kURAN- I KERİM FİHRİSTİ

Sağırdırlar, dilsizdirler,
kördürler. Bundan dolayı dönmezler. (2/18)
İnkar edenlerin örneği
bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya
bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir
hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler,
kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler. (2/171)
Bir fitne olmayacak sandılar,
körleştiler, sağırlaştılar. Sonra Allah, tevbelerini kabul
etti, (yine) onlardan çoğunluğu körleştiler, sağırlaştılar.
Allah yapmakta olduklarını görendir. (5/71)
Bizim ayetlerimizi yalan
sayanlar karanlıklar içinde sağırdırlar, dilsizdirler. Allah,
kimi dilerse onu şaşırtıp-saptırır, kimi dilerse de onu
dosdoğru yol üzerinde kılar. (6/39)
Gerçek şu ki, Allah katında,
yerde debelenenlerin en kötüsü, (bir türlü) akıl erdirmez
olan sağırlar ve dilsizlerdir. (8/22)
Bu iki grubun örneği;
kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Örnekçe bunlar
eşit olur mu? Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (11/24)
Allah, kimi hidayete erdirirse,
işte o, hidayet bulmuştur, kimi saptırırsa onlar için O'nun
dışında asla veliler bulamazsın. Kıyamet günü, biz onları
yüzükoyun körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz.
Onların barınma yerleri cehennemdir; ateşi sükun buldukça,
çılgın alevini onlara arttırırız. (17/97)
De ki: "Ben sizi yalnızca
vahy ile uyarıp-korkutuyorum. Ancak sağır olanlar, uyarıldıklarında
çağrıyı işitmezler." (21/45)
Onlar, kendilerine Rablerinin
ayetleri hatırlatıldığı zaman, onun üstünde sağır ve körler
olarak kapanıp kalmayanlardır. (25/73)
Çünkü gerçekten sen, ölülere
(söz) dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçan sağırlara da
çağrıyı işittiremezsin. (27/80)
Şimdi sen, ölülere (söz)
duyuramazsın ve arkalarını dönüp giden sağırlara da çağrıyı
duyuramazsın. (30/52)
Öyleyse sağır olanlara
sen mi dinleteceksin veya kör olan ve açıkça bir sapıklık
içinde bulunanı hidayete erdireceksin? (43/40)
İşte bunlar; Allah onları
lanetlemiş, böylece (kulaklarını) sağırlaştırmış ve basiret
(göz)lerini de kör etmiştir. (47/23)
Ey iman edenler, Allah'a
ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun
diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı
geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan
bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü
mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından
hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kâfirler
topluluğuna hidayet vermez. (2/264)
Yalnızca Allah'ın rızasını
istemek ve kendilerinde olanı kökleştirip- güçlendirmek
için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede
bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren
bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağnak yağmur isabet
etmese de bir çisintisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı
görendir. (2/265)
Bizim, göğü kitabın sahifelerini
katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya başladığımız
gibi, yine onu (eski durumuna) iade edeceğiz. Bu, bizim
üzerimizde bir vaiddir. Elbette, biz yapıcılarız. (21/104)
Eğer seni yalanlıyorlarsa,
senden öncekiler de yalanlandı; elçileri ise; kendilerine
apaçık ayetler, sahifeler ve aydınlatıcı kitaplar getirmişlerdi.
(35/25)
Yoksa Musa'nın sahifelerinde
olan kendisine haber verilmedi mi? (53/36)
Hayır; her biri, kendisine
açılmış sahifelerin verilmesini ister. (74/52)
O (Kur'an), 'şerefli-üstün'
sahifelerdedir. (80/13)
Sahifeler (amel defterleri)
açıldığı zaman, (81/10)
Şüphesiz bu, önceki sahifelerde
vardır; (87/18)
İbrahim'in ve Musa'nın
sahifelerinde. (87/19)
(O delil de) Allah'tan
gönderilmiş-bir elçi (ki,) tertemiz sahifeleri okumaktadır;
(98/2)
Allah'a karşı yalan uydurup
iftira düzenden veya kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken
"Bana da vahy geldi" diyen ve "Allah'ın indirdiğinin bir
benzerini de ben indireceğim" diyenden daha zalim kimdir?
Sen bu zalimleri ölümün 'şiddetli sarsıntıları' sırasında
meleklerin ellerini uzatarak onlara: "Canlarınızı (bu kıskıvrak
yakalanıştan) çıkarın bugün Allah'a karşı haksız olanı söylediğiniz
ve O'nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla
alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksiniz" (dediklerinde)
bir görsen... (6/93)
Şüphesiz, Allah ve melekleri
Peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat
edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin. (33/56)
Salih
(A.S) ve Semud Kavmi
Semud (toplumuna da) kardeşleri
Salih'i (gönderdik. Salih:) "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin,
sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık
bir belge (mucize) gelmiştir: Allah'ın bu dişi devesi size
bir belgedir; onu salıverin de Allah'ın arzında otlasın,
ona bir kötülükle dokunmayın, sonra sizi acı bir azab yakalar"
dedi. (7/73)
"(Allah'ın) Ad (kavminden)
sonra sizi halifeler kıldığını ve sizi yeryüzünde (güç ve
servetle) yerleştirdiğini hatırlayın. Ki onun düzlüklerinde
köşkler kuruyor, dağlardan evler yontuyordunuz. Şu halde
Allah'ın nimetlerini hatırlayın, yeryüzünde bozguncular
olarak karışıklık çıkarmayın." (7/74)
Kavminin önde gelenlerinden
büyüklük taslayanlar (müstekbirler), içlerinden iman edip
de onlarca zayıf bırakılanlara (müstaz'aflara) dediler ki:
"Salih'in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor
musunuz?" Onlar: "Biz gerçekten onunla gönderilene inananlarız."
dediler." (7/75)
Büyüklük taslayanlar (müstekbirler
de şöyle) dedi: "Biz de, gerçekten sizin inandığınızı tanımayanlarız."
(7/76)
Böylelikle dişi deveyi
öldürdüler ve Rablerinin emrine karşı çıkıp (Salih'e de
şöyle) dediler: "Ey Salih, eğer gerçekten gönderilenlerden
(bir peygamber) isen, vaadettiğin şeyi getir, bakalım."
(7/77)
Bunun üzerine onları dayanılmaz
bir sarsıntı tuttu da kendi yurtlarında diz üstü çöke kaldılar."
(7/78)
O da onlardan yüz çevirdi
ve (şöyle) dedi: "Ey kavmim, andolsun size Rabbimin risaletini
tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Ama siz, öğüt verenleri
sevmiyorsunuz." (7/79)
Onlara, kendilerinden
öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin,
Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi
mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek
ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine
zulmediyorlardı. (9/70)
Semud (halkına da) kardeşleri
Salih'i (gönderdik). Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet
edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. O sizi yerden
(topraktan) yarattı ve onda ömür geçirenler kıldı. Öyleyse
O'ndan bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Şüphesiz
benim Rabbim, yakın olandır, (duaları) kabul edendir." (11/61)
Dediler ki: "Ey Salih,
bundan önce sen içimizde kendisinden (iyilikler ve yararlılıklar)
umulan biriydin. Atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan
sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi davet
ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz." (11/62)
Dedi ki: "Ey kavmim, görüşünüz
nedir söyler misiniz? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge
üzerindeysem ve bana tarafından bir rahmet vermişse, bu
durumda O'na isyan edecek olursam Allah'a karşı bana kim
yardım edecektir? Şu halde kaybımı arttırmaktan başka bana
(hiçbir yarar) sağlamayacaksınız." (11/63)
"Ey kavmim, size işte
bir ayet olarak Allah'ın devesi; onu serbest bırakın, Allah'ın
arzında yesin. Ona kötülük (vermek niyeti)yle dokunmayın.
Yoksa sizi yakın bir azab sarıverir." (11/64)
Fakat onu öldürdüler.
(Salih) Dedi ki: "Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. Bu,
yalanlanmayacak bir vaaddir." (11/65)
Emrimiz geldiği zaman,
tarafımızdan bir rahmetle Salih'i ve O'nunla birlikte iman
edenleri o günün aşağılatıcı azabından kurtardık. Doğrusu
senin Rabbin, güçlü olandır, aziz olandır." (11/66)
O zulmedenleri dayanılmaz
bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak
sabahladılar." (11/67)
Sanki orada hiç refah
içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semud (halkı)
gerçekten Rablerine (karşı) inkâr etmişlerdi. Haberiniz
olsun; Semud (halkına Allah'ın rahmetinden) uzaklık (verildi.)
(11/68)
"Ey kavmim, bana karşı
gelişiniz, sakın Nuh kavminin ya da Hud kavminin veya Salih
kavminin başlarına gelenlerin bir benzerini size de isabet
ettirmesin. Üstelik Lut kavmi size pek uzak değil." (11/89)
Sanki orada hiç refah
içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semud (halkına)
nasıl bir uzaklık verildiyse Medyen (halkına da Allah'ın
rahmetinden öyle) bir uzaklık (verildi). (11/95)
Sizden öncekilerin, Nuh
kavminin, Ad ve Semud ile onlardan sonra gelenlerin haberi
size gelmedi mi? Ki onları, Allah'tan başkası bilmez. Elçileri
onlara apaçık delillerle gelmişlerdi de, ellerini ağızlarına
götürüp (öfkelerinden ısırdılar) ve dediler ki: "Tartışmasız,
biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri inkâr ettik
ve bizi kendisine çağırdığınız şeyden de gerçekten kuşku
verici bir tereddüt içindeyiz." (14/9)
Bizi ayet (mucize)ler
göndermekten, öncekilerin onu yalanlamasından başka bir
şey alıkoymadı. Semud'a dişi deveyi görünür (bir mucize)
olarak gönderdik, fakat onlar bununla (onu boğazlamakla)
zulmetmiş oldular. Oysa biz ayetleri ancak korkutmak için
göndeririz. (17/59)
Eğer seni yalanlıyorlarsa,
onlardan önce Nuh, Ad, Semud kavmi de yalanlamıştı. (22/42)
Ad'ı, Semud'u, Ress halkını
ve bunlar arasında birçok nesilleri (yok ettik). (25/38)
Semud (kavmi) de, gönderilen
(elçi)leri yalanladı. (26/141)
Hani onlara kardeşleri
Salih: "Sakınmaz mısınız? demişti. (26/142)
"Gerçek şu ki, ben size
gönderilmiş güvenilir bir elçiyim." (26/143)
"Artık Allah'tan korkup-sakının
ve bana itaat edin." (26/144)
"Buna karşılık ben sizden
bir ücret istemiyorum; (26/145)
"Siz burada güvenlik içinde
mi bırakılacaksınız?" (26/146)
"Bahçelerin, pınarların
içinde," (26/147)
"Ekinler ve yumuşak tomurcuklu
göz alıcı hurmalıklar arasında?" (26/148)
"Dağlardan ustalıkla zevkli
evler yontuyorsunuz." (26/149)
"Artık Allah'tan sakının
ve bana itaat edin." (26/150)
"Ve ölçüsüzce davrananların
emrine itaat etmeyin." (26/151)
"Ki onlar, yeryüzünde
bozgunculuk çıkarıyor ve dirlik-düzenlik kurmuyorlar (ıslah
etmiyorlar)." (26/152)
Dediler ki: "Sen ancak
büyülenmişlerdensin." (26/153)
"Sen yalnızca bizim benzerimiz
olan bir beşerden başkası değilsin; eğer doğru sözlü isen,
bu durumda bir ayet (mucize) getir-görelim." (26/154)
Dedi ki: "İşte, bu bir
dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onun, belli bir günün
su içme hakkı da sizindir." (26/155)
"Ona bir kötülükle dokunmayın,
sonra büyük bir günün azabı sizi yakalar." (26/156)
"Sonunda onu (yine de)
kestiler, ancak pişman oldular." (26/157)
Böylece azab onları yakaladı.
Gerçekten, bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman
etmiş değildirler." (26/158)
Ve şüphesiz, senin Rabbin,
güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir. (26/159)
Andolsun, biz Semud (kavmine
de) kardeşleri Salih'i: "Yalnızca Allah'a kulluk edin" diye
(demek üzere) gönderdik. Bir de ne görsün, onlar birbirlerine
düşman kesilmiş iki gruptur. Dedi ki: "Ey kavmim, neden
iyilikten önce kötülük konusunda acele davranıyorsunuz?
Allah'tan bağışlanma dilemeniz gerekmez mi? Umulur ki esirgenirsiniz."
Dediler ki: "Senin ve seninle birlikte olanlar yüzünden
uğursuzluğa uğradık." Dedi ki: "Sizin uğursuzluğunuz (başınıza
gelenler) Allah katında (yazılı)dır. Hayır, siz denenmekte
olan bir kavimsiniz." Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde
bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı.
Kendi aralarında Allah adına and içerek, dediler ki: "Gece
mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim, sonra velisine:
Ailesinin yok oluşuna biz şahid olmadık ve gerçekten bizler
doğruyu söyleyenleriz, diyelim." Onlar hileli bir düzen
kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında
olmadığı bir düzen kurduk. Artık sen, onların kurdukları
hileli-düzenin uğradığı sona bir bak; biz, onları ve kavimlerini
topluca yerle bir ettik. İşte, zulmetmeleri dolayısıyla
enkaza dönüşmüş ıpıssız evleri. Şüphesiz bilen bir kavim
için bunda bir ayet vardır. İman edenleri ve sakınanları
da kurtardık. (27/45-53)
Ad'ı ve Semud'u da (yıkıma
uğrattık). Gerçek şu ki, kendi oturdukları yerlerden size
(durumları) belli olmaktadır. Kendi yaptıklarını şeytan
süsleyip-çekici kıldı, böylece onları yoldan alıkoydu. Oysa
onlar görebilen kimselerdi. (29/38)
Semud, Lut kavmi ile Eyke
halkı da. İşte onlar (Allah'a karşı isyanda birleşen ve
güç toplayan) fırkalar(dı). Hepsi de elçileri yalanladılar,
böylece azabla-sonuçlandırmam (onlara) hak oldu. (38/13-14)
"Nuh kavmi, Ad, Semud
ve onlardan sonra gelenlerin durumuna benzer (bir gün).
Allah, kullar için zulüm istemez." (40/31)
Bu durumda eğer onlar
yüz çevirirlerse, artık de ki: "Ben sizi, Ad ve Semud (kavimlerinin)
yıldırımına benzer bir yıldırımla uyardım."
Onlara "Yalnızca Allah'a
kulluk edin" diye önlerinden ve arkalarından elçiler gelince,
dediler ki: "Eğer dileseydi Rabbimiz melekler indirirdi.
Bundan dolayı biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi
inkâr edicileriz." (41/13-14)
Semud'a gelince; Biz onlara
doğru yolu gösterdik, fakat onlar körlüğü hidayete tercih
ettiler. Böylece kazandıkları şeyler yüzünden onları alçaltıcı
azabın yıldırımı yakalayıverdi.
İman edenleri ve sakınanları
ise kurtardık. (41/17-18)
Onlardan önce Nuh kavmi,
Ress halkı ve Semud (kavmi) de yalanladı. (50/12)
Semud (kavmin)de de (ayetler
vardır). Hani onlara: "Belli bir süreye kadar yararlanın"
denmişti.
Ancak Rablerinin emrine
baş kaldırdılar; böylece bakıp-dururlarken, onları yıldırım
çarpıp-yakaladı.
Artık ne ayağa kalkmaya
güç yetirebildiler, ne yardım bulabildiler. (51/43-45)
Semud'u da. Böylelikle
(o halklardan kimseyi) bırakmadı. (53/51)
Semud (kavmi) de uyarıları
yalanladı.
Dediler ki: "Bizden biri
olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir
sapıklık (delalet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz."
"Zikr (vahy) içimizden
ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş
bir şımarıktır."
Onlar yarın, kimin çok
yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarık olduğunu bilip-öğreneceklerdir.
Gerçek şu ki Biz, bir
fitne (imtihan ve deneme konusu) olarak o dişi deveyi kendilerine
göndereniz. Şu halde sen onları gözleyip-bekle ve sabret.
"Ve onlara, suyun aralarında
kesin olarak pay edildiğini haber ver. Su alış sırası (kiminse,
o) hazır bulunsun."
Derken arkadaşlarını çağırdılar,
o da bıçağını kapıp 'hayvanı ayağından biçip yere devirdi.'
Şu halde Benim azabım
ve uyarmam nasılmış?
Çünkü Biz onların üzerine
bir tek çığlık gönderdik. Böylece onlar, ağıldaki çalı-çırpı
olan kuru ot gibi oluverdiler. (54/23-31)
Semud ve Ad (toplumları),
kâria'yı yalan saydılar.
Bu nedenle Semud (halkı),
korkunç bir sesle helak edildi. (69/4-5)
Orduların haberi sana
geldi mi?
Firavun ve Semud (ordularının)?
(85/17-18)
Ve vadilerde kayaları
oyup biçen Semud'a? (89/9)
Semud (halkı) azgınlığı
dolayısıyla yalanladı;
En 'zorlu bedbahtları'
ayaklandığında,
Allah'ın elçisi onlara
dedi ki: "Allah'ın (deneme için size gönderdiği) devesine
ve onun su içme-sırasına dikkat edin."
Fakat, onu yalanladılar,
deveyi yere yıkıp öldürdüler. Rableri de günahları dolayısıyla
'onları yerle bir etti, kırıp geçirdi'; orasını da dümdüz
etti.
(Allah, asla) Bunun sonucundan
korkmaz. (91/11-15)
Dedi ki: "Biz senden sonra
kavmini deneme (fitne)den geçirdik Samiri onları şaşırtıp-saptırdı."
(20/85)
Bunun üzerine Musa kavmine
oldukça kızgın üzgün olarak döndü. Dedi ki: "Ey kavmim Rabbiniz
size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya
da süre) pek uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden üzerinize
kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz
sözden caydınız?" (20/86)
Dediler ki: "Biz sana
verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik ancak o kavmin
(Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik
onları (ateşe) attık böylece Samiri de attı." (20/87)
Böylece onlara böğüren
bir buzağı heykeli döküp çıkardı "İşte sizin ve ilahınız
Musa'nın ilahı budur; fakat (Musa) unuttu" dediler. (20/88)
Onun kendilerine bir sözle
cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya
gücü olmadığını görmüyorlar mı? (20/89)
Andolsun Harun bundan
önce onlara: "Ey kavmim gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz
(denendiniz). Sizin asıl Rabbiniz Rahman'dır; şu halde bana
uyun ve emrime itaat edin" demişti. (20/90)
Demişlerdi ki: "Musa bize
geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde
eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız." (20/91)
(Musa da gelince:) "Ey
Harun" demişti. "Onların saptıklarını gördüğün zaman seni
(Onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?" (20/92)
"Niye bana uymadın emrime
baş mı kaldırdın?" (20/93)
Dedi ki: "Ey annemin oğlu
sakalımı ve başımı tutup-yolma. Ben senin: "İsrailoğulları
arasında ayrılık çıkardın sözümü önemsemedin" demenden endişe
edip korktum." (20/94)
(Musa) Dedi ki: "Ya senin
amacın nedir ey Samiri?" (20/95)
Dedi ki: "Ben onların
görmediklerini gördüm böylece elçinin izinden bir avuç alıp
atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey)
gösterdi." (20/96)
Dedi ki: "Haydi çekip
git artık senin hayatta (hakettiğin ceza: "Bana dokunulmasın")
deyip yerinmendir." Ve şüphesiz senin için kendisinden asla
kaçınamayacağın (azab dolu) bir buluşma zamanı vardır. Üstüne
kapanıp bel bükerek önünde eğildiğin ilahına bir bak; biz
onu mutlaka yakacağız sonra darmadağın edip denizde savuracağız."
(20/97)
"Sizin ilahınız yalnızca
Allah'tır ki O'nun dışında ilah yoktur. O ilim bakımından
herşeyi kuşatmıştır." (20/98)
Ölümsüz kılınmak umuduyla
sanat yapıları mı ediniyorsunuz?" (26/129)
Dağları görürsün de, donmuş
sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler.
herşeyi 'sapasağlam ve yerli yerinde yapan' Allah'ın sanatı
(yapısı)dır (bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden haberdârdır.
(27/88)
İşte bunlar, hidayete
karşılık sapıklığı satın almışlardır; fakat bu alışverişleri
bir yarar sağlamamış; hidayeti de bulmamışlardır. (2/16)
Onlar, hidayete karşılık
sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azabı satın almışlardır.
Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! (2/175)
Dinde zorlama (ve baskı)
yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır.
Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam
bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir,
bilendir. (2/256)
Doğrusu, imanlarından
sonra inkâr edenler, sonra inkârlarını arttıranlar; bunların
tevbeleri kesinlikle kabul edilmez. İşte bunlar, sapıkların
ta kendileridir. (3/90)
Andolsun ki Allah, mü'minlere,
içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle
lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara ayetlerini okuyor, onları
arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan
önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler. (3/164)
Kendilerine kitaptan bir
pay verilenlerin sapıklığı satın aldıklarını ve sizin de
yolu sapıtmanızı istediklerini görmedin mi? (4/44)
Sana indirilene ve senden
önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin
mi? Bunlar, tağut'un önünde muhakeme olmayı istemektedirler;
oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan da onları
uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister. (4/60)
Hiç şüphesiz, Allah, kendisine
şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan)
dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o
uzak bir sapıklıkla sapmıştır. (4/116)
Ey iman edenler, Allah'a,
elçisine, elçisine indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği
kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını,
elçilerini ve ahiret gününü inkar ederse, şüphesiz uzak
bir sapıklıkla sapıtmıştır. (4/136)
Şüphesiz, inkâr edenler
ve Allah yolundan alıkoyanlar gerçekten uzak bir sapıklıkla
sapmışlardır. (4/167)
Hani İbrahim, babası Azer'e
(şöyle) demişti: "Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu,
ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum."
(6/74)
Kimine hidayet verdi,
kimi de sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah'ı bırakıp
şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru
yolda saymaktadırlar. (7/30)
(Şeytan'ın) Kardeşleri
ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşlerini bırakmazlar.
(7/202)
Bir topluluğa Allah, hidayet
verdikten sonra, korkup-sakınacakları şeyleri kendilerine
açıklayıncaya kadar, onları sapıklığa sürükleyecek değildir.
Şüphesiz Allah, herşeyi bilendir. (9/115)
İşte bu, sizin gerçek
Rabbiniz olan Allah'tır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan
başka ne var? Peki, nasıl hâlâ çevriliyorsunuz? (10/32)
Şehirde (birtakım) kadınlar:
"Aziz (Vezir)'in karısı kendi uşağının nefsinden murad almak
istiyormuş. Öyle ki sevgi onun bağrına sinmiş. Biz doğrusu
onu açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz." dedi. (12/30)
Hak olan çağrı (dua, ibadet)
yalnızca O'na (olan)dır. Onların Allah'tan başka çağırdıkları
ise, onlara hiçbir şeyle cevab veremezler. (Onların durumu)
yalnızca, ağzına gelsin diye, iki avucunu suya uzatan(ın
boşuna beklemesi) gibidir. Oysa ona gelmez. İnkâr edenlerin
duası, sapıklık içinde olmaktan başkası değildir. (13/14)
Onlar, dünya hayatını
ahirete tercih ederler. Allah'ın yolundan alıkoyarlar ve
onu çarpıtmak isterler (veya onda çarpıklık ararlar). İşte
onlar, uzak bir sapıklık içindedirler. (14/3)
Rablerini inkâr edenlerin
durumu şudur: Onların yaptıkları, fırtınalı bir günde rüzgarın
şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir
şeye güç yetiremezler. İşte uzak bir sapıklık (içinde olmak)
budur. (14/18)
Andolsun, biz her ümmete:
"Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının" (diye tebliğ etmesi
için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah
hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu.
Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları
sonucu görün. (16/36)
Kim bunda (dünyada) kör
ise, O, ahirette de kördür ve yol bakımından daha 'şaşkın
bir sapıktır.' (17/72)
Bize gelecekleri gün,
neler işitecekler, neler görecekler. Ama bugün o zalimler
apaçık bir sapıklık içindedirler. (19/38)
De ki: "Kim sapıklık içindeyse,
Rahman, ona süre tanıdıkça tanır; kendilerine va'dedileni
-ya azabı veya kıyamet saatini- gördükleri zaman artık kimin
yeri (makam, mevki) daha kötü, kimin askeri- gücü daha zayıfmış,
öğreneceklerdir. (19/75)
Dedi ki: "Andolsun, siz
ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz." (21/54)
Allah'tan başka, kendisine
ne zararı dokunan, ne yararı olan şeylere yakarır. İşte
bu, en uzak bir sapıklıktır. (22/12)
Seni gördükleri zaman,
seni yalnızca alay konusu edinmektedirler: "Allah'ın, elçi
olarak gönderdiği bu mu?" Eğer onlara karşı kararlılık göstermeseydik,
neredeyse bizi ilahlarımızdan saptıracaktı." Azabı görecekleri
zaman, kim yol bakımından daha sapıkmış, öğreneceklerdir.
(25/41-42)
Andolsun Allah'a, biz
gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz," (26/97)
(Onlar mı) Yoksa, gökleri
ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi? Ki onunla
(o suyla) gönül alıcı bahçeler bitirdik, sizin içinse bir
ağacını bitirmek (bile) mümkün değildir. Allah ile beraber
başka bir ilah mı? Hayır, onlar sapıklıkta devam eden bir
kavimdir. (27/60)
Ve sen körleri düştükleri
sapıklıktan çekip hidayete erdirici değilsin; sen ancak,
ayetlerimize iman edenlere (söz) dinletebilirsin, işte Müslüman
olanlar bunlardır. (27/81)
Buna rağmen sana icabet
etmeyecek olurlarsa, artık bil ki, onlar, gerçekten kendi
heva (istek ve tutku)larına uymaktadırlar. Oysa Allah'tan
bir kılavuz (doğru yol gösterici) olmaksızın, kendi istek
ve tutkularına (hevasına) uyandan daha sapık kimdir? Şüphesiz
Allah, zulmeden bir kavme hidayet vermez. (28/50)
Şüphesiz, sana Kur'an'ı
farz kılan, seni dönülecek yere elbette döndürecektir. De
ki: "Rabbim, hidayetle geleni de, açıkca bir sapıklık içinde
olanı da daha iyi bilmektedir." (28/85)
Ve sen kendi sapıklıkları
içinde kör olanları da doğruya iletici değilsin. Sen yalnızca,
bizim ayetlerimize iman edenlere duyurabilirsin ki onlar
Müslümanlardır. (30/53)
Bu, Allah'ın yaratmasıdır.
Şu halde, O'nun dışında olanların yarattıklarını bana gösterin.
Hayır, zulmedenler, açıkca bir sapıklık içindedirler. (31/11)
Allah ve Resûlü, bir işe
hükmettiği zaman, mü'min bir erkek ve mü'min bir kadın için
o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a
ve Resûlü'ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir
sapıklıkla sapmıştır. (33/36)
Allah'a karşı yalan mı
düzüp uyduruyor, yoksa kendisinde bir delilik mi var?" Hayır,
ahirete inanmayanlar, azabta ve uzak bir sapıklık içindedirler.
(34/8)
De ki: "Sizi göklerden
ve yerden rızıklandıran kim?" De ki: " Allah, gerçekten
ya biz, ya da siz her halde bir hidayet üzerindeyiz veya
apaçık bir sapıklıkta." (34/24)
O durumda ise, gerçekten
ben apaçık bir sapıklık içinde olmuş olurum." (36/24)
Çünkü onlar, atalarını
sapık kimseler olarak bulmuşlardı. (37/69)
Allah, kimin göğsünü İslam'a
açmışsa, artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir, (öyle) değil
mi? Fakat Allah'ın zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış
olanların vay haline. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.
(39/22)
De ki: "Gördünüz mü haber
verin; eğer o (Kur'an) Allah katından ise, sonra siz onu
inkâr etmişseniz (bu durumda) uzak bir ayrılık içinde olandan
daha sapık kimdir?" (41/52)
Onda acele edenler, (gerçekte)
ona inanmayanlardır. İman edenler ise, ona karşı bir korku
içindedirler ve onun gerçekten hak olduğunu bilirler. Haberiniz
olsun; kıyamet-saati konusunda tartışanlar, gerçekte uzak
bir sapıklık içindedirler. (42/18)
Öyleyse sağır olanlara
sen mi dinleteceksin veya kör olan ve açıkça bir sapıklık
içinde bulunanı hidayete erdireceksin? (43/40)
Kim Allah'a davet edene
icabet etmezse, artık o, yeryüzünde (Allah'ı aciz bırakacak
değildir ve onun O'ndan başka) velileri yoktur. İşte onlar,
apaçık bir sapıklık içindedirler." (46/32)
Onun yakın-dostu (saptırıcı)
dedi ki: "Rabbimiz, ben onu kışkırtıp-azdırdım. Ancak kendisi
(haktan) uzak bir sapıklık içindeydi." (50/27)
Dediler ki: "Bizden biri
olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir
sapıklık (delalet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz." (54/24)
Sonra gerçekten siz, ey
sapık olan yalanlayıcılar, (56/51)
Ve eğer o, yalanlayan
sapıklardan ise, Artık (onun için) alabildiğine kaynar sudan
bir şölen vardır. (56/92-93)
O, ümmîler içinde, kendilerinden
olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp-temizleyen
ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir.
Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde
idiler. (62/2)
Böylece onlar, çoğu kimseyi
şaşırtıp-saptırdılar. Sen de o zalimlere sapıklıktan başkasını
arttırma." (71/24)
(Halkı) Zulmediyorken
yıkıma uğrattığımız nice ülkeler vardır ki, şimdi onların
altları üstlerine gelmiş ıpıssız durmakta, kullanılamaz
durumdaki kuyuları (terkedilmiş bulunmakta), yüksek sarayları
(çın çın ötmektedir). (22/45)
Gerçekten o, sanki her
biri saray olan bir kıvılcım saçar. (77/32)
Ey iman edenler, sarhoş
iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolculukta
olmanız hariç- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın.
Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan
(hacet yerinden) gelmişseniz yahud kadınlara dokunmuş da
su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm
edin, (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz,
Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (4/43)
Ömrüne andolsun ki, onlar,
sarhoşlukları içinde kör-sersemdiler. (15/72)
Hurmalıkların ve üzümlüklerin
meyvelerinden kurdukları çardaklarda hem sarhoşluk verici
içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz. Şüphesiz aklını
kullanabilen bir topluluk için, gerçekten bunda bir ayet
vardır. (16/67)
Onu gördüğünüz gün, her
emzikli kendi emzirdiğini unutup geçecek ve her gebe kendi
yükünü düşürecektir. İnsanları da sarhoş olmuş görürsün,
oysa onlar sarhoş değillerdir. Ancak Allah'ın azabı pek
şiddetlidir. (22/2)
O, ölüm sarhoşluğu, bir
gerçek olarak gelip de, (insana) "İşte bu, senin yan çizip-kaçmakta
olduğun şeydir" (denildiği zaman da). (50/19)
Siz (ise şöyle) demiştiniz:
"Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine
yalvar da, bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak,
mercimek ve soğan çıkarsın." (O zaman Musa:) "Hayırlı olanı,
şu değersiz, şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? (Öyleyse)
Mısır'a inin, çünkü (orada) kendiniz için istediğiniz vardır"
demişti. Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu
ve Allah'tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz, Allah'ın
ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi.
(Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi.
(2/61)
Onu alabildiğine sarp
bir yokuşa süreceğim. (74/17)
Ancak o, sarp yokuşa göğüs
germedi. (90/11)
Sarp yokuşun ne olduğunu
sana öğreten nedir? (90/12)
Yüzlerinizi doğuya ve
batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a,
ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden;
mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara,
yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri
için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde
ahidlerine vefa gösterenler ile; zorda, hastalıkta ve savaşın
kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır).
İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.
(2/177)
Sizinle savaşanlara karşı
Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah
aşırı gidenleri sevmez. (2/190)
Onları, bulduğunuz yerde
öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.
Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya
kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle
savaşırlarsa; siz de onlarla savaşın. Kafirlerin cezası
işte böyledir. (2/191)
(Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya
kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan
başkasına karşı düşmanlık yoktur. (2/193)
Savaş hoşunuza gitmediği
halde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza
gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz
şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.
(2/216)
Sana haram olan ayı, onda
savaşmayı sorarlar. De ki: "Onda savaşmak büyük (bir günahtır).
Ancak Allah katında, Allah'ın yolundan alıkoymak, onu inkâr
etmek, Mescid-i Haram'a engel olmak ve halkını oradan çıkarmak
daha büyük (bir günahtır). Fitne, katilden beterdir. Eğer
güç yetirirlerse, sizi dininizden geri çevirinceye kadar
sizinle savaşmayı sürdürürler; sizden kim dininden geri
döner ve kafir olarak ölürse, artık onların bütün işledikleri
(amelleri) dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar
ateşin halkıdır, onda süresiz kalacaklardır. (2/217)
Allah yolunda savaşın
ve bilin ki, şüphesiz Allah işitendir, bilendir. (2/244)
Musa'dan sonra İsrailoğullarının
önde gelenlerini görmedin mi? Hani, peygamberlerinden birine:
"Bize bir melik gönder de Allah yolunda savaşalım" demişlerdi,
O: "Ya üzerinize savaş yazıldığı halde savaşmayacak olursanız?"
demişti. "Bize ne oluyor ki Allah yolunda savaşmayalım?
Ki biz yurdumuzdan çıkarıldık ve çocuklarımızdan (uzaklaştırıldık.)"
demişlerdi. Ama onlara savaş yazıldığı (öngörüldüğü) zaman,
az bir kısmı hariç yüz çevirdiler. Allah zalimleri bilir.
(2/246)
Şayet böyle yapmazsanız,
Allah'a ve Resulüne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe
ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. (Böylece) Ne zulmetmiş
olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz. (2/279)
Onlar size ezadan başka
kesinlikle bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa
size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım
da edilmez. (3/111)
Hani sen, mü'minleri savaşmak
için elverişli yerlere yerleştirmek için evinden erkenden
ayrılmıştın. Allah işitendir, bilendir. (3/121)
Nice peygamberle birlikte
birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda
kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne
gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri
sever. (3/146)
Ey iman edenler, inkâr
edenler ile yeryüzünde gezip dolaşırken veya savaşta bulundukları
sırada (ölen) kardeşleri için: "Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi,
öldürülmezlerdi" diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların
kalplerinde onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve
öldüren Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı görendir. (3/156)
Münafıklık yapanları da
belirtmesi içindi. Onlara: "Gelin, Allah'ın yolunda savaşın
ya da savunma yapın" denildiğinde, "Biz savaşmayı bilseydik
elbette sizi izlerdik" dediler. O gün onlar, imandan çok
küfre daha yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla
söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi
bilir. (3/167)
Ey iman edenler, (düşmanlarınıza
karşı) tedbirinizi alın da savaşa bölük bölük çıkın ya da
topluca çıkın. (4/71)
Öyleyse, dünya hayatına
karşılık ahireti satın alanlar, Allah yolunda savaşsınlar;
kim Allah yolunda savaşırken, öldürülür ya da galip gelirse
ona büyük bir ecir vereceğiz. (4/74)
Size ne oluyor ki, Allah
yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden
çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize
katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar
ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?
(4/75)
İman edenler Allah yolunda
savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar öyleyse
şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni
pek zayıftır. (4/76)
Kendilerine; "Elinizi
(savaştan) çekin, namazı kılın, zekatı verin" denenleri
görmedin mi? Oysa savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan
bir grup, insanlardan Allah'tan korkar gibi- hatta daha
da şiddetli bir korkuyla- korkuya kapılıyorlar ve: "Rabbimiz,
ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli
değil miydin?" dediler. De ki: "Dünyanın metaı azdır, ahiret,
ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz 'bir hurma çekirdeğindeki
ip-ince bir iplik kadar' bile haksızlığa uğratılmayacaksİnız."
(4/77)
Artık sen Allah yolunda
savaş, kendinden başkasıyla yükümlü tutulmayacaksın. Mü'minleri
hazırlayıp-teşvik et. Umulur ki Allah, küfredenlerin ağır-baskılarını
geri püskürtür. Allah, 'kahredici baskısıyla' daha zorlu,
acı sonuçlandırmasıyla da daha zorludur. (4/84)
Ancak sizinle aralarında
andlaşma bulunan bir kavime sığınanlar ya da hem sizinle,
hem kendi kavimleriyle savaşmak (istemeyip bun)dan göğüslerini
sıkıntı basıp size gelenler (dokunulmazdır.) Allah dileseydi,
onları üstünüze saldırtır, böylece sizinle çarpışırlardı.
Eğer sizden uzak durur (geri çekilir), sizinle savaşmaz
ve barış (şartların)ı size bırakırlarsa, artık Allah, sizin
için onların aleyhinde bir yol kılmamıştır. (4/90)
Yeryüzünde adım attığınızda
(yolculuğa ya da savaşa çıktığınızda), kafirlerin size bir
kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda
sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz kafirler, sizin
apaçık düşmanlarınızdır. (4/101)
Dediler ki: "Ey Musa;
biz, onlar durduğu sürece hiçbir zaman oraya girmeyeceğiz.
Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz burda duracağız."
(5/24)
Allah'a ve Resûlü'ne karşı
savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların
cezası, ancak öldürülmeleri, asılmaları ya da elleriyle
ayaklarının çaprazca kesilmesi veya (bulundukları) yerden
sürülmeleridir. Bu, dünyadaki aşağılanmalarıdır, ahirette
onlar için büyük bir azab vardır. (5/33)
Yahudiler: "Allah'ın eli
sıkıdır" dediler. Onların elleri bağlandı ve söylediklerinden
dolayı lanetlendiler. Hayır; O'nun iki eli açıktır, nasıl
dilerse infak eder. Andolsun, Rabbinden sana indirilen,
onlardan çoğunun taşkınlıklarını ve inkârlarını arttıracaktır.
Biz de onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık
ve kin salıverdik. Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş
alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa
çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (5/64)
Sana savaş-ganimetlerini
sorarlar. De ki: "Ganimetler Allah'ın ve Resûlündür. Buna
göre, eğer mü'min iseniz Allah'tan korkup-sakının, aranızı
düzeltin ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin." (8/1)
Kim onlara böyle bir günde
-yine savaşmak için bir yana çekilen ya da bir başka bölüğe
katılmak için yer tutanın dışında- arkasını çevirirse, gerçekten
o, Allah'tan bir gazaba uğramıştır ve onun barınma yeri
cehennemdir. Ne kötü bir yataktır o. (8/16)
Fitne kalmayıncaya ve
dinin hepsi Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet
vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir.
(8/39)
Bundan dolayı, savaşta
onları yakalarsan, öyle darmadağın et ki, onlarla arkalarından
gelecek olanlar(ı caydır). Umulur ki ibret alırlar. (8/57)
Ey Peygamber, mü'minleri
savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. Eğer içinizde sabreden
yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlub edebilirler.
Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kâfirlerden
binini yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur.
(8/65)
Yeminlerini bozan, elçiyi
(yurdundan) sürmeye çabalayan ve sizinle ilk defa (savaşa)
başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Korkuyor musunuz
onlardan? Eğer inanıyorsanız, kendisinden korkmanıza Allah
daha layıktır. (9/13)
Kendilerine kitap verilenlerden,
Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Resûlü'nün
haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini (İslam'ı) din
edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle
verinceye kadar savaşın. (9/29)
Gerçek şu ki, Allah katında
ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah'ın
kitabında on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte
dosdoğru olan hesab (din) budur. Öyleyse bunlarda kendinize
zulmetmeyin ve onların sizlerle topluca savaşması gibi siz
de müşriklerle topluca savaşın. Ve bilin ki Allah, takva
sahipleriyle beraberdir. (9/36)
Ey iman edenler, ne oldu
ki size, Allah yolunda savaşa kuşanın denildiği zaman, yer(iniz)de
ağırlaşıp kaldınız? Ahiretten (cayıp) dünya hayatına mı
razı oldunuz? Ama ahirettekine (göre), bu dünya hayatının
yararı pek azdır. (9/38)
Eğer savaşa kuşanıp-çıkmazsanız,
O sizi pek acı bir azabla azablandıracak ve yerinize bir
başka topluluğu getirip değiştirecektir. Siz O'na hiçbir
şeyle zarar veremezsiniz. Allah, herşeye güç yetirendir.
(9/39)
Hafif ve ağır savaşa kuşanıp
çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad
edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. (9/41)
Bundan böyle, Allah seni
onlardan bir topluluğun yanına döndürür de, (yine savaşa)
çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: "Kesin olarak
benimle hiçbir zaman (savaşa) çıkamazsınız ve kesin olarak
benimle bir düşmana karşı savaşamazsınız. Çünkü siz oturmayı
ilk defa hoş gördünüz; öyleyse geride kalanlarla birlikte
oturun." (9/83)
Zarar vermek, inkârı (pekiştirmek),
mü'minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah'a ve elçisine
karşı savaşanı gözlemek için mescid edinenler ve: "Biz iyilikten
başka bir şey istemedik" diye yemin edenler (var ya,) Allah
onların şüphesiz yalancı olduklarına şahidlik etmektedir.
(9/107)
Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden
-karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını
ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar,
öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve
Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan
daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız
bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük
kurtuluş ve mutluluk' budur. (9/111)
Ey iman edenler, inkâr
edenlerden size en yakın olanlarla savaşın; sizde 'bir güç
ve caydırıcılık' görsünler. Ve bilin ki gerçekten Allah
takva sahipleriyle beraberdir. (9/123)
Allah, sizin için yarattığı
şeylerden gölgeler kıldı. Dağlarda da sizin için barınaklar-siperler
kıldı, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, sizi savaşınızda
(zorluklara karşı) koruyacak giyimlikler de var etti. İşte
O, üzerinizdeki nimetini böyle tamamlamaktadır, umulur ki
teslim olursunuz. (16/81)
Kendilerine zulmedilmesi
dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü'minlere, savaşma)
izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir.
(22/39)
Dediler ki: "Biz kuvvet
sahibiyiz ve zorlu savaşçılarız. İş konusunda karar senindir,
artık sen bak, neyi emredersen (biz uygularız). (27/33)
Onlar (münafıklar, düşman)
birliklerinin gitmediklerini sanıyorlardı. Eğer (askeri)
birlikler gelecek olsa, çölde bedevi-Araplar arasında olup
sizin haberlerinizi (ordan) sormayı cidden arzu ediyorlardı.
Fakat içinizde olsalardı ancak pek az savaşırlardı. (33/20)
Allah, inkâr edenleri
kin ve öfkeleriyle geri çevirdi, onlar hiçbir hayra varamadılar.
Savaşta Allah (yardımcı ve zafer nasib edici olarak) mü'minlere
yetti. Allah çok güçlüdür, üstün ve galib olandır. (33/25)
Öyleyse, inkâr edenlerle
(savaş sırasında) karşı karşıya geldiğiniz zaman, hemen
boyunlarını vurun; sonunda onları 'iyice bozguna uğratıp
zafer kazanınca da' artık (esirler için) bağı sımsıkı tutun.
Bundan sonra ya bir lütuf olarak (onları bırakın) veya bir
fidye (karşılığı salıverin). Öyle ki savaş ağırlıklarını
bıraksın (sona ersin). İşte böyle; eğer Allah dilemiş olsaydı,
elbette onlardan intikam alırdı. Ancak (savaş,) sizleri
birbirinizle denemesi içindir. Allah yolunda öldürülenlerin
ise; kesin olarak (Allah,) amellerini giderip-boşa çıkarmaz.
(47/4)
İman edenler, derler ki:
"(Savaş izni için) Bir sûre indirilmeli değil miydi?" Fakat,
içinde savaş (kıtal) zikri geçen muhkem bir sure indirildiği
zaman, kalplerinde hastalık olanların, üzerine ölüm baygınlığı
çökmüş olanların bakışı gibi sana baktıklarını gördün. Oysa
onlara evla (olan): İtaat ve maruf (güzel) sözdü. Fakat
iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah'a
sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı
olurdu. (47/20-21)
Bedevilerden geride bırakılanlara
de ki: "Siz yakında zorlu savaşçı olan bir kavme çağrılacaksınız;
onlarla (ya) savaşırsınız ya da (onlar) Müslüman olurlar.
Bu durumda eğer itaat ederseniz, Allah, size güzel bir ecir
verir; eğer bundan önce sırt çevirdiğiniz gibi (yine) sırt
çevirirseniz, sizi acı bir azab ile azablandırır." (48/16)
Kafir olanlar, sizinle
savaşmış olsalardı, arkalarını dönüp kaçarlardı; sonra,
ne bir veli (koruyucu dost), ne bir yardımcı bulamazlardı.
(48/22)
Mü'minlerden iki topluluk
çarpışacak olursa, aralarını bulup-düzeltin. Şayet biri
diğerine tecavüzde bulunacak olursa, artık tecavüzde bulunanla,
Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın; eğer sonunda (Allah'ın
emrini kabul edip) dönerse, bu durumda adaletle aralarını
bulun ve (her konuda) adil davranın. Şüphesiz Allah, adil
olanları sever. (49/9)
Size ne oluyor ki, Allah
yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mirası
Allah'ındır. İçinizden, fetihten önce infak eden ve savaşanlar
(başkasıyla) bir olmaz. İşte onlar, derece olarak sonradan
infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Allah, her birine
en güzel olanı va'detmiştir. Allah, yaptıklarınızdan hâberdardır.
(57/10)
Münafıklık edenleri görmüyor
musun ki, Kitap Ehlinden inkâr eden kardeşlerine derler
ki: "Andolsun, eğer siz (yurtlarınızdan) çıkarılacak olursanız,
mutlaka biz de sizinle birlikte çıkarız ve size karşı olan
hiç kimseye, hiçbir zaman itaat etmeyiz. "Eğer size karşı
savaşılırsa elbette size yardım ederiz." Oysa Allah, şahidlik
etmektedir ki onlar, gerçekten yalancıdırlar. (59/11)
Andolsun, (yurtlarından)
çıkarılacak olurlarsa onlarla birlikte çıkmazlar. Onlara
karşı savaşılırsa da, kendilerine yardımda bulunmazlar;
yardım etseler bile (arkalarına) dönüp-kaçarlar. Sonra kendilerine
yardım edilmez. (59/12)
Onlar, iyice korunmuş
şehirlerde veya duvar arkasında olmaksızın sizinle toplu
bir halde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çarpışmaları ise
pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri
paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim
olmaları dolayısıyla böyledir. (59/14)
Allah, sizinle din konusunda
savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik
yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz.
Çünkü Allah, adalet yapanları sever. (60/8)
Allah, ancak din konusunda
sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları
ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden
sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar zalimlerin
ta kendileridir. (60/9)
Allah'a ve elçisine karşı
'içten bağlı kalıp hayra çağıranlar' oldukları sürece güçsüz-zayıflara
hastalara ve infak etmek için bir şey bulamayanlara bir
sorumluluk (günah) yoktur. İyilik edenlerin aleyhinde de
bir yol yoktur. Allah bağışlayandır esirgeyendir. (9/91)
Bir de (savaşa katılabilecekleri
bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde "Sizi bindirecek
bir şey bulamıyorum" dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp
hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri
dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur. (9/92)
Kör olana güçlük yoktur,
topal olana güçlük yoktur hasta olana da güçlük yoktur;
Sizin için de gerek kendi evlerinizden gerekse babalarınızın
evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin
evlerinden, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın
evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden,
teyzelerinizin evlerinden, anahtarına malik olduğunuz (yerlerden)
ya da dostlarınızın (evlerin)den yemenizde bir güçlük yoktur.
Hep bir arada veya ayrı ayrı yemenizde de bir günah yoktur.
Evlere girdiğiniz vakit Allah tarafından kutlu güzel bir
yaşama dileği olarak birbirinize selam verin. İşte Allah,
size ayetleri böyle açıklar umulur ki aklınızı kullanırsınız.
(24/61)
Kör olana güçlük (sorumluluk)
yoktur, topal olana güçlük yoktur, hasta olana da güçlük
yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederse (Allah) onu
altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de sırt çevirirse
onu acı bir azab ile azablandırır. (48/17)
Yeryüzünde adım attığınızda
(yolculuğa ya da savaşa çıktığınızda), kafirlerin size bir
kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda
sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz kafirler, sizin
apaçık düşmanlarınızdır. (4/101)
İçlerinde olup onlara
namazı kıldırdığında onlardan bir grup seninle birlikte
dursun ve silahlarını (yanlarına) alsın; böylece onlar secde
ettiklerinde arkalarınızda olsunlar. Namazlarını kılmayan
diğer grup gelip seninle namaz kılsınlar onlar da 'korunma
araçlarını' ve silahlarını alsınlar. Küfredenler size apansız
bir baskın yapabilmek için sizin silahlarınızdan ve emtianız
(erzak ve mühimmatınız)dan ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur
dolayısıyla bir güçlüğünüz varsa veya hastaysanız silahlarınızı
bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi
alın. Şüphesiz Allah kafirler için aşağılatıcı bir azab
hazırlamıştır. (4/102)
Namazı bitirdiğinizde
Allah'ı ayaktayken otururken ve yan yatarken zikredin. Artık
'güvenliğe kavuşursanız' namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz
mü'minler üzerinde vakitleri belirlenmiş bir farzdır. (4/103)
Savaşta
Taktik ve Tedbirler
Ey iman edenler, (düşmanlarınıza
karşı) tedbirinizi alın da savaşa bölük bölük çıkın ya da
topluca çıkın. (4/71)
Ey iman edenler, Allah
yolunda adım attığınız (savaşa çıktığınız) zaman gerekli
araştırmayı yapın ve size (İslam geleneğine göre) selam
verene dünya hayatının geçiciliğine istekli çıkarak: "Sen
mü'min değilsin" demeyin. Asıl çok ganimet Allah katındadır
bundan önce siz de böyle idiniz; Allah size lütufta bulundu.
Öyleyse iyice açıklık kazandırın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan
haberi olandır. (4/94)
İçlerinde olup onlara
namazı kıldırdığında, onlardan bir grup seninle birlikte
dursun ve silahlarını (yanlarına) alsın; böylece onlar secde
ettiklerinde arkalarınızda olsunlar. Namazlarını kılmayan
diğer grup gelip seninle namaz kılsınlar onlar da 'korunma
araçlarını' ve silahlarını alsınlar. Küfredenler, size apansız
bir baskın yapabilmek için sizin silahlarınızdan ve emtianız
(erzak ve mühimmatınız)dan ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur
dolayısıyla bir güçlüğünüz varsa veya hastaysanız silahlarınızı
bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi
alın. Şüphesiz Allah kafirler için aşağılatıcı bir azab
hazırlamıştır. (4/102)
Ey iman edenler toplu
olarak kâfirlerle karşılaştığınız zaman onlara arka çevirmeyin
(savaştan kaçmayın). (8/15)
Kim onlara, böyle bir
günde -yine savaşmak için bir yana çekilen ya da bir başka
bölüğe katılmak için yer tutanın dışında- arkasını çevirirse
gerçekten o, Allah'tan bir gazaba uğramıştır ve onun barınma
yeri cehennemdir. Ne kötü bir yataktır o. (8/16)
Eğer bir kavmin ihanet
edeceğinden kesin olarak korkarsan, sen de açık ve adil
bir tutumla (onlarla olan anlaşma metnini ve diplomatik
ilişkiyi) at. Gerçekten Allah, ihanet edenleri sevmez. (8/58)
Onlara karşı gücünüzün
yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla,
Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında
sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız.
Allah yolunda her ne infak ederseniz, size 'eksiksiz olarak
ödenir' ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.(8/60)
Eğer onlar barışa eğilim
gösterirlerse, sen de ona eğilim göster ve Allah'a tevekkül
et. Çünkü O, işitendir, bilendir. (8/61)
Eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi,
herhalde ona bir hazırlık yaparlardı. Ancak Allah, (savaşa)
gönderilmelerini çirkin gördü de ayaklarını doladı ve; "(Onlara)
Siz de oturanlarla birlikte oturun" denildi. (9/46)
Allah sizin için yarattığı
şeylerden gölgeler kıldı. Dağlarda da sizin için barınaklar-siperler
kıldı, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler sizi savaşınızda
(zorluklara karşı) koruyacak giyimlikler de var etti. İşte
O, üzerinizdeki nimetini böyle tamamlamaktadır, umulur ki
teslim olursunuz. (16/81)
Ve sizin için ona, zorlu-savaşınızda
sizi korusun diye '(madeni) giyim-sanatını' öğrettik. Buna
rağmen siz şükredenler misiniz? (21/80)
|