kURAN- I KERİM FİHRİSTİ

Yoo, şafak-vaktine yemin
ederim, (84/16)
Eğer kulumuza indirdiğimiz
(Kur'an)'den şüphedeyseniz, bu durumda, siz de bunun benzeri
bir sûre getirin. Ve eğer doğru sözlüyseniz, Allah'tan başka
şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz yardımcılarınızı)
çağırın. (2/23)
Hani sizden "Birbirinizin
kanını dökmeyin, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın"
diye misak almıştık. Sonra sizler bunu onaylamıştınız, hâlâ
(buna) şahitlik ediyorsunuz. (2/84)
Yoksa siz, Yakub'un ölüm
anında, orada şahidler miydiniz? O, oğullarına: "Benden
sonra kime ibadet edeceksiniz?" dediğinde, onlar: "Senin
ilahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahı olan
tek bir ilaha ibadet edeceğiz; bizler ona teslim olduk"
demişlerdi. (2/133)
Böylece biz sizi, insanlara
şahid (ve örnek) olmanız için orta bir ümmet kıldık; Peygamber
de üzerinizde bir şahid olsun. Senin üzerinde bulunduğun
(yönü, Ka'be'yi) kıble yapmamız, elçiye uyanları, topukları
üzerinde gerisin geri dönenlerden ayırdetmek içindir. Doğrusu
(bu,) Allah'ın hidayete ilettiklerinin dışında kalanlar
için büyük (bir yük)tür. Allah, imanınızı boşa çıkaracak
değildir. Şüphesiz, Allah, insanlara şefkat edendir, esirgeyendir.
(2/143)
Ramazan ayı... İnsanlar
için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden)
ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur'an onda indirilmiştir.
Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa artık onu tutsun.
Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca
diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk
dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru
yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık Allah'ı büyük tanımanız
içindir. Umulur ki şükredersiniz. (2/185)
İnsanlardan öylesi vardır
ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve
kalbindekine rağmen Allah'ı şahid getirir; oysa o azılı
bir düşmandır. (2/204)
Ey iman edenler, belirli
bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan
bir katip doğru olarak yazsın, katip Allah'ın kendisine
öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak
olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan sakınsın,
ondan hiçbir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu),
düşük akıllı ya da za'f sahibi veya kendisi yazmaya güç
yetiremeyecekse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden
de iki şahid tutun; eğer iki erkek yoksa, şahidlerden rıza
göstereceğiniz bir erkek ve biri şaşırdığında öbürü ona
hatırlatacak iki kadın (da olur). Şahidler çağırıldıkları
zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun, süresiyle
birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah katında en adil, şahitlik
için en sağlam, şüphelenmemeniz için de en yakın olandır.
Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak yaptığınız
ticaret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca
yoktur. Alış-veriş ettiğinizde de şahid tutun. Yazana da,
şahide de zarar verilmesin. (Aksini) Yaparsanız, o, kendiniz
için fısk (zulüm ve günah)tır. Allah'tan sakının. Allah
size öğretiyor. Allah herşeyi bilendir. (2/282)
Eğer yolculukta iseniz
ve katip bulamazsanız, bu durumda alınan rehin (yeter).
Şu durumda eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güven
duyulan, Rabbi olan Allah'tan sakınsın da emanetini ödesin.
Şahidliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, artık şüphesiz,
onun kalbi günahkardır. Allah, yaptıklarınızı bilendir.
(2/283)
Allah, gerçekten kendisinden
başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri
de O'ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler.
Aziz ve Hakim olan O'ndan başka ilah yoktur. (3/18)
Nitekim İsa, onlarda inkârı
sezince, dedi ki: "Allah için bana yardım edecekler kimdir?"
Havariler: "Allah'ın yardımcıları biziz; biz Allah'a inandık,
bizim gerçekten Müslümanlar olduğumuza şahid ol" dediler.
(3/52)
Rabbimiz, biz indirdiğine
inandık ve elçiye uyduk. Böylece bizi şahidlerle beraber
yaz." (3/53)
De ki: "Ey Kitap Ehli,
bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide)
gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir
şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer)
bir kısmımızı Rabler edinmeyelim." Eğer yine yüz çevirirlerse,
deyin ki: "Şahid olun, biz gerçekten Müslümanlarız." (3/64)
Ey Kitap Ehli, siz şahid
olup dururken, ne diye Allah'ın ayetlerini inkar ediyorsunuz?
(3/70)
Hani Allah peygamberlerden
'kesin bir söz (misak)' almıştı: "Andolsun size Kitap ve
hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan
bir elçi geldiğinde, ona kesin olarak iman edecek ve ona
yardımda bulunacaksınız." Demişti ki: "Bunu ikrar ettiniz
ve bu ağır yükümü aldınız mı?" Onlar: "İkrar ettik" demişlerdi
de "Öyleyse şahid olun, ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım,"
demişti. (3/81)
Kendilerine apaçık belgeler
geldiği ve elçinin hak olduğuna şahid oldukları halde, imanlarından
sonra küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir?
Allah, zulmeden bir kavmi hidayete erdirmez. (3/86)
De ki: "Ey Kitap Ehli,
Allah yaptıklarınıza şahid iken, ne diye Allah'ın ayetlerini
inkâr ediyorsunuz?" (3/98)
De ki: "Ey Kitap Ehli,
sizler şahidler olduğunuz halde, ne diye iman edenleri Allah
yolundan -onda bir çarpıklık bulmaya yeltenerek- çevirmeye
çalışıyorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir."
(3/99)
Eğer bir yara aldıysanız,
o kavme de benzeri bir yara değmiştir. İşte o günleri biz
onları insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah'ın
iman edenleri belirtip-ayırması ve sizden şahidler (veya
şehidler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez;
(3/140)
Yetimleri, nikaha erişecekleri
çağa kadar deneyin; şayet kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma
gördünüz mü, hemen onlara mallarını verin. Büyüyecekler
diye israf ile çarçabuk yemeyin. Zengin olan iffetli olmaya
çalışsın, yoksul olan da artık maruf (ihtiyaca ve örfe uygun)
bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman,
onlara karşı şahid bulundurun. Hesap görücü olarak Allah
yeter. (4/6)
Kadınlarınızdan fuhuş
yapanların aleyhinde olmak üzere içinizden dört şahid tutun.
Eğer şehadet ederlerse, onları, ölüm alıp götürünceye veya
Allah onlara bir yol kılıncaya kadar evlerde alıkoyun. (4/15)
Anne-babanın ve yakınların
geride bıraktıklarından ve her birine mirasçılar kıldık.
Yeminlerinizin (akid ile) bağladığı kimselere de kendi paylarını
verin. Şüphesiz, Allah, herşeye şahid olandır. (4/33)
Her ümmetten bir şahid
getirdiğimiz ve onların üzerine seni şahit olarak getirdiğimiz
zaman nasıl olacak? (4/41)
Sana iyilikten her ne
gelirse Allah'tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da
kendindendir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik;
şahid olarak Allah yeter. (4/79)
Ey iman edenler, kendiniz,
anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için
şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin
olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır.
Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer
dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz,
şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (4/135)
Andolsun, Kitap ehlinden,
ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü,
o da onların aleyhine şahid olacaktır. (4/159)
Fakat Allah, sana indirdiğiyle
şahidlik eder ki, O, bunu kendi ilmiyle indirmiştir. Melekler
de şahittirler. Şahid olarak Allah yeter. (4/166)
Ey iman edenler, adil
şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa
olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın.
O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz
Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (5/8)
Gerçek şu ki, biz Tevratı,
içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş
peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler
(Rabbaniyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah'ın kitabını
korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler
olduklarından (onunla hükmederlerdi.) Öyleyse insanlardan
korkmayın, benden korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık
satmayın. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar,
kafir olanlardır. (5/44)
Sana da (Ey Muhammed,)
önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona 'bir şahid-gözetleyici'
olarak Kitab'ı (Kur'an'ı) indirdik. Öyleyse aralarında Allah'ın
indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva
(istek ve tutku)larına uyma. Sizden her biriniz için bir
şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi
bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi
içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır.
Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.
(5/48)
Elçiye indirileni dinlediklerinde
hakkı tanıdıklarından dolayı gözlerinin yaşlarla dolup taştığını
görürsün. Derler ki: "Rabbimiz inandık; öyleyse bizi şahidlerle
birlikte yaz." (5/83)
Ey iman edenler, sizden
birinize ölüm gelip çattığı zaman, vasiyet hazırlanışında,
aranızda içinizden adaletli iki kişiyi (şahid tutun.) Veya
yolculukta olup size ölüm musibeti gelip çatarsa, sizden
olmayan başka iki kişiyi (şahid tutun. İkisini) Şayet kuşkulanacak
olursanız namazdan sonra alıkoyarsınız, onlar da (size):
"Akraba dahi olsa onu (yeminimizi) hiçbir değere değiştirmeyeceğiz
ve Allah'ın şahidliğini gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde biz
elbette günahkarlardan oluruz." diye Allah adına yemin etsinler.
(5/106)
Bu, gerektiği gibi şahidliği
yapmalarına veya yeminlerinden sonra yeminlerin reddedilmesinden
korkmalarına daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının ve
dinleyin. Allah, fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.
(5/108)
Hani Havarilere: "Bana
ve elçime iman edin" diye vahy (ilham) etmiştim; onlar da:
"İman ettik, gerçekten Müslümanlar olduğumuza sen de şahid
ol" demişlerdi. (5/111)
(Bu sefer Havariler:)
"Ondan yemek istiyoruz, kalplerimiz tatmin olsun, senin
de gerçekten bize doğru söylediğini bilelim ve buna şahidlerden
olalım" demişlerdi. (5/113)
Ben onlara bana emrettiklerinin
dışında hiçbir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) 'Benim de
Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' Onların
içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahidim.
Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde, üzerlerindeki gözetleyici
Sen'din. Sen herşeyin üzerine şahid olansın." (5/117)
De ki: "Şahidlik bakımından
hangi şey daha büyüktür?" De ki: "Allah benimle sizin aranızda
şahiddir. Sizi -ve kime ulaşırsa- kendisiyle uyarmam için
bana şu Kur'an vahyedildi. Gerçekten Allah'la beraber başka
ilahların da bulunduğuna siz mi şahidlik ediyorsunuz?" De
ki: "Ben şehadet etmem." De ki: O, ancak bir tek olan ilahtır
ve gerçekten ben, sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım.
(6/19)
Deveden iki, sığırdan
da iki. De ki: "İki erkeği mi haram kıldı? Yoksa iki dişiyi
mi ya da o iki dişinin rahimlerinin, kendisini kapsadığı
(yavruları) mı? Yoksa Allah, bunları sizlere tavsiye ettiği
zaman şahid miydiniz?" hiçbir bilgiye dayanmaksızın insanları
saptırmak için Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden
daha zalim kimdir? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu
hidayete erdirmez. (6/144)
De ki: "Gerçekten Allah'ın
bunu haram kıldığına şehadet edecek şahidlerinizi getirin."
Şayet onlar, şehadet edecek olurlarsa sen onlarla birlikte
şehadet etme. Ayetlerimizi yalan sayanların ve ahirete inanmayanların
heva (istek ve tutku)larına uyma; onlar (birtakım güçleri
ve varlıkları) Rablerine denk tutmaktadırlar. (6/150)
Hani Rabbin, Adem oğullarının
sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine
karşı şahidler kılmıştı: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?"
(demişti de) onlar: "Evet (Rabbimizsin), şahid olduk" demişlerdi.
(Bu,) Kıyamet günü: "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir.
(7/172)
Şirk koşanların, kendi
inkârlarına bizzat kendileri şahidler iken, Allah'ın mescidlerini
onarmalarına (hak ve yetkileri) yoktur. İşte bunlar, yaptıkları
boşa gitmiş olanlardır. Ve bunlar ateşte süresiz kalacak
olanlardır. (9/17)
Zarar vermek, inkârı (pekiştirmek),
mü'minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah'a ve elçisine
karşı savaşanı gözlemek için mescid edinenler ve: "Biz iyilikten
başka bir şey istemedik" diye yemin edenler (var ya,) Allah
onların şüphesiz yalancı olduklarına şahidlik etmektedir.
(9/107)
Bizim ile sizin aranızda
şahid olarak Allah yeter. Gerçekten biz, sizin ibadetinizden
habersizdik." (10/29)
Onlara vaadettiğimiz (azabın)
bir kısmını sana gösteririz veya senin hayatına son veririz
(de görmen ahirete kalır.) Onların dönüşleri bizedir, sonra
Allah işlediklerine şahiddir. (10/46)
Senin içinde olduğun herhangi
bir durum, onun hakkında Kur'an'dan okuduğun herhangi bir
şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona
(iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şahidler durmuş
olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden
uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü
de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (10/61)
Rabbinden apaçık bir delil
üzerinde bulunan, onu yine ondan bir şahid izleyen ve ondan
önce bir önder ve rahmet olarak Musa'nın kitabı (kendisini
doğrulamakta) bulunan kimse, (artık onlar) gibi midir? İşte
onlar, buna (Kur'an'a) inanırlar. Gruplardan biri onu inkâr
ederse, ateş ona vaadedilen yerdir. Öyleyse, bundan kuşkuda
olma, çünkü o, Rabbinden olan bir haktır. Ancak insanların
çoğunluğu inanmazlar. (11/17)
Allah'a karşı yalan uydurup
iftira düzenden daha zalim kimdir? İşte bunlar, Rablerine
sunulacaklar ve şahidler: "Rablerine karşı yalan söyleyenler
bunlardır" diyecekler. Haberiniz olsun; Allah'ın laneti
zalimlerin üzerinedir. (11/18)
Biz: 'Bazı ilahlarımız
seni çok kötü çarpmıştır' (demekten) başka bir şey söylemeyiz."
Dedi ki: "Allah'ı şahid tutarım, siz de şahidler olun ki,
gerçekten ben, sizin şirk koştuklarınızdan uzağım." (11/54)
(Yusuf) Dedi ki: "Onun
kendisi benden murad almak istedi." Kadının yakınlarından
bir şahid şahitlik etti: "Eğer onun gömleği ön taraftan
yırtılmışsa bu durumda kadın doğruyu söylemiştir, kendisi
ise yalan söyleyenlerdendir. (12/26)
Dönün babanıza ve deyin
ki: '-Ey babamız, senin oğlun gerçekten hırsızlık etti.
Biz, bildiğimizden başkasına şahitlik etmedik. Biz gaybın
kollayıcıları değiliz." (12/81)
O inkâr edenler şöyle
derler: "Sen gönderilmiş (Allah'ın bir elçisi) değilsin."
De ki: "Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter
ve yanlarında kitabın ilmi bulunanlar da (bu gerçeği bilir)."
(13/43)
Her ümmetten bir şahid
göndereceğimiz gün; (artık ondan) sonra ne inkâr edenlere
(özür dilemeleri için) izin verilecek, ne (Allah'tan) hoşnutluk
dilekleri kabul edilecek. (16/84)
Her ümmet içinde kendi
nefislerinden onların üzerine bir şahid getirdiğimiz gün,
seni de onlar üzerinde bir şahid olarak getireceğiz. Biz
Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet,
bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (16/89)
Güneşin sarkmasından gecenin
kararmasına kadar namazı kıl, fecir vakti (namazda okunan)
Kur'an'ı, işte o, şahid olunandır. (17/78)
De ki: "Benimle aranızda
şahid olarak Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle
haberdardır, görendir." (17/96)
Göklerin ve yerin yaratılışında
da, kendi nefislerinin yaratılışında da Ben onları şahid
tutmadım. Ben, saptırıcıları yardımcı-güç de edinmedim.
(18/51)
Dediler ki: "Öyleyse,
onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza
vereceğimize) şahid olsunlar." (21/61)
Davud ve Süleyman da;
hani kavmin hayvanlarının içine girip yayıldığı ekin-tarlaları
konusunda hüküm yürütüyorlardı. Biz onların hükmüne şahid
idik. (21/78)
Gerçekten iman edenler,
Yahudiler, yıldıza tapanlar (Sabii) Hıristiyanlar, ateşe
tapanlar (Mecusi) ve şirk koşanlar; şüphesiz Allah, kıyamet
günü aralarını ayıracaktır. Doğrusu Allah, herşeyin üzerinde
şahid olandır. (22/17)
Kendileri için birtakım
yararlara şahid olsunlar ve kendilerine rızık olarak verdiği
(kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde (kurban adarken)
Allah'ın adını ansınlar. Artık bunlardan yiyin ve zorluk
çeken yoksulu da doyurun. (22/28)
Allah adına gerektiği
gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size
bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu
gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da)
da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize
şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye.
Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın,
sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.
(22/78)
Zina eden kadın ve zina
eden erkeğin her birine yüzer değnek (celde) vurun. Eğer
Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, onlara Allah'ın
dini(ni uygulama) konusunda sizi bir acıma tutmasın; onlara
uygulanan cezaya mü'minlerden bir grup da şahit bulunsun.
(24/2)
Korunan (iffetli) kadınlara
(zina suçu) atan, sonra dört şahid getirmeyenlere de seksen
değnek vurun ve onların şahidliklerini ebedi olarak kabul
etmeyin. Onlar fasık olanlardır. (24/4)
Kendi eşlerine (zina suçu)
atan ve kendileri dışında şahidleri bulunmayanlar ise, onlardan
da her birinin şahidliği, Allah adına dört (kere yemin)
ile kendisinin hiç şüphesiz doğru söyleyenlerden olduğuna
şahidlik etmektir. (24/6)
Onun (kadının) da dört
kere Allah adına (yeminle) onun (kocasının) hiç şüphesiz
yalan söyleyenlerden olduğuna şahidlik etmesi kendisinden
cezayı uzaklaştırır. (24/8)
Ona karşı dört şahitle
gelmeleri gerekmez miydi? Şahitleri getirmediklerine göre,
artık onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.
(24/13)
O gün, kendi dilleri,
elleri ve ayakları aleyhlerinde yaptıklarına dair şahitlikte
bulunacaklardır. (24/24)
Ki onlar, yalan şahidlikte
bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman
onurlu olarak geçenlerdir. (25/72)
Dedi ki: "Ey önde gelenler,
bu işimde bana görüş belirtin, siz (herşeye) şahidlik etmedikçe
ben hiçbir işte kesin (karar veren biri) değilim." (27/32)
Kendi aralarında Allah
adına and içerek, dediler ki: "Gece mutlaka ona ve ailesine
bir baskın düzenleyelim, sonra velisine: Ailesinin yok oluşuna
biz şahid olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz,
diyelim." (27/49)
Musa'ya o işi (ilahi vahyi
verip) gerçekleştirdiğimiz zaman, sen (Tur'un) batı yanında
değildin ve (buna) şahid olanlardan da değildin. (28/44)
Her ümmetten bir şahid
ayırıp çıkardık da: "Kesin-kanıt (burhan)ınızı getirin"
dedik. Artık öğrenmiş oldular ki, hak, gerçekten Allah'ındır
ve düzüp uydurdukları kendilerinden uzaklaşıp-kaybolmuşlardır.
(28/75)
De ki: "Benimle sizin
aranızda şahid olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde
olanı bilir. Batıla inanan ve Allah'ı inkâr edenler ise,
işte onlar hüsrana uğrayanlardır." (29/52)
Ey Peygamber, gerçekten
biz seni bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak
gönderdik. (33/45)
Onlar için babaları, oğulları,
kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin
oğulları, kadınları ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeleri)
hakkında bir sakınca yoktur. (Ey Müslüman kadınlar) Allah'tan
sakının. Şüphesiz Allah, herşeye şahid olandır. (33/55)
De ki: "Ben sizden bir
ücret istemişsem, artık o sizin olsun. Benim ecrim (ücretim),
yalnızca Allah'a aittir. O, herşeye şahid olandır." (34/47)
Bugün biz onların ağızlarını
mühürleriz; (günahtan ve sevaptan yana) kazandıklarını,
elleri bize söylemekte, ayakları (aleyhlerinde) şahitlik
etmektedir. (36/65)
Yoksa onlar, şahidlik
etmekteyken biz melekleri dişiler olarak mı yarattık? (37/150)
Yer, Rabbi'nin nuruyla
parıldadı; (orta yere) kitap kondu; peygamberler ve şahidler
getirildi ve aralarında hak ile hüküm verildi, onlar haksızlığa
uğratılmazlar. (39/69)
Şüphesiz biz elçilerimize
ve iman edenlere, dünya hayatında ve şahidlerin (şahidlik
için) duracakları gün elbette yardım edeceğiz. (40/51)
Sonunda oraya geldikleri
zaman, işitme, görme (duyuları) ve derileri kendi aleyhlerine
şahitlik edecektir. (41/20)
Kendi derilerine dediler
ki: "Niye aleyhimizde şahitlik ettiniz?" Dediler ki: "herşeye
nutku verip-konuşturan Allah, bizi konuşturdu. Sizi ilk
defa O yarattı ve O'na döndürülüyorsunuz." (41/21)
"Siz, işitme, görme
(duyularınız) ve derileriniz aleyhinize şahitlik eder diye
sakınmıyordunuz. Aksine, yaptıklarınızın birçoğunu Allah'ın
bilmeyeceğini sanıyordunuz." (41/22)
Kıyamet-saatinin ilmi
O'na döndürülür. O'nun ilmi olmaksızın, hiçbir meyve tomurcuğundan
çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Onlara:
"Benim ortaklarım nerede" diye sesleneceği gün, dediler
ki: "Sana arzettik ki, bizden hiçbir şahid yok." (41/47)
Biz ayetlerimizi hem afakta,
hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz
onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. herşeyin
üzerinde Rabbinin şahid olması yetmez mi? (41/53)
Onlar, ki Rahmanın kulları
olan melekleri dişiler kıldılar. Kendileri yaratılışlarına
şahit mi oldular? Onların şahitlikleri yazılacak ve (bundan
dolayı) sorumlu tutulacaklar. (43/19)
O'nun dışında taptıkları
şefaatte bulunmaya malik değildirler; ancak kendileri bilerek
hakka şahidlik edenler başka. (43/86)
Yoksa: "Kendisi onu uydurdu"
mu diyorlar? De ki: "Eğer ben uydurdumsa, bu durumda siz,
Allah'tan bana (gelecek) hiçbir şeye malik (engel) olamazsınız.
Sizin kendisi (Kur'an) hakkında, ne taşkınlıklar yaptığınızı
O daha iyi bilendir. Benimle sizin aranızda şahid olarak
O yeter. O, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir." (46/8)
De ki: "Gördünüz mü-haber
verin; eğer (bu Kur'an,) Allah katından ise, siz de onu
inkâr etmişseniz ve İsrailoğullarından bir şahid bunun bir
benzerine şahidlik edip iman etmişse ve siz de büyüklük
taslamışsanız (bunun sonucu ne olacak)? Şüphesiz Allah,
zalim olan bir kavmi hidayete erdirmez. (46/10)
Şüphesiz, biz seni bir
şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.
(48/8)
Ki O, elçilerini hidayetle
ve hak din ile, diğer bütün dinlere karşı üstün kılmak için
gönderdi. Şahid olarak Allah yeter. (48/28)
(Artık) Her bir nefis,
yanında bir sürücü ve bir şahid ile gelmiştir. (50/21)
Hiç şüphesiz, bunda, kalbi
olan ya da bir şahid olarak kulak veren kimse için elbette
bir öğüt (zikir) vardır. (50/37)
Allah'a ve O'nun Resûlü'ne
iman edenler; işte onlar Rableri katında sıddîklar ve şehidler
(veya şahid)lerdir. Onların ecirleri ve nurları vardır.
İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise; işte onlar da
cehennem halkıdır. (57/19)
Allah, hepsini dirilteceği
gün, onlara neler yaptıklarını haber verecektir. Allah,
onları (yaptıklarıyla bir bir) saymıştır; onlar ise onu
unutmuşlardır. Allah, herşeye şahid olandır. (58/6)
Münafıklık edenleri görmüyor
musun ki, Kitap Ehlinden inkâr eden kardeşlerine derler
ki: "Andolsun, eğer siz (yurtlarınızdan) çıkarılacak olursanız,
mutlaka biz de sizinle birlikte çıkarız ve size karşı olan
hiç kimseye, hiçbir zaman itaat etmeyiz. "Eğer size karşı
savaşılırsa elbette size yardım ederiz." Oysa Allah, şahidlik
etmektedir ki onlar, gerçekten yalancıdırlar. (59/11)
Münafıklar sana geldikleri
zaman: "Biz gerçekten şehadet ederiz ki, sen kesin olarak
Allah'ın elçisisin" dediler. Allah da bilir ki sen elbette
O'nun elçisisin. Allah, şüphesiz münafıkların yalan söylediklerine
şahidlik eder. (63/1)
Sonra (üç iddet bekleme)
sürelerine ulaştıkları zaman, artık onları maruf (bilinen
güzel bir tarz) üzere tutun, ya da maruf üzere onlardan
ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahid tutun.
Şahidliği Allah için dosdoğru yerine getirin. İşte bununla,
Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilir. Kim
Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir;
(65/2)
Şahidliklerinde dosdoğru
davrananlardır. (70/33)
Şüphesiz size, üzerinize
şahid olacak bir elçi gönderdik; Firavun'a bir elçi gönderdiğimiz
gibi. (73/15)
Ona yakınlaştırılmış (mukarreb)
olanlar şahid olurlar. (83/21)
Şahid olana (görene) ve
şahit olunana (görülene). (85/3)
Ki O (Allah), göklerin
ve yerin mülkü O'nundur. Allah, herşeyin üzerinde şahid
olandır. (85/9)
Ve gerçekten, kendisi
buna şahiddir. (100/7)
Hayır" dediler. (Bunlar)
Karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur;
hayır o bir şairdir. Böyle değilse, öncekilere gönderildiği
gibi bize de bir ayet (mucize) getirsin." (21/5)
Şairler ise; gerçekten
onlara azgın-sapıklar uyar. (26/224)
Ve derlerdi ki: "Biz,
ünlenmiş bir şair için ilahlarımızı terk mi edeceğiz?" (37/36)
Yoksa onlar: "Bir şairdir,
biz ona zamanın (getireceği) felaketleri gözlüyoruz" mu
diyorlar? (52/30)
O, bir şairin sözü değildir.
Ne az inanıyorsunuz? (69/41)
Allah Bahriye'den Saibe'den
Vasiyle'den ve Ham'dan hiçbirini (meşru) kılmamıştır. Ancak
inkâr edenler, Allah'a karşı yalan düzüp-uyduruyorlar. Onların
çoğu akıl erdirmez. (5/103)
Onunla birlikte iki genç
de zindana girmişti. Biri: "Ben (rüyamda) kendimi şarap
sıkıyorken gördüm." dedi. Öbürü: "Ben de kendimi başımın
üstünde ekmek taşıyorken gördüm; kuş da ondan yemekteydi"
dedi. "Bunun yorumundan bize haber ver. Doğrusu biz seni,
iyilik yapanlardan görmekteyiz." (12/36)
Ey zindan arkadaşlarım,
ikinizden biri efendisine şarap içirecek, diğeri ise asılacak,
kuş onun başından yiyecek. İşte hakkında fetva istemekte
olduğunuz iş (artık) olup bitmiştir." (12/41)
İçinde yaslanıp-dayanmışlardır;
orda birçok meyve ve şarap istemektedirler. (38/51)
Takva sahiplerine va'dedilen
cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar,
tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren
şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda
onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir
mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafaatlanan bir kişi), ateşin
içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını 'parça parça
koparan' kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu? (47/15)
Onlara mühürlü, katıksız
bir şaraptan içirilir. (83/25)
Ve hiç kimsenin, hiç kimse
adına bir şey ödemeyeceği, hiç kimsenin şefaatinin kabul
edilmeyeceği, hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım
görülmeyeceği bir günden sakının. (2/48, 2/123)
Ey iman edenler, hiçbir
alış-verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı
gün gelmezden evvel, size rızık olarak verdiklerimizden
infak edin. Kâfirler... Onlar zulmedenlerdir. (2/254)
Allah... O'ndan başka
ilah yoktur. Diridir, kâimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz.
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın
O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini
ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının
dışında, O'nun ilminden hiçbirşeyi kavrayıp-kuşatamazlar.
O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır.
Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.
(2/255)
Rablerine (götürülüp)
toplanacaklarından korkanları onunla (Kur'an'la) uyarıp-korkut;
onlar için ondan başka ne velileri vardır ne şefaatçileri.
Umulur ki korkup-sakınırlar. (6/51)
Dinlerini bir oyun ve
eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini
mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur'an'la) hatırlat ki,
bir nefis, kendi kazandıklarıyla helake düşmesin; (böylesinin)
Allah'tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi vardır;
her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz. İşte onlar, kazandıkları
nedeniyle helake uğrayanlardır; küfre saptıklarından dolayı
onlar için çılgınca kaynar sular ve acıklı bir azab vardır.
(6/70)
Andolsun, sizi ilk defa
yarattığımız gibi (bugün de) 'teker teker, yapayalnız ve
yalın (bir tarzda)' bize geldiniz ve size lutfettiklerimizi
arkanızda bıraktınız. İçinizden, gerçekten ortaklar olduklarını
sandığınız şefaatçilerinizi şimdi yanınızda görmüyoruz.
Andolsun, aranızdaki (bağlar) parçalanıp-koparılmıştır ve
haklarında zanlar besledikleriniz sizlerden uzaklaşmıştır.
(6/94)
Onlar, onun tevilinden
başkasına bakmazlar mı? Onun tevilinin geleceği gün, daha
önce onu unutanlar, diyecekler ki: "Gerçekten Rabbimizin
elçileri bize hakkı getirmişlerdi. Şimdi bize şefaat edecek
şefaatçiler var mıdır? Veya geri çevrilsek de işlediklerimizden
başkasını yapsak." Gerçek şu ki onlar, kendilerini hüsrana
uğratmışlardır, uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden
uzaklaşıp kaybolmuşlardır. (7/53)
Şüphesiz sizin Rabbiniz,
altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden,
işleri evirip-çeviren Allah'tır. Onun izni olmadıktan sonra,
hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur,
öyleyse O'na kulluk edin. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek
misiniz? (10/3)
Allah'ı bırakıp kendilerine
zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk
ederler ve: "Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir"
derler. De ki: "Siz, Allah'a, göklerde ve yerde bilmediği
bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan
uzak ve yücedir." (10/18)
Rahmanın katında ahid
almışların dışında (onlar) şefaate malik olmayacaklardır.
(19/87)
O gün, Rahman'ın kendisine
izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının
şefaati bir yarar sağlamaz. (20/109)
O, önlerindekini ve arkalarındakini
bilir; onlar şefaat etmezler (kendisinden) hoşnut olunandan
başka. Ve onlar, O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır.
(21/28)
Artık bizim için ne bir
şefaatçi var," (26/100)
(Allah'a eş koştukları)
Ortaklarından kendilerine şefaatçi olan yoktur; onlar, ortaklarını
inkar ediyorlar. (30/13)
Allah; gökleri, yeri ve
ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva
etti. Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz
yoktur. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (32/4)
O'nun katında izin verdiğinin
dışında (hiç kimsenin) şefaati yarar sağlamaz. En sonunda
kalplerinden korku giderilince (birbirlerine:) "Rabbiniz
ne buyurdu?" derler, "Hak olanı" derler. O, çok yücedir,
çok büyüktür. (34/23)
Ben, O'ndan başka ilahlar
edinir miyim ki, Rahman, bana bir zarar dileyecek olsa,
ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar, ne de onlar
beni kurtarabilirler." (36/23)
Yoksa Allah'tan başka
şefaat ediciler mi edindiler? De ki: "Ya onlar, hiçbir şeye
malik değillerse ve akıl da erdiremiyorlarsa?" De ki: "Şefaatin
tümü Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra
O'na döndürüleceksiniz." (39/43-44)
Onları, yaklaşmakta olan
güne karşı uyar; o zaman yürekler gırtlaklara dayanır, yutkunur
dururlar. Zalimler için ne koruyucu bir dost, ne sözü yerine
getirebilir bir şefaatçi yoktur. (40/18)
O'nun dışında taptıkları
şefaatte bulunmaya malik değildirler; ancak kendileri bilerek
hakka şahidlik edenler başka. (43/86)
Göklerde nice melekler
vardır ki, onların şefaatleri hiçbir şeyle yarar sağlamaz;
ancak Allah'ın dileyip razı olduğu kimseye izin verdikten
sonra başka. (53/26)
Artık, şefaat edenlerin
şefaati onlara bir yarar sağlamaz. (74/48)
Böylece biz sizi, insanlara
şahid (ve örnek) olmanız için orta bir ümmet kıldık; Peygamber
de üzerinizde bir şahid olsun. Senin üzerinde bulunduğun
(yönü, Ka'be'yi) kıble yapmamız, elçiye uyanları, topukları
üzerinde gerisin geri dönenlerden ayırdetmek içindir. Doğrusu
(bu,) Allah'ın hidayete ilettiklerinin dışında kalanlar
için büyük (bir yük)tür. Allah, imanınızı boşa çıkaracak
değildir. Şüphesiz, Allah, insanlara şefkat edendir, esirgeyendir.
(2/143)
İnsanlardan öylesi vardır
ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini
satın alır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır. (2/207)
Her bir nefsin hayırdan
yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse onunla
kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o günü
(düşünün). Allah, sizi kendisinden sakındırır. Allah, kullarına
karşı şefkatli olandır. (3/30)
Andolsun size, içinizden
sıkıntıya düşmeniz O'nun gücüne giden, size pek düşkün,
mü'minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir.
(9/128)
Kendisine ulaşmadan canlarınızın
yarısının telef olacağı şehirlere onlar, ağırlıklarınızı
taşımaktadırlar. Şüphesiz sizin Rabbiniz şefkatli ve merhametlidir.
(16/7)
Veya onları bir korku
üzerinde yakalayıvermesinden (mi emindirler)? Öyleyse Rabbin,
gerçekten şefkatli ve merhamet sahibidir. (16/47)
Görmedin mi, Allah, yerdekileri
ve denizde onun emriyle akıp giden gemileri, sizin yararınıza
verdi. Ve izni olmadıkça, göğü yerin üstüne düşmekten alıkoyar.
Şüphesiz Allah, insanlara karşı şefkatlidir, çok merhametlidir.
(22/65)
Sizi karanlıklardan nura
çıkarması için kuluna apaçık ayetler indiren O'dur. Şüphesiz
Allah, size karşı elbette şefkatli olandır, esirgeyendir.
(57/9)
Sonra onların izleri üzerinde
elçilerimizi birbiri ardınca gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı
da arkalarından gönderdik; ona İncil'i verdik ve onu izleyenlerin
kalplerinde bir şefkat ve merhamet kıldık. (Bir bid'at olarak)
Türettikleri ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık (emretmedik).
Ancak Allah'ın rızasını aramak için (türettiler) ama buna
da gerektiği gibi uymadılar. Bununla birlikte onlardan iman
edenlere ecirlerini verdik, onlardan birçoğu da fasık olanlardır.
(57/27)
Bir de onlardan sonra
gelenler, derler ki: "Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman
etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman
edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten sen,
çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin." (59/10)
İşte bu (Kur'an), önündekileri
doğrulayıcı ve şehirler anası (Mekke) ile çevresindekileri
uyarman için indirdiğimiz kutlu Kitaptır. Ahirete iman edenler
buna inanırlar. Onlar namazlarını (özenle) koruyanlardır.
(6/92)
Dediler ki: "Onu ve kardeşini
şimdilik bekletiver (vereceğin cezayı ertele), şehirlere
de toplayıcılar yolla"; (7/111)
Firavun: "Ben size izin
vermeden önce O'na iman ettiniz, öyle mi? Mutlaka bu, halkı
burdan sürüp-çıkarmak amacıyla şehirde planladığınız bir
tuzaktır. Öyleyse siz (buna karşılık ne yapacağımı) bileceksiniz."
(7/123)
Onlara: "Bu şehirde oturun,
ondan istediğiniz yerden yeyin, 'dileğimiz bağışlanmadır'
deyin ve kapısından secde ederek girin, (biz de) hatalarınızı
bağışlayalım. İyilik yapanların (armağanlarını) arttıracağız"
denildiğinde, (7/161)
Onlara, kendilerinden
öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin,
Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi
mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek
ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine
zulmediyorlardı. (9/70)
Şehirde (birtakım) kadınlar:
"Aziz (Vezir)'in karısı kendi uşağının nefsinden murad almak
istiyormuş. Öyle ki sevgi onun bağrına sinmiş. Biz doğrusu
onu açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz." dedi. (12/30)
Biz senden önce, şehirler
halkına kendilerine vahyettiğimiz kimseler dışında (başkalarını
elçi olarak) göndermedik. Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı,
ki kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını
görmüş olsunlar? Korkup-sakınanlar için ahiret yurdu elbette
daha hayırlıdır. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?
(12/109)
Şehir halkı birbirlerine
müjdeler vererek geldi. (15/67)
Kendisine ulaşmadan canlarınızın
yarısının telef olacağı şehirlere onlar, ağırlıklarınızı
taşımaktadırlar. Şüphesiz sizin Rabbiniz şefkatli ve merhametlidir.
(16/7)
hiçbir ülke (veya şehir)
olmasın ki, kıyamet gününden önce biz onu (ya) bir yıkıma
uğratacağız veya onu şiddetli bir azabla azablandıracağız;
bu (muhakkak) o kitapta yazılıdır. (17/58)
Duvar ise, şehirde iki
öksüz çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı; babaları
salih biriydi. Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler
ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir.
Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım.
İşte, senin sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin
yorumu." (18/82)
Lut'a da bir hüküm ve
ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden kurtardık.
Şüphesiz onlar, bozulmaya uğrayan kötü bir kavimdi. (21/74)
Dediler ki: "Bunu ve kardeşini
oyala, şehirlere de toplayıcılar gönder," (26/36)
Bunun üzerine Firavun
şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi. (26/53)
Şehirde dokuzlu bir çete
vardı, yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik
bırakmıyorlardı. (27/48)
Böylece şehirde korku
içinde (çevreyi) gözetleyerek sabahladı. Derken, bir de
baktı ki, dün kendisinden yardım isteyen (kişi, bugün de)
kendisine yardım için bağırıyor. Musa, ona dedi ki: "Sen
açıkca bir azgınsın." (28/18)
Senin Rabbin, 'ana yerleşim
merkezlerine' onlara ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe
şehirleri yıkıma uğratıcı değildir. Ve biz, halkı zulmeden
şehirlerden başkasını da yıkıma uğratıcı değiliz. (28/59)
Andolsun, eğer münafıklar,
kalplerinde hastalık bulunanlar ve şehirde kışkırtıcılık
yapan (yalan haber yayan)lar (bu tutumlarına) bir son vermeyecek
olurlarsa, gerçekten seni onlara saldırtırız, sonra orada
seninle pek az (bir süre) komşu kalabilirler. (33/60)
Andolsun, Sebe' (halkı)nın
oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve
soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki:) "Rabbinizin
rızkından yiyin ve O'na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan
bir Rabb(iniz var)." (34/15)
Kendileriyle, içlerinde
bereketler kıldığımız memleketler arasında (biri diğerinden)
görünebilen şehirler var ettik ve orada yürüme (imkanlarını)
takdir ettik: "Oralarda geceleri ve gündüzleri güvenlik
içinde gezip dolaşın" (dedik). (34/18)
Sen onlara, o şehir halkının
örneğini ver; hani oraya elçiler gelmişti. (36/13)
Allah'ın ayetleri konusunda
inkar edenlerden başkası mücadele etmez. Öyleyse onların
şehirlerde dönüp dolaşması seni aldatmasın. (40/4)
İşte biz sana, böyle Arapça
bir Kur'an vahyettik; şehirlerin anası (olan Mekke halkı)nı
ve çevresinde olanları uyarman için ve kendisinde şüphe
olmayan toplanma gününü (haber verip onları) uyarman için
de. (O gün onların) Bir bölümü cennette, bir bölümü çılgınca
yanan ateşin içerisindedirler. (42/7)
Ve dediler ki: "Bu Kur'an,
iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil
miydi?" (43/31)
Andolsun, biz çevrenizde
bulunan şehirlerden (birçoğunu) yıkıma uğrattık ve belki
dönerler diye ayetleri çeşitli şekillerde açıkladık. (46/27)
Biz bunlardan önce nice
nesiller yıkıma uğrattık ki onlar, zorbaca yakalamak (yakıp-yıkmak,
baskı ve şiddetle yönetmek, sindirmek) bakımından kendilerinden
daha üstündüler; şehirlerde (yerin üstünü altına getirip,
sayısız kazı, inşaat ve araştırmalarla her yanı) delik-deşik
etmişlerdi. (Ama) kaçacak bir yer var mı? (50/36)
Altı üstüne gelen (Lut
kavminin) şehirlerini de O yerin dibine geçirdi. (53/53)
Allah'ın o (fethedilen)
şehir halkından Resûlü'ne verdiği fey, Allah'a, Resûl'e,
(ve Resûl'e) yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara
ve yolda kalmışlara aittir. Öyle ki (bu mallar ve servet)
sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet
olmasın. Resûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden
sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah'tan korkun. Şüphesiz
Allah, cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır. (59/7)
Onlar, iyice korunmuş
şehirlerde veya duvar arkasında olmaksızın sizinle toplu
bir halde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çarpışmaları ise
pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri
paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim
olmaları dolayısıyla böyledir. (59/14)
Firavun (kavmi), ondan
öncekiler ve yerle bir olan şehirler (halkı da hep) o hata
ile (tarih sahnesine) geldiler. (69/9)
Ki şehirler içinde onun
bir benzeri yaratılmış değildi. (89/8)
Ki onlar, şehirlerde azgınlaşmışlardı.
(89/11)
Ki sen, bu şehirde oturmakta
iken, (90/2)
Ve hatırlayın, demiştik
ki: "Şu şehre girin ve orada istediğiniz yerde bol bol yiyin,
yalnızca secde ederek kapısından girerken 'dileğimiz bağışlanmadır'
deyin; (biz de) hatalarınızı bağışlayalım; iyilik yapanların
(ecirlerini) arttıracağız." (2/58)
Hani İbrahim: "Rabbim,
bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah'a ve ahiret
gününe inananları ürünlerle rızıklandır" demişti de (Allah:
"Sadece inananları değil) inkâr edeni de az bir süre yararlandırır,
sonra onu ateşin azabına uğratırım; ne kötü bir dönüştür
o" demişti. (2/126)
Ya da altı üstüne gelmiş,
ıssız duran bir şehre uğrayan gibisini (görmedin mi?) Demişti
ki: "Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecekmiş?"
Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra onu
diriltti. (Ve ona) Dedi ki: "Ne kadar kaldın?" O: "Bir gün
veya bir günden az kaldım" dedi. (Allah ona:) "Hayır, yüz
yıl kaldın, böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz
bozulmamış; eşeğine de bir bak; (bunu yapmamız) seni insanlara
ibret-belgesi kılmamız içindir. Kemiklere de bir bak nasıl
bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?"
dedi. O, kendisine (bunlar) apaçık belli olduktan sonra
dedi ki: "(Artık şimdi) Biliyorum ki gerçekten Allah, herşeye
güç yetirendir." (2/259)
Rahmetinin önünde rüzgarları
bir müjde olarak gönderen O'dur. Bunlar ağırca bulutları
kaldırıp yüklendiğinde, onları (kuraklıktan) ölmüş bir şehre
sürükleyiveririz ve bununla oraya su indiririz de böylelikle
bütün ürünlerden çıkarırız. İşte biz, ölüleri de böyle diriltip-çıkarırız.
Ki ibret alasınız. (7/57)
Güzel şehrin bitkisi,
Rabbinin izniyle çıkar; kötü olandan ise kavruktan başkası
çıkmaz. İşte biz, şükreden bir topluluk için ayetleri böyle
çeşitli biçimlerde açıklıyoruz. (7/58)
Bir de onlara deniz kıyısındaki
şehri(n uğradığı sonucu) sor. Hani onlar cumartesi (yasağını
çiğneyerek) haddi aşmışlardı. 'Cumartesi günü iş yapma yasağına
uyduklarında', balıkları onlara açıktan akın akın geliyor,
'cumartesi günü iş yapma yasağına uymadıklarında' ise, gelmiyorlardı.
İşte biz, fıska sapmaları dolayısıyla onları böyle imtihan
ediyorduk. (7/163)
İçinde (yaşamakta) olduğumuz
şehre sor, hem kendisinde geldiğimiz kervana da. Biz gerçekten
doğruyu söyleyenleriz." (12/82)
Hani İbrahim şöyle demişti:
"Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara kulluk
etmekten uzak tut." (14/35)
Allah bir şehri örnek
verdi: (Halkı) Güvenlik ve huzur içindeydi, rızkı da her
yerden bol bol gelmekteydi; fakat Allah'ın nimetlerine nankörlük
etti, böylece Allah yaptıklarına karşılık olarak, ona açlık
ve korku elbisesini tattırdı. (16/112)
Böylece, aralarında bir
sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık).
İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Ne kadar kaldınız?" Dediler
ki: "Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık."
Dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir;
şimdi birinizi bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek
temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin; ancak oldukça
nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin." (18/19)
Kavminin cevabı: "Lut
ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen
insanlarmış" demekten başka olmadı. (27/56)
(De ki:) "Ben, ancak bu
şehrin Rabbine ibadet etmekle emrolundum ki, O, burasını
kutlu ve saygıdeğer kıldı. herşey O'nundur. Ve Müslümanlardan
olmakla emrolundum." (27/91)
(Musa) Halkının haberi
olmadığı bir zamanda şehre girdi, orda kavga etmekte olan
iki adam buldu; bu kendi taraftarlarından, şu da düşmanlarından.
Derken taraftarlarından olan, düşmanlarından olana karşı
ondan yardım istedi. Bunun üzerine ona bir yumruk attı ve
işini bitiriverdi. (Sonra da:) "Bu şeytanın işindendir;
o, gerçekten açıkca saptırıcı bir düşmandır" dedi. (28/15)
Şehrin öbür yakasından
bir adam koşarak gelip dedi ki: "Ey Musa, önde gelenler,
seni öldürmek konusunda aralarında görüşmektedirler, artık
sen çık git; gerçekten ben sana öğüt verenlerdenim." (28/20)
Biz, yaşama biçimleriyle
'refah içinde şımarıp azmış' nice şehri yıkıma uğrattık.
İşte meskenleri; çok az (bir zaman) dışında (onlarda) kendilerinden
sonra oturulabilmiş değildir. (Onlara) Varis olanlar biziz.
(28/58)
Şehrin en uzak yerinden
bir adam koşarak geldi: "Ey kavmim, elçilere uyun" dedi.
(36/20)
Kullara rızık olmak üzere.
Ve onunla (o suyla) ölü bir şehri dirilttik. İşte (ölümden
sonra) diriliş de böyledir. (50/11)
Hayır; bu şehre yemin
ederim, (90/1)
Ve şu emin beldeye (güvenilir
şehre). (95/3)
Ve sakın Allah yolunda
öldürülenlere "ölüler" demeyin; hayır onlar diridirler.
Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz. (2/154)
Andolsun, eğer Allah yolunda
öldürülür ya da ölürseniz, Allah'tan olan bir bağışlanma
ve rahmet, onların bütün toplamakta olduklarından daha hayırlıdır.
(3/157)
Allah yolunda öldürülenleri
sakın 'ölüler' saymayın. Hayır onlar Rableri katında diridirler
rızıklanmaktadırlar. Allah'ın kendi fazlından onlara verdikleriyle
sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara
müjdelemeyi isterler ki onlara hiçbir korku yoktur mahzun
da olacak değillerdir. Onlar Allah'tan bir nimeti bir fazlı
(bolluğu) ve gerçekten Allah'ın mü'minlerin ecrini boşa
çıkarmadığını müjdelemektedirler. (3/169-171)
Kim Allah'a ve Resul'e
itaat ederse işte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği
peygamberler doğrular (ve doğrulayanlar) şehidler ve salihlerle
beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar? (4/69)
Öyleyse, dünya hayatına
karşılık ahireti satın alanlar, Allah yolunda savaşsınlar;
kim Allah yolunda savaşırken, öldürülür ya da galip gelirse
ona büyük bir ecir vereceğiz. (4/74)
De ki: "Siz bizim için
iki güzellikten (şehidlik veya zaferden) birinin dışında
başkasını mı bekliyorsunuz? Oysa biz de Allah'ın ya kendi
katından veya bizim elimizle size bir azab dokunduracağını
bekliyoruz. Öyleyse siz bekleyedurun kuşkusuz biz de sizlerle
birlikte bekleyenleriz. (9/52)
Allah yolunda hicret edip
öldürülen veya ölenlere gelince muhakkak Allah onları güzel
bir rızıkla rızıklandıracaktır. Şüphesiz Allah rızık verenlerin
en hayırlısıdır. (22/58)
Öyleyse inkâr edenlerle
(savaş sırasında) karşı karşıya geldiğiniz zaman hemen boyunlarını
vurun; sonunda onları 'iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca
da' artık (esirler için) bağı sımsıkı tutun. Bundan sonra
ya bir lütuf olarak (onları bırakın) veya bir fidye (karşılığı
salıverin). Öyle ki savaş ağırlıklarını bıraksın (sona ersin).
İşte böyle; eğer Allah dilemiş olsaydı elbette onlardan
intikam alırdı. Ancak (savaş) sizleri birbirinizle denemesi
içindir. Allah yolunda öldürülenlerin ise; kesin olarak
(Allah) amellerini giderip-boşa çıkarmaz. (47/4)
Kadınlara, oğullara, kantar
kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara
ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici'
kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak
güzel yer Allah katında olandır. (3/14)
Allah, tevbelerinizi kabul
etmek ister; şehvetleri ardınca gidenler ise, sizin büyük
bir sapma ile sapmanızı isterler. (4/27)
Gerçekten siz kadınları
bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz,
ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz." (7/81)
Sonra onların arkasından
öyle nesiller türedi ki, namaz (kılma duyarlılığın)ı kaybettiler
ve şehvetlerine kapılıp-uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının
cezasıyla karşılaşacaklardır. (19/59)
Siz gerçekten, kadınları
bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hayır, siz
(yaptığı şeyi) bilmeyen bir kavimsiniz." (27/55)
Savaş, hoşunuza gitmediği
halde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza
gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz
şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.
(2/216)
Allah'ın, bol ihsanından
kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunun kendileri
için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır; bu, onlar için
şerdir; kıyamet günü, cimrilik ettikleriyle tasmalandırılacaklardır.
Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah yaptıklarınızdan
haberi olandır. (3/180)
İnsan hayra dua ettiği
gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan, pek acelecidir. (17/11)
İnsana bir nimet verdiğimizde
sırt çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman da
umutsuzluğa kapılır. (17/83)
Her nefis ölümü tadıcıdır.
Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz
ve siz bize döndürüleceksiniz. (21/35)
Doğrusu, uydurulmuş bir
yalanla gelenler, sizin içinizden birlikte davranan bir
topluluktur; siz onu kendiniz için bir şer saymayın, aksine
o sizin için bir hayırdır. Onlardan her bir kişiye kazandığı
günahtan (bir ceza) vardır. Onlardan (iftiranın) büyüğünü
yüklenene ise büyük bir azab vardır. (24/11)
Ve derler ki: "Bize ne
oluyor ki, kendilerini şerir (kötü)lerden saydığımız adamları
göremiyoruz." (38/62)
İnsan, hayır istemekten
bıkkınlık duymaz; fakat ona bir şer dokundu mu, artık o,
ye'se düşen bir umutsuzdur. (41/49)
İnsana nimet verdiğimiz
zaman, yüz çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman
ise, artık o, geniş (kapsamlı ve derinlemesine) bir dua
sahibidir. (41/51)
Kendisine bir şer (kötülük)
dokunduğu zaman feryadı basar. (70/20)
Adaklarını yerine getirirler
ve şerri (kötülüğü) yaygın olan bir günden korkarlar. (76/7)
Artık Allah, onları böyle
bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık
ve bir sevinç vermiştir. (76/11)
Artık kim zerre ağırlığınca
bir şer (kötülük) işlerse, onu görür. (99/8)
Yarattığı şeylerin şerrinden,
(113/2)
Karanlığı çöktüğü zaman
gecenin şerrinden, (113/3)
Düğümlere üfüren-kadınların
şerrinden, (113/4)
Ve hased ettiği zaman,
hasetçinin şerrinden. (113/5)
'Sinsice, kalplere vesvese
ve şüphe düşürüp duran' vesvesecinin şerrinden. (114/4)
Sana da (Ey Muhammed,)
önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona 'bir şahid-gözetleyici'
olarak Kitab'ı (Kur'an'ı) indirdik. Öyleyse aralarında Allah'ın
indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva
(istek ve tutku)larına uyma. Sizden her biriniz için bir
şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi
bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi
içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır.
Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.
(5/48)
O: "Dini dosdoğru ayakta
tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye dinden Nuh'a vasiyet
ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya
vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir şeriat
kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır
geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni
hidayete erdirir. (42/13)
Yoksa onların birtakım
ortakları mı var ki, Allah'ın izin vermediği şeyleri, dinden
kendilerine teşri' ettiler (bir şeriat kıldılar)? Eğer o
fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (karar)
verilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azap vardır.
(42/21)
Sonra seni de bu emirden bir
şeriat üzerine kıldık; öyleyse sen ona uy ve bilmeyenlerin
heva (istek ve tutku)larına uyma. (45/18)
|