceği
gündür; o gün emir yalnızca Allah’ındır. (82/19)
Nefse ve ona ‘bir düzen içinde biçim verene’, (91/7)
Nehir
Kendilerinden önce nice nesilleri yıkıma uğrattığımızı
görmüyorlar mı? Biz, sizi yerleşik kılmadığımız bir biçimde
onları yeryüzünde (büyük bir güç ve servetle) yerleşik
kıldık; gökten üzerlerine sağanak (bol yağmurlar) yağdırdık,
nehirleri de altlarından akar yaptık. Ama günahları nedeniyle
biz onları yıkıma uğrattık ve arkalarından başka nesiller
(inşa edip) var ettik. (6/6)
Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: “Ey kavmim,
Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim
değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?” (43/51)
Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nehir (çevresin)dedirler.
(54/54)
Neshetmek
Biz, daha hayırlısını veya bir benzerini getirinceye
(kadar) hiçbir ayeti neshetmez (hükmünü yürürlükten kaldırmaz)
veya unutturmayız. Bilmez misin ki Allah, gerçekten herşeye
güç yetirendir. (2/106)
Nesil
Kendilerinden önce nice nesilleri yıkıma uğrattığımızı
görmüyorlar mı? Biz, sizi yerleşik kılmadığımız bir biçimde
onları yeryüzünde (büyük bir güç ve servetle) yerleşik
kıldık; gökten üzerlerine sağanak (bol yağmurlar) yağdırdık,
nehirleri de altlarından akar yaptık. Ama günahları nedeniyle
biz onları yıkıma uğrattık ve arkalarından başka nesiller
(inşa edip) var ettik. (6/6)
Andolsun, sizden önceki nesilleri, resulleri kendilerine
apaçık deliller getirdiği halde, zulmettikleri ve iman
etmeyecek oldukları için yıkıma uğrattık. İşte biz, suçlu-günahkar
olan bir topluluğu böyle cezalandırırız. (10/13)
Bunlar, sana doğru haber (kıssa) olarak aktardığımız (geçmişteki)
nesillerin haberleridir. Onlardan kimi ayakta kalmış,
(hâlâ izleri var, kimi de) biçilmiş ekin (gibi yerlebir
edilmiş, kalıntısı silinmiş) dir. (11/100)
Onlar, zulüm işlemektelerken, ülkeleri (veya nesilleri)
yakaladığı zaman... Rabbinin yakalaması işte böyledir.
Gerçekten O’nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir. (11/102)
Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek
azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet
sahibi kişiler bulunmalı değil miydi? Zulmedenler ise,
içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar, suçlu-günahkarlardı.
(11/116)
İşte bunlar; kendilerine Allah’ın nimet verdiği peygamberlerdendir;
Adem’in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımız (insan
nesillerin)den, İbrahim ve İsrail (Yakup)in soyundan,
doğru yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendirler.
Onlara Rahman (olan Allah’)ın ayetleri okunduğunda, ağlayarak
secdeye kapanırlar. (19/58)
Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki, namaz
(kılma duyarlılığın)ı kaybettiler ve şehvetlerine kapılıp-uydular.
Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır.
(19/59)
Onlardan önce nice insan- nesillerini yıkıma uğrattık,
onlar mal (giyim, kuşam ve tefriş) bakımından da, gösteriş
bakımından da daha güzeldiler. (19/74)
Biz, onlardan önce nice insan- nesillerini yıkıma uğrattık;
(şimdiyse) onlardan hiçbirini hissediyor veya onların
fısıltılarını duyuyor musun? (19/98)
(Firavun) Dedi ki: “İlk çağlardaki nesillerin durumu nedir
öyleyse?” (20/51)
Kendilerinden önceki nesillerden nicelerini yıkıma uğratmamız,
onları doğruya yöneltmedi mi? (Oysa bugün kendileri) onların
kaldıkları yerlerde (tarihi kalıntıları üzerinde) gezinip
duruyorlar. Şüphesiz bunda sağduyu sahipleri için ayetler
vardır. (20/128)
Sonra onların ardından başka nesiller yaratıp-inşa ettik.
(23/42)
Ad’ı, Semud’u, Ress halkını ve bunlar arasında birçok
nesilleri (yok ettik). (25/38)
Andolsun, ilk nesilleri yıkıma uğrattıktan sonra, Musa’ya,
insanlar için (gözleri hikmetle açıp aydınlatacak) basiretler,
hidayet ve rahmet olmak üzere Kitap verdik. Umulur ki,
öğüt alıp-düşünürler diye. (28/43)
Ancak biz birçok nesiller inşa ettik de onların üzerinde
(nice) ömür(ler) uzayıp geçti. Ve sen Medyen halkı içinde
yaşayıp da ayetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş değilsin.
Ancak (bu bilgileri sana) gönderen biziz. (28/45)
Dedi ki: “Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir.”
Bilmez mi, ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden
kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı
bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır.
Suçlu-günahkarlardan kendi günahları sorulmaz. (28/78)
Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri kendilerinden
evvel yıkıma uğratmış olmamız, hâlâ onları doğru yola
iletip yöneltmedi mi? Elbette, bunda ayetler vardır; yine
de işitmiyorlar mı? (32/26)
Görmüyorlar mı, kendilerinden önce nice nesilleri helak
ettik? Onlar, bir daha kendilerine dönmemektedirler. (36/31)
O kimse ki, anne ve babasına: “Öf size, benden önce nice
nesiller gelip geçmişken, beni (diriltilip) çıkarılacağımla
mı tehdit ediyorsunuz?” dedi. O ikisi (anne ve babası)
ise Allah’a yakararak: “Yazıklar sana, iman et, şüphesiz
Allah’ın va’di haktır.” (derler; fakat) O: “Bu, geçmişlerin
masallarından başkası değildir” der. (46/17)
Biz bunlardan önce nice nesiller yıkıma uğrattık ki onlar,
zorbaca yakalamak (yakıp-yıkmak, baskı ve şiddetle yönetmek,
sindirmek) bakımından kendilerinden daha üstündüler; şehirlerde
(yerin üstünü altına getirip, sayısız kazı, inşaat ve
araştırmalarla her yanı) delik-deşik etmişlerdi. (Ama)
kaçacak bir yer var mı? (50/36)
Nesr
Ve dediler ki: Kendi ilahlarınızı bırakmayın; bırakmayın
ne Vedd’i, ne Suva’ı, ne Yeğus’u, ne Ye’uk’u ve ne de
Nesr’i.” (71/23)
Neşe
Doğrusu gece neşesi (gece ibadeti, insanın iç dünyasında
uyandırdığı) etki bakımından daha kuvvetli, okumak bakımından
daha sağlamdır. (73/6)
Doğrusu, ‘suç ve günah işleyenler,’ kimi iman edenlere
gülüp-geçerlerdi. Yanlarına vardıkları zaman, birbirlerine
kaş-göz ederlerdi. Kendi yakınlarına döndükleri zaman
neşeyle dönerlerdi. (83/29-31)
Nikah
Müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikahlamayın; iman
eden bir cariye, -hoşunuza gitse de- müşrik bir kadından
daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar
nikahlamayın; iman eden bir köle, -hoşunuza gitse de-
müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar, ateşe çağırırlar,
Allah ise kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır.
O, insanlara ayetlerini açıklar. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler.
(2/221)
Yine onu (kadını üçüncü defa) boşarsa, (kadın) onun dışında
bir başka kocayla nikahlanmadıkça ona helal olmaz. Eğer
(bu koca da) onu boşarsa, onlar (ilk koca ile karısı)
Allah’ın sınırlarını ayakta tutacaklarını sanıyorlarsa,
tekrar birbirlerine dönmelerinde ikisi için günah yoktur.
İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır; bilen bir topluluk
için bunları (böyle) açıklar. (2/230)
Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini de tamamlamışlarsa
-birbirleriyle maruf (bilinen meşru biçimde) anlaştıkları
takdirde- onlara, kendilerini kocalarına nikahlamalarına
engel çıkarmayın. İşte, içinizde Allah’a ve ahiret gününe
iman edenlere bununla (böyle) öğüt verilir. Bu, sizin
için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah, bilir de siz
bilmezsiniz. (2/232)
(İddeti bekleyen) Kadınları nikahlamak istediğinizi (onlara)
sezdirmenizde ya da böyle bir isteği gönlünüzde saklamanızda
sizin için bir sakınca yoktur. Gerçekte Allah, sizin onları
(kalbinizden geçirip) anacağınızı bilir. Sakın bilinen
(meşru) sözler dışında onlarla gizlice vaadleşmeyin; bekleme
süresi tamamlanıncaya kadar nikah bağını bağlamaya kesin
karar vermeyin. Ve bilin ki, elbette Allah kalbinizden
geçeni bilmektedir. Artık ondan kaçının. Ve bilin ki,
şüphesiz Allah bağışlayandır, (kullara) yumuşak davranandır.
(2/235)
Eğer onlara mehir tesbit eder de, el sürmeden boşarsanız,
bu durumda -kendileri veya nikah bağı elinde olanın bağışlaması
hariç- tesbit ettiğiniz (mehr)in yarısı onlarındır. Sizin
(tümünü veya fazlasını) bağışlamanız takvaya daha yakındır.
Aranızdaki üstünlüğü (derece farkını) unutmayın. Şüphesiz
Allah, yapmakta olduklarınızı görendir. (2/237)
Eğer yetim (kız)lar konusunda adaleti yerine getiremeyeceğinizden
korkarsanız, bu durumda, (onlarla değil) size helal olan
(başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın.
Şayet adaleti sağlayamayacağınızdan korkarsanız, o zaman
bir (eş) ya da sağ ellerinizin malik olduğu (cariye) ile
(yetinin). Bu sapmamanıza daha yakındır. (4/3)
Yetimleri, nikaha erişecekleri çağa kadar deneyin; şayet
kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma gördünüz mü, hemen
onlara mallarını verin. Büyüyecekler diye israf ile çarçabuk
yemeyin. Zengin olan iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan
da artık maruf (ihtiyaca ve örfe uygun) bir şekilde yesin.
Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, onlara karşı şahid
bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter. (4/6)
Kadınlardan babalarınızın nikahladıklarını nikahlamayın.
Ancak (cahiliyede) geçen geçmiştir. Çünkü bu, ‘çirkin
bir hayasızlık’ ve ‘öfke duyulan bir iğrençliktir.’ Ne
kötü bir yoldu o!... (4/22)
İçinizden özgür mü’min kadınları nikahlamaya güç yetiremeyenler,
o zaman sağ ellerinizin malik olduğu inanmış cariyelerinizden
(alsın.) Allah sizin imanınızı en iyi bilendir. Öyleyse
onları, fuhuşta bulunmayan, iffetli ve gizlice dostlar
edinmemişler olarak velilerinin izniyle nikahlayın. Onlara
ücretlerini (mehirlerini) maruf (güzel ve örfe uygun)
bir şekilde verin. Evlendikten sonra, fuhuş yapacak olurlarsa,
özgür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı(nı uygulayın.)
Bu, sizden günaha sapmaktan endişe edip korkanlar içindir.
Sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır. Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. (4/25)
Kadınlar konusunda senden fetva isterler. De ki: “Onlara
ilişkin fetvayı size Allah veriyor. (Bu fetva,) Kendilerine
yazılan (hakları veya miras)ı vermediğiniz ve kendilerini
nikahlamayı istediğiniz yetim kadınlar ve zayıf çocuklar
(hakkında) ile yetimlere karşı adaleti ayakta tutmanız
konusunda size Kitap’ta okunmakta olanlardır. Hayır adına
her ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir. (4/127)
Zina eden erkek, zina eden ya da müşrik olan bir kadından
başkasını nikahlayamaz; zina eden kadını da zina eden
ya da müşrik olan bir erkekten başkası nikahlayamaz. Bu,
mü’minlere haram kılınmıştır. (24/3)
İçinizde evli olmayanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden
salih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler Allah, kendi
fazlından onları zengin eder. Allah geniş (nimet sahibi)dir,
bilendir. Nikah (imkanı) bulamayanlar, Allah onları kendi
fazlından zenginleştirinceye kadar iffetli davransınlar.
Sağ ellerinizin malik olduğu (köle ve cariyelerden) mükatebe
isteyenlere -eğer onlarda bir hayır görüyorsanız- mükatebe
yapın. Ve Allah’ın size verdiği malından onlara verin.
Dünya hayatının geçici metaını elde etmek için -ırzlarını
korumak istiyorlarsa- cariyelerinizi fuhşa zorlamayın.
Kim onları (fuhşa) zorlarsa, şüphesiz, onların (fuhşa)
zorlanmalarından sonra Allah (onları) bağışlayandır, esirgeyendir.
(24/32-33)
(Babaları) Dedi ki: “Doğrusu ben, sekiz yıl bana hizmet
etmene karşılık olmak üzere, şu iki kızımdan birini sana
nikahlamak istiyorum; şayet on (yıl)a tamamlayacak olursan,
artık o da senden. Ben sana zorluk çıkarmak istemem; beni
de inşaallah salih olanlardan bulacaksın.” (28/27)
Ey iman edenler, mü’min kadınları nikahlayıp sonra onlara
dokunmadan boşarsanız, bu durumda sizin için üzerlerine
sayacağınız bir iddet yoktur. Artık (hemen) onları yararlandırın
(onlara yetecek bir miktar verin) ve güzel bir salma tarzıyla
onları salıverin. (33/49)
Ey iman edenler (rastgele) Peygamberin evlerine girmeyin,
(Bir başka iş için girmişseniz ille de) yemek vaktini
beklemeyin. (Ama yemeğe) çağrıldığınız zaman girin, yemeği
yiyince dağılın ve (uzun) söze dalmayın. Gerçekten bu,
peygambere eziyet vermekte ve o da sizden utanmaktadır;
oysa Allah, hak (kı açıklamak)tan utanmaz. Onlardan (peygamberin
eşlerinden) bir şey isteyeceğiniz zaman, perde arkasından
isteyin. Bu, sizin kalpleriniz için de, onların kalpleri
için de daha temizdir. Allah’ın Resûlü’ne eziyet vermeniz
ve ondan sonra eşlerini nikahlamanız size ebedi olarak
(helal) olmaz. Çünkü böyle yapmanız, Allah katında çok
büyük (bir günah)tır. (33/53)
Ey iman edenler, mü’min kadınlar hicret ederek size geldikleri
zaman, onları imtihan edin. Allah, onların imanlarını
daha iyi bilendir. Şayet (gerçekten) mü’min kadınlar olduklarını
bilip-öğrenirseniz, artık sakın onları kafirlere geri
çevirmeyin. (Çünkü) Ne bunlar onlara helaldir, ne onlar
bunlara helaldir. Onlara (kafir kocalarına kendileri için)
harcadıklarını verin. Onlara (hicret eden mü’min kadınlara)
ücretlerini (mehirlerini) verdiğiniz takdirde onları nikahlamanızda
size bir güçlük yoktur. Kafir (kadın)ların ismetlerini
(nikahlarını) tutmayın ve (onlar için) harcadıklarınızı
isteyin. Onlar da (mü’min kadınlara) harcadıklarını istesinler.
Bu, Allah’ın hükmüdür; sizin aranızda hükmeder. Allah,
bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (60/10)
Allah, inkâr edenlere, Nuh’un eşini ve Lut’un eşini örnek
verdi. İkisi de, kullarımızdan salih olan iki kulumuzun
nikahları altındaydı; ancak onlara ihanet ettiler. Bundan
dolayı, (kocaları) kendilerine Allah’tan gelen hiçbir
şeyle yarar sağlamadılar. İkisine de: “Ateşe diğer girenlerle
birlikte girin” denildi. (66/10)