kURAN- I KERİM FİHRİSTİ

Ve onlar, Süleyman'ın
mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular.
Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti. Onlar,
insanlara sihri ve Babil'deki iki meleğe Harut'a ve Marut'a
indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: "Biz, yalnızca
bir fitneyiz, sakın inkâr etme" demedikçe hiç kimseye (bir
şey) öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle karısının arasını
açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah'ın izni olmadıkça
hiç kimseye zarar veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine
zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı.
Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiçbir payı
olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları
şey ne kötü; bir bilselerdi. (2/102)
İman edenlerle karşılaştıkları
zaman: "İman ettik" derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında
ise, derler ki: "Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla)
yalnızca alay ediyoruz." (2/14)
Ey insanlar, yeryüzünde
olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını
izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır.
(2/168)
Ey iman edenler, hepiniz
topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın
adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
(2/208)
Şeytan, sizi fakirlikle
korkutuyor ve size çirkin -hayasızlığı emrediyor. Allah
ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor.
Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (2/268)
Faiz (riba) yiyenler,
ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan
başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu, onların: "Alım-satım
da ancak faiz gibidir" demelerinden dolayıdır. Oysa Allah,
alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden
bir öğüt gelir de (faize) bir son verirse, artık geçmişi
kendisine, işi de Allah'a aittir. Kim (faize) geri dönerse,
artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.
(2/275)
Ve meleklere: "Adem'e
secde edin" dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O
ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kafirlerden oldu.
(2/34)
Fakat Şeytan, oradan ikisinin
ayağını kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları (durum)dan
çıkardı. Biz de: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin, sizin
için yeryüzünde belli bir vakte kadar bir yerleşim ve meta
vardır" dedik. (2/36)
İki topluluğun karşı karşıya
geldikleri gün, sizden geri dönenleri, kazandıkları bazı
şeyler dolayısıyla şeytan onların ayağını kaydırmak istemişti.
Ama andolsun ki, Allah onları affetti. Şüphesiz Allah, bağışlayandır,
yumuşak olandır. (3/155)
İşte bu şeytan, ancak
kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer
mü'minlerseniz, Ben'den korkun. (3/175)
Fakat onu doğurduğunda
-Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken- dedi ki: "Rabbim,
doğrusu bir kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise, kız gibi değildir.
Ona Meryem adını koydum. Ben onu ve soyunu o taşa tutulmuş
(kovulmuş) şeytandan Sana sığındırırım." (3/36)
Onlar, O'nu bırakıp da
(birtakım) dişilere taparlar. Onlar o her türlü hayırla
ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar. (4/117)
Ve onlar, mallarını insanlara
gösteriş olsun diye infak ederler, Allah'a ve ahiret gününe
de inanmazlar. Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü
bir arkadaştır o. (4/38)
Sana indirilene ve senden
önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin
mi? Bunlar, tağut'un önünde muhakeme olmayı istemektedirler;
oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan da onları
uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister. (4/60)
İman edenler Allah yolunda
savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar öyleyse
şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni
pek zayıftır. (4/76)
Kendilerine güven veya
korku haberi geldiğinde, onu yaygınlaştırıverirler. Oysa
bunu peygambere ve kendilerinden olan emir sahiplerine götürmüş
olsalardı, onlardan 'sonuç-çıkarabilenler,' onu bilirlerdi.
Allah'ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı, azınız
hariç herhalde şeytana uymuştunuz. (4/83)
Onları -ne olursa olsun-
şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim
ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini
emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini
emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli)
edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Şeytan)
Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor.
Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez.
(4/119-120)
Ey iman edenler, içki,
kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden
olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının; umulur ki
kurtuluşa erersiniz. Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza
düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan
alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (5/90-91)
Böylece her peygambere,
insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan
bazısı bazısını aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar.
Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Öyleyse onları yalan
olarak düzmekte olduklarıyla başbaşa bırak. (6/112)
Üzerinde Allah'ın isminin
anılmadığı şeyi yemeyin; çünkü bu fısk'tır (yoldan çıkıştır).
Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi
dostlarına gizli-çağrılarda bulunurlar. Onlarla itaat ederseniz
şüphesiz siz de müşriklersiniz. (6/121)
Hayvanlardan yük taşıyan
ve (yünlerinden, tüylerinden) döşek yapılanları da (yaratan
O'dur). Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin
ve şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık
bir düşmandır. (6/142)
Onlara, zorlu azabımız
geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri
katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici (süslü)
gösterdi. (6/43)
Ayetlerimiz konusunda
'alaylı tartışmalara dalanlar:' -onlar bir başka söze geçinceye
kadar- onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa,
bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla
beraber oturma. (6/68)
De ki: "Bize yararı ve
zararı olmayan Allah'tan başka şeylere mi tapalım? Allah
bizi hidayete erdirdikten sonra, şeytanların ayartarak yerde
şaşkınca bıraktıkları, arkadaşlarının da: "Doğru yola, bize
gel" diye kendisini çağırdığı kimse gibi topuklarımız üzerinde
gerisin geri mi döndürülelim?" De ki: "Hiç şüphesiz Allah'ın
yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin Rabbine (kendimizi)
teslim etmekle emrolunduk." (6/71)
Onlara kendisine ayetlerimizi
verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış,
şeytan onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu.
(7/175)
Andolsun, biz sizi yarattık,
sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere:
"Adem'e secde edin" dedik. Onlar da İblis'in dışında secde
ettiler; o, secde edenlerden olmadı. (Allah) Dedi: "Sana
emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis)
Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu
ise çamurdan yarattın." (Allah:) "Öyleyse ordan in, orda
büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen,
küçük düşenlerdensin." O da: "(İnsanların) dirilecekleri
güne kadar beni gözle(yip ertele.)" dedi. (Allah:) "Sen
gözlenip-ertelenenlerdensin" dedi. Dedi ki: "Madem öyle,
beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için
mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım."
"Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve
sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."
(Allah) Dedi: "Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak ordan
çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle
dolduracağım." Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz
dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa
zalimlerden olursunuz. Şeytan, kendilerinden 'örtülüp gizlenen
çirkin yerlerini' açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi
ve dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca,
sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız
içindir." Ve: "Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim" diye
yemin de etti. Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları
anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini
cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri
kendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim?
Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu
söylememiş miydim?" (7/11-22)
Ey Ademoğulları, şeytan,
anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek
için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı
gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları,
(kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir.
Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık.
(7/27)
Kimine hidayet verdi,
kimi de sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah'ı bırakıp
şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru
yolda saymaktadırlar. (7/30)
Eğer sana şeytandan yana
bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a
sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah'tan) Sakınanlara
şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler
(Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp
bilmişlerdir. (Şeytan'ın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa
sürüklerler, sonra peşlerini bırakmazlar. (7/200-202)
Hani kendisinden bir güvenlik
olarak sizi bir uyuklama bürüyordu. Sizi kendisiyle tertemiz
kılmak, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kalblerinizin
üstünde (güven ve kararlılık duygusunu) pekiştirmek ve bununla
ayaklarınızı (arz üzerinde) sağlamlaştırmak için size gökten
su indiriyordu. (8/11)
O zaman şeytan onlara
amellerini çekici göstermiş ve onlara: "Bugün sizi insanlardan
bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım"
demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu
(karşılaştı) o, iki topuğu üstünde geri döndü ve: "Şüphesiz
ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görüyorum,
ben Allah'tan da korkuyorum" dedi. Allah (ceza ile) sonuçlandırması
pek şiddetli olandır. (8/48)
Babasını ve annesini tahta
çıkarıp oturttu; onun için secdeye kapandılar. Dedi ki:
"Ey Babam, bu, daha önceki rüyamın yorumudur. Doğrusu Rabbim
onu gerçek kıldı. Bana iyilik etti, çünkü beni zindandan
çıkardı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra,
(O,) çölden sizi getirdi. Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini
pek ince düzenleyip tedbir edendi. Gerçekten bilen, hüküm
ve hikmet sahibi O'dur." (12/100)
İkisinden kurtulacağını
sandığı kişiye dedi ki: "Efendinin katında beni hatırla."
Fakat şeytan, efendisine hatırlatmayı ona unutturdu, böylece
daha nice yıllar (Yusuf) zindanda kaldı. (12/42)
(Babası) Demişti ki:
"Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak
kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır."
(12/5)
İş hükme bağlanıp-bitince,
şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan va'di va'detti,
ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim.
Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi
çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın,
siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtacak değilim, siz de
beni kurtacak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı
da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azab vardır."
(14/22)
Mutlaka: "Gözlerimiz döndürüldü,
belki biz büyülenmiş bir topluluğuz" diyeceklerdir. Andolsun,
gökte burçlar kıldık ve onu gözleyenler için süsledik. Ve
onu her kovulan şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı
yapan olursa, onu da parlak bir ateş izler. (15/15-18)
"Ancak onlardan muhlis
olan kulların müstesna." (Allah) Dedi ki: "İşte bu, bana
göre dosdoğru olan yoldur." "Şüphesiz, kışkırtılıp-saptırılmışlardan
sana uyanlar dışında, senin benim kullarım üzerinde zorlayıcı
hiçbir gücün yoktur." (15/40-42)
Andolsun Allah'a, senden
önceki ümmetlere de (elçiler) gönderdik, fakat şeytan onlara
yapıp ettiklerini süslü göstermiştir; bugün de onların velisi
odur ve onlar için acı bir azab vardır. (16/63)
Öyleyse Kur'an okuduğun
zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın. Gerçek şu ki, iman
edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın)
hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur. Onun zorlayıcı-gücü ancak
onu veli edinenlerle, onunla O'na (Allah'a) ortak koşanlar
üzerindedir. (16/98-100)
Çünkü saçıp-savuranlar,
şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı
nankördür. (17/27)
Kullarıma, sözün en güzel
olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp
bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.
(17/53)
"Onlardan güç yetirdiklerini
sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların
üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak
ol ve onlara çeşitli vaadlerde bulun." Şeytan, onlara aldatmadan
başka bir şey vadetmez. "Benim kullarım; senin onlar üzerinde
hiçbir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur." Vekil olarak
Rabbin yeter. (17/64-65)
(Genç-yardımcısı) Dedi
ki: "Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben balığı unuttum.
Onu hatırlamamı Şeytan'dan başkası bana unutturmadı; o da
şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu." (18/63)
Hani meleklere: "Adem'e
secde edin" demiştik; İblis'in dışında (diğerleri) secde
etmişlerdi. O cinlerdendi, böylelikle Rabbinin emrinden
dışarı çıkmıştı. Bu durumda Beni bırakıp onu ve onun soyunu
veliler mi edineceksiniz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır.
(Bu,) Zalimler için ne kadar kötü bir (tercih) değiştirmedir.
Göklerin ve yerin yaratılışında da, kendi nefislerinin yaratılışında
da Ben onları şahid tutmadım. Ben, saptırıcıları yardımcı-güç
de edinmedim. (18/50-51)
Görmedin mi, biz gerçekten
şeytanları, kafirlerin üzerine gönderdik, onları tahrik
edip kışkırtıyorlar. (19/83)
"Babacığım, şeytana kulluk
etme, kuşkusuz şeytan, Rahman'a başkaldırandır." "Babacığım,
gerçekten ben, sana Rahman tarafından bir azabın dokunacağından
korkuyorum, o zaman şeytanın velisi olursun." (19/44-45)
Andolsun Rabbine, biz
onları da, şeytanları da mutlaka haşredeceğiz, sonra onları
cehennemin çevresinde diz üstü çökmüş olarak hazır bulunduracağız.
Sonra, her bir gruptan Rahman'a karşı azgınlık göstermek
bakımından en şiddetli olanını ayıracağız. Sonra biz ona
(cehenneme) girmeye kimlerin en çok uygun olduğunu daha
iyi biliriz. Sizden ona girmeyecek hiç kimse yoktur. Bu,
Rabbinin kesin olarak üzerine aldığı bir karardır. Sonra,
takva sahiplerini kurtarırız ve zulmedenleri diz üstü çökmüş
olarak bırakıveririz. (19/68-72)
Sonunda şeytan ona vesvese
verdi; dedi ki: "Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak
bir mülkü haber vereyim mi?" (20/120)
Onun için denizde dalgıçlık
yapan ve bundan başka iş(ler) de gören şeytanlardan kimseleri
de (emrine verdik). Biz onların koruyucuları idik. (21/82)
İnsanlardan kimi, Allah
hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın-kaypak
şeytanının peşine düşer. Ona yazılmıştır: "Kim onu veli
edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu
çılgın ateşin azabına yöneltir." (22/3-4)
Biz senden önce hiçbir
Resul ve Nebi göndermiş olmayalım ki, o bir dilekte bulunduğu
zaman, şeytan, onun dilediğine (bir kuşku veya sapma unsuru)
katıp bırakmış olmasın. Ama Allah, şeytanın katıp-bırakmalarını
giderir, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırıp-pekiştirir.
Allah, gerçekten bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Şeytanın
(bu tür) katıp bırakmaları, kalplerinde hastalık olanlara
ve kalpleri (her türlü) duyarlılıktan yoksun bulunanlara
(Allah'ın) bir deneme kılması içindir. Şüphesiz zalimler,
(gerçeğin kendisinden) uzak bir ayrılık içindedirler. (22/52-53)
Ve de ki: "Rabbim, şeytanın
kışkırtmalarından sana sığınırım." (23/97)
Ey iman edenler, şeytanın
adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, (bilsin
ki) gerçekten o (şeytan) çirkin utanmazlıkları ve kötülüğü
emreder. Eğer Allah'ın üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı,
sizden hiçbiri ebedi olarak temize çıkamazdı. Ancak Allah,
dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir. (24/21)
"Çünkü o, gerçekten bana
geldikten sonra beni zikirden (Kur'an'dan) saptırmış oldu.
Şeytan da insanı 'yapayalnız ve yardımsız" bırakandır."
(25/29)
Allah'ı bırakıp kendilerine
yarar ve zarar sağlayamayacak şeylere ibadet ediyorlar.
Kafir, (asıl) kendi Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır.
(25/55)
Onu (Kur'an'ı) şeytanlar
indirmemiştir. (26/210)
Şeytanların kimlere inmekte
olduklarını size haber vereyim mi? Onlar, 'gerçeği ters
yüz eden,' günaha düşkün olan her yalancıya inerler. Bunlar
(şeytanlara) kulak verirler ve çoğu yalan söylemektedirler.
(26/221-223)
"Onu ve kavmini, Allah'ı
bırakıp da güneşe secde etmektelerken buldum, şeytan onlara
yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan
alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar."
(27/24)
(Musa) Halkının haberi
olmadığı bir zamanda şehre girdi, orda kavga etmekte olan
iki adam buldu; bu kendi taraftarlarından, şu da düşmanlarından.
Derken taraftarlarından olan, düşmanlarından olana karşı
ondan yardım istedi. Bunun üzerine ona bir yumruk attı ve
işini bitiriverdi. (Sonra da:) "Bu şeytanın işindendir;
o, gerçekten açıkca saptırıcı bir düşmandır" dedi. (28/15)
Ad'ı ve Semud'u da (yıkıma
uğrattık). Gerçek şu ki, kendi oturdukları yerlerden size
(durumları) belli olmaktadır. Kendi yaptıklarını şeytan
süsleyip-çekici kıldı, böylece onları yoldan alıkoydu. Oysa
onlar görebilen kimselerdi. (29/38)
Onlara; "Allah'ın indirdiklerine
uyun" denildiğinde, derler ki; "Hayır, biz atalarımızı üzerinde
bulduğumuz şeye uyarız." Şayet şeytan, onları çılgınca yanan
ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)? (31/21)
Andolsun, İblis, kendileri
hakkında zannını doğrulamış oldu, böylelikle iman eden bir
grup dışında, ona uymuş oldular. (34/20)
Ey insanlar, hiç şüphesiz
Allah'ın va'di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın
ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak)
aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse
siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca
yanan ateşin halkından olmağa çağırır. (35/5-6)
"Ey adem oğulları, ben
size and vermedim mi ki: Şeytana kulluk etmeyin, çünkü,
o, sizin için apaçık bir düşmandır;" (36/60)
Onun tomurcukları, şeytanların
başları gibidir. (37/65)
Şüphesiz biz dünya göğünü
'çekici bir süsle', yıldızlarla süsleyip-donattık. Ve itaatten
çıkmış her azgın şeytandan koruduk; Ki onlar, Mele'i A'la'ya
kulak verip dinleyemezler, her yandan kovulup atılırlar;
Uzaklaştırılırlar. Onlara kesintisiz bir azab vardır. Ancak
(sözü hırsızlama) çalıp-kapan olursa, artık onu da delip
geçen 'yakıcı bir alev' izler (ve yok eder). (37/6-10)
Şeytanları da; her bina
ustasını ve dalgıç olanı. (38/37)
Kulumuz Eyyub'u da hatırla.
Hani o: "Herhalde şeytan, bana kahredici bir acı ve azab
dokundurdu" diye Rabbine seslenmişti. (38/41)
Hani Rabbin meleklere:
"Gerçekten ben, çamurdan bir beşer yaratacağım" demişti.
"Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman siz
onun için hemen secdeye kapanın." Meleklerin hepsi topluca
secde etti; Yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve kafirlerden
oldu. (Allah) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma
seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa
yüksekte olanlardan mı oldun?" Dedi ki: "Ben ondan daha
hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan
yarattın." (Allah) Dedi ki: "Öyleyse ordan (cennetten) çık,
artık sen kovulmuş bulunmaktasın." "Ve şüphesiz, din (kıyametteki
hesap) gününe kadar benim lanetim senin üzerinedir." Dedi
ki: "Rabbim, öyleyse onların dirilecekleri güne kadar bana
süre tanı." Dedi ki: "O halde, süre tanınanlardansın." "Bilinen
vaktin gününe kadar." Dedi ki: "Senin izzetin adına andolsun,
ben, onların tümünü mutlaka azdırıp-kışkırtacağım." "Ancak
onlardan, muhlis olan kulların hariç." (Allah) "İşte bu
haktır ve ben hakkı söylerim" dedi. "Andolsun, senden ve
içlerinde sana tabi olacak olanlardan tümüyle cehennemi
dolduracağım." (38/71-85)
Şayet sana şeytandan bir
kışkırtma gelecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O,
işitendir, bilendir. (41/36)
Kim Rahman'ın zikrini
görmezlikten gelirse, biz bir şeytana onun 'üzerini kabukla
bağlattırırız'; artık bu, onun bir yakın dostudur. Gerçekten
bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar
ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar.
Sonunda bize geldiği zaman, der ki: "Keşke benimle senin
aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer
ne kötü yakın-dost(muşsun sen)." (Bu söylenmeleriniz,) Bugün
size kesin olarak bir yarar sağlamaz. Çünkü zulmettiniz.
Şüphesiz azabta da ortaksınız. (43/36-39)
Şeytan sakın sizi (Allah'ın
yolundan) alıkoymasın. Gerçekten o, sizin için açıkça bir
düşmandır. (43/62)
Şüphesiz, kendilerine
hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre)
dönenleri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır.
(47/25)
Şüphesiz 'gizli toplantıların
fısıldaşmaları' (kulis), iman edenleri üzüntüye düşürmek
için ancak şeytan (ürünü olan işler)dandır. Oysa Allah'ın
izni olmaksızın o, onlara hiçbir şeyle zarar verecek değildir.
Şu halde mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler.
(58/10)
Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır;
böylelikle onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar,
şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası,
hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (58/19)
Kendilerinden önce yakın
geçmişte olanların durumu gibi; onlar, yaptıklarının sonucunu
tadmışlardır. Onlara acı bir azab vardır. Şeytanın durumu
gibi; çünkü insana "İnkâr et" dedi, inkâr edince de: "Gerçek
şu ki, ben senden uzağım. Doğrusu ben, alemlerin Rabbi olan
Allah'tan korkarım" dedi. Sonunda onların akibetleri, şüphesiz
ateşin içinde ikisinin de süresiz olarak kalıcı olmalarıdır.
İşte zalim olanların cezası budur. (59/15-17)
Andolsun, Biz en yakın
olan göğü (dünya göğünü) kandillerle süsleyip-donattık ve
bunları, şeytanlar için taşlama-birimleri (rücum) kıldık.
Onlar için çılgınca yanan ateşin azabını hazırladık. (67/5)
O (Kur'an) da kovulmuş
şeytanın sözü değildir. (81/25)
Derken kendilerine hatırlatılanı
unuttuklarında, onların üzerlerine herşeyin kapılarını açtık.
Öyleki kendilerine verilen şeylerle 'sevince kapılıp şımarınca',
onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar umutları suya
düşenler oldular. (6/44)
Bir de yurtlarından refahtan
şımarıp-azıtarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve
(halkı) Allah'ın yolundan alıkoyanlar gibi olmayın. Allah,
onların yaptıklarını çepeçevre kuşatandır. (8/47)
Ve andolsun, kendisine
dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nimet taddırsak, kuşkusuz;
"Kötülükler benden gidiverdi" der. Çünkü o, şımarıktır,
böbürlenendir. (11/10)
Uzaklaşıp-kaçmayın, içinde
şımarıp azdığınız refaha ve yurtlarınıza dönün; çünkü sorguya
çekileceksiniz." (21/13)
Nihayet, onların refahtan
şımaran önde gelenlerini azab ile yakalayıverdiğimiz zaman,
onlar hemen feryadı basacaklar. (23/64)
Biz, yaşama biçimleriyle
'refah içinde şımarıp azmış' nice şehri yıkıma uğrattık.
İşte meskenleri; çok az (bir zaman) dışında (onlarda) kendilerinden
sonra oturulabilmiş değildir. (Onlara) Varis olanlar biziz.
(28/58)
Gerçek şu ki, Karun, Musa'nın
kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle
hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya)
davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi
ona demişti ki: "Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak
sevince kapılanları sevmez." (28/76)
Biz hangi ülkeye bir uyarıcı
gönderdikse, mutlaka oranın 'refah içinde şımaran önde gelenleri':
"Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz"
demişlerdir. (34/34)
İşte bu, sizin yeryüzünde
haksız yere şımarıp-azmanız ve azgınca ölçüyü taşırmanız
dolayısıyladır. (40/75)
İşte böyle, senden önce
de (herhangi) bir memlekete bir elçi göndermiş olmayalım,
mutlaka onun 'refah içinde şımarıp azan önde gelenleri'
(şöyle) demişlerdir: "Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet
(din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine)
uymuş kimseleriz." (43/23)
Zikr (vahy) içimizden
ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş
bir şımarıktır." (54/25)
Onlar yarın, kimin çok
yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarık olduğunu bilip-öğreneceklerdir.
(54/26)
Çünkü onlar, bundan önce
varlık içinde şımartılmış olanlardı. (56/45)
Ey iman edenler, Allah'ın
şiarlarına, haram olan ay'a, kurbanlık hayvanlara, (onlardaki)
gerdanlıklara ve Rablerinden bir fazl ve hoşnutluk isteyerek
Beyt-i Haram'a gelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan
çıktınız mı artık avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dan
alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın
sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva konusunda
yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah'tan
korkup-sakının. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması
pek şiddetli olandır. (5/2)
İşte böyle; kim Allah'ın
şiarlarını yüceltirse, şüphesiz bu, kalblerin takvasındandır.
(22/32)
Onlarla çarpışınız. Allah,
onları sizin ellerinizle azablandırsın, hor ve aşağılık
kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü'minler topluluğunun
göğsünü şifaya kavuştursun. (9/14)
Ey insanlar, Rabbinizden
size bir öğüt, sinelerde olana bir şifa ve mü'minler için
bir hidayet ve rahmet geldi. (10/57)
Sonra meyvelerin tümünden
ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver.
Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda
insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk
için gerçekten bunda bir ayet vardır. (16/69)
Kur'an'dan mü'minler için
şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Oysa o, zalimlere
kayıplardan başkasını arttırmaz. (17/82)
Hastalandığım zaman bana
şifa veren O'dur;" (26/80)
Eğer biz onu A'cemi (Arapça
olmayan bir dilde) olan bir Kur'an kılsaydık, herhalde derlerdi
ki: "Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana,
A'cemi (Arapça olmayan bir dil)mi?" De ki: "O, iman edenler
için bir hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında
bir ağırlık vardır ve o (Kur'an), onlara karşı bir körlüktür.
İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir." (41/44)
Doğrusu biz göğü yokladık;
fakat onu güçlü koruyucular ve şihablarla kaplı (doldurulmuş)
bulduk." (72/8)
Oysa gerçekte biz, dinlemek
için onun oturma yerlerinde otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek
olsa, (hemen) kendisini izleyen bir şihab bulur." (72/9)
Ya da (bunlar) karanlıklar,
gök gürültüsü ve şimşek(ler)le yüklü, 'gökten şiddetli bir
yağmur fırtınasına tutulmuş gibidirler ki, yıldırımların
saldığı dehşetle'; ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını
tıkarlar. Oysa Allah kafirleri çepeçevre kuşatıcıdır. (2/19)
Çakan şimşek neredeyse
gözlerini kapıverecek; önlerini her aydınlattığında (biraz)
yürürler, üzerlerine karanlık basıverince de kalakalırlar.
Allah dileseydi, işitmelerini de görmelerini de gideriverirdi.
Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (2/20)
O size şimşeği korku ve
umut olarak gösteren, (yağmur yüklü) ağırlaşmış bulutları
(inşa edip) ortaya çıkarandır. (13/12)
Görmedin mi ki, Allah
bulutları sürmekte, sonra aralarını birleştirmekte, sonra
da onları üst üste yığmaktadır; böylece, yağmurun bunların
arasından akıp-çıktığını görürsün. Gökten içinde dolu bulunan
dağlar (gibi bulutlar) indiriverir, onu dilediğine isabet
ettirir de, dilediğinden onu çevirir; şimşeğinin parıltısı
neredeyse gözleri kamaştırıp götürüverecektir. (24/43)
Size bir korku ve umut
(unsuru) olarak şimşeği göstermesi ile gökten su indirmek
suretiyle ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi de, O'nun
ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilecek bir
kavim için gerçekten ayetler vardır. (30/24)
53/49- Doğrusu, 'Şi'ra
(yıldızı)nın' Rabbi O'dur.
Andolsun, onları hayata
karşı (diğer) insanlardan ve şirk koşanlardan (bile) daha
ihtiraslı bulursun. (Onlardan) Her biri, bin yıl yaşatılsın
ister; oysa bunca yaşaması onu azabtan kurtarmaz. Allah,
onların yapmakta olduklarını görendir. (2/96)
Andolsun, mallarınızla
ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine
kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette
çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder
ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir. (3/186)
Gerçekten, Allah, kendisine
şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini
bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla
iftira etmiş olur. (4/48)
Hiç şüphesiz, Allah, kendisine
şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan)
dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o
uzak bir sapıklıkla sapmıştır. (4/116)
De ki: "Şahidlik bakımından
hangi şey daha büyüktür?" De ki: "Allah benimle sizin aranızda
şahiddir. Sizi -ve kime ulaşırsa- kendisiyle uyarmam için
bana şu Kur'an vahyedildi. Gerçekten Allah'la beraber başka
ilahların da bulunduğuna siz mi şahidlik ediyorsunuz?" De
ki: "Ben şehadet etmem." De ki: O, ancak bir tek olan ilahtır
ve gerçekten ben, sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım.
(6/19)
Onların tümünü toplayacağımız
gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: "Nerede (o bir şey)
sanıp da ortak koştuklarınız?" (6/22)
Hayır, yalnızca O'nu çağırırsınız,
dilerse kendisini çağırdığınız şeyi açar (giderir) ve şirk
koşmakta olduklarınızı unutursunuz. (6/41)
De ki: "Ondan ve her türlü
sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır. Sonra siz yine şirk
koşmaktasınız." (6/64)
Sonra güneşi (etrafa ışıklar
saçarak) doğar görünce: "İşte bu benim rabbim, bu en büyük"
demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: "Ey
kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan
uzağım." (6/78)
Kavmi onunla çekişip-tartışmaya
girdi. Dedi ki: "O beni doğru yola erdirmişken, siz benimle
Allah konusunda çekişip-tartışmaya mı girişiyorsunuz? Sizin
O'na şirk koştuklarınızdan ben korkmuyorum, ancak Allah'ın
benim hakkımda bir şey dilemesi başka. Rabbim, ilim bakımından
herşeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?"
(6/80)
Hem siz, Onun haklarında
hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah'a ortak koşmaktan
korkmazken, ben nasıl sizin şirk koştuklarınızdan korkarım?
Şu halde 'güvenlik içinde olmak bakımından' iki taraftan
hangisi daha hak sahibidir? Eğer bilebilirseniz." (6/81)
Bu, Allah'ın hidayetidir;
kullarından dilediğini bununla hidayete erdirir. Onlar da
şirk koşsalardı, elbette bütün yapıp-ettikleri 'onlar adına'
boşa çıkmış olurdu. (6/88)
Eğer Allah dileseydi onlar
şirk koşmazdı. Biz seni onlar üzerinde bir gözetleyici kılmadık;
sen onlar üzerinde bir vekil değilsin. (6/107)
Şirk koşanlar diyecekler
ki: "Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne atalarımız
ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de,
bizim zorlu-azabımızı tadıncaya kadar böyle yalanladılar.
De ki: "Sizin yanınızda, bize çıkarabileceğiniz bir ilim
mi var? Siz ancak zanna uymaktasınız ve siz ancak "zan ve
tahminle yalan söylersiniz." (6/148)
De ki: "Rabbim yalnızca
çirkin-hayasızlıkları -onlardan açıkta olanlarını ve gizli
olanlarını,- günah işlemeyi, haklı nedeni olmayan 'isyan
ve saldırıyı' kendisi hakkında ispatlayıcı bir delil indirmediği
şeyi Allah'a şirk koşmanızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz
şeyleri söylemenizi haram kılmıştır." (7/33)
Ya da: "Bizden önce ancak
atalarımız şirk koşmuştu, biz ise onlardan sonra gelme bir
kuşağız; işleri batıl olanların yaptıklarından dolayı bizi
helak mi edeceksin?" dememeniz için. (7/173)
Ama O, onlara (Adem'in
çocukları erkek ve kadınlara) salih (bir çocuk) verince,
kendilerine verdiği şey konusunda O'na ortaklar kılmaya
başladılar. Allah, onların şirk koştuklarından yücedir.
(7/190)
Kendileri yaratılıp dururken,
hiçbir şeyi yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar? (7/191)
Oysa (bu şirk koştukları
güçler ve nesneler) ne onlara bir yardıma güç yetirebilir,
ne kendi nefislerine yardım etmeğe. (7/192)
Şirk koşanların, kendi
inkârlarına bizzat kendileri şahidler iken, Allah'ın mescidlerini
onarmalarına (hak ve yetkileri) yoktur. İşte bunlar, yaptıkları
boşa gitmiş olanlardır. Ve bunlar ateşte süresiz kalacak
olanlardır. (9/17)
Onlar, Allah'ı bırakıp
bilginlerini ve rahiplerini rablar (ilahlar) edindiler ve
Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar, tek olan bir ilah'a
ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O'ndan başka
ilah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.
(9/31)
Allah'ı bırakıp kendilerine
zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk
ederler ve: "Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir"
derler. De ki: "Siz, Allah'a, göklerde ve yerde bilmediği
bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan
uzak ve yücedir." (10/18)
O gün, onların tümünü
bir arada toplayacağız, sonra şirk katanlara: "Yerinizden
ayrılmayınız; siz de, şirk koştuklarınız da" diyeceğiz.
Artık onların arasını açmışızdır. Şirk koştukları derler
ki: "Siz bize ibadet ediyor değildiniz." (10/28)
De ki: "Sizin şirk koştuklarınızdan
ilk kez yaratacak, sonra onu iade edecek olan var mı?" De
ki: "Allah yaratmayı (ilkin) başlatır, sonra onu iade eder.
Öyleyse nasıl çevriliyorsunuz?" De ki: "Sizin şirk koştuklarınızdan
hakka ulaştırabilecek var mı?" De ki: "Hakka ulaştıracak
Allah'tır. Öyleyse, hakka ulaştıran mı uyulmaya daha hak
sahibidir, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete
ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?" (10/34-35)
Haberiniz olsun; şüphesiz
göklerde kim var, yerde kim var tümü Allah'ındır. Allah'tan
başkasına tapanlar bile, şirk koştukları varlıklara ve güçlere
(gerçekte) uymazlar. Onlar yalnızca bir zanna uyarlar ve
onlar ancak 'zan ve tahminde bulunarak yalan söylemektedirler.'
(10/66)
Biz: 'Bazı ilahlarımız
seni çok kötü çarpmıştır' (demekten) başka bir şey söylemeyiz."
Dedi ki: "Allah'ı şahid tutarım, siz de şahidler olun ki,
gerçekten ben, sizin şirk koştuklarınızdan uzağım." (11/54)
Atalarım İbrahim'in, İshak'ın
ve Yakub'un dinine uydum. Allah'a hiçbir şeyle şirk koşmamız
bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah'ın
lütuf ve ihsanındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler."
(12/38)
Onların çoğu Allah'a iman
etmezler de ancak şirk katıp-dururlar. (12/106)
Allah'ın emri geldi, artık
onda acele etmeyin. O (Allah), şirk koştukları şeylerden
münezzeh ve yücedir. Kullarından dilediklerine, melekleri
emrinden olan ruh ile indirir: Benden başka ilah yoktur,
şu halde benden korkup-sakının, diye uyarın." Gökleri ve
yeri hak ile yarattı: O, şirk koştukları şeylerden yücedir.
(161/3)
Şirk koşmakta olanlar
dediler ki: "Eğer Allah dileseydi, O'nun dışında hiçbir
şeye kulluk etmezdik, biz de, atalarımız da; ve O'nsuz hiçbir
şeyi haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı.
Şu halde elçilere düşen apaçık bir tebliğden başkası mı?
(16/35)
Sonra sizden zararı kaldırdığında,
sizden bir grup (hemen) Rablerine şirk koşar; (16/54)
O şirk koşanlar, şirk
koştuklarını gördükleri zaman: "Rabbimiz, seni bırakıp bizim
taptığımız ortaklarımız bunlardır" diyecekler. (Onlar da
bunlara:) "Siz gerçekten yalan söyleyenlersiniz" diye sözü
(geri çevirip) fırlatacaklar. (16/86)
Gerçekten iman edenler,
Yahudiler, yıldıza tapanlar (Sabii) Hıristiyanlar, ateşe
tapanlar (Mecusi) ve şirk koşanlar; şüphesiz Allah, kıyamet
günü aralarını ayıracaktır. Doğrusu Allah, herşeyin üzerinde
şahid olandır. (22/17)
Ya da karanın ve denizin
karanlıkları içinde size yol gösteren ve rahmetinin önünde
rüzgarları müjde vericiler olarak gönderen mi? Allah ile
beraber başka bir ilah mı? Allah, onların şirk koştuklarından
yücedir. (27/63)
Onlar gemiye bindikleri
zaman, dini yalnızca O'na 'halis kılan gönülden bağlılar'
olarak, Allah'a yalvarıp yakarırlar. Ama onları karaya çıkarıp
kurtarınca, hemen şirk koşarlar. (29/65)
İnsanlara bir zarar dokunduğu
zaman, 'gönülden katıksız bağlılar' olarak, Rablerine dua
ederler; sonra kendinden onlara bir rahmet taddırınca hemencecik
bir grup Rablerine şirk koşarlar. (30/33)
Allah; sizi yarattı, sonra
size rızık verdi, sonra sizi öldürmekte, daha sonra sizi
diriltmektedir. Ortaklarınızdan bunlardan herhangi birini
yapacak var mı? O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir.
(30/40)
Hani Lukman oğluna -öğüt
vererek- demişti ki; "Ey oğlum, Allah'a şirk koşma. Şüphesiz
şirk, gerçekten büyük bir zulümdür." (31/13)
Biz insana anne ve babasını
(onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu,
zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten)
ayrılması, iki yıl içindedir. "Hem bana, hem anne ve babana
şükret, dönüş yalnız banadır." Bununla birlikte, onların
ikisi (annen ve baban) hakkında bir bilgin olmayan şeyi
bana şirk koşman için, sana karşı çaba harcayacak olurlarsa,
bu durumda onlara itaat etme ve dünya (hayatın) da onlara
iyilikle (ma'ruf üzere) sahiplen (onlarla geçin) ve bana
'gönülden-katıksız olarak yönelenin' yoluna tabi ol. Sonra
dönüşünüz yalnızca banadır, böylece ben de size yaptıklarınızı
haber vereceğim. (31/14-15)
Eğer onlara dua ederseniz,
duanızı işitmezler, işitseler bile size cevap veremezler.
Kıyamet gününde ise, sizin şirk koşmanızı tanımayacaklardır.
(Bunu herşeyden) Haberi olan Allah gibi sana (hiç kimse)
haber vermez. (35/14)
Andolsun, sana ve senden
öncekilere vahyolundu (ki): "Eğer şirk koşacak olursan,
şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana
uğrayanlardan olacaksın. (39/65)
Onlar, Allah'ın kadrini
hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle
O'nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür.
O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (39/67)
Siz beni Allah'a (karşı)
inkâr etmeye ve hakkında bilgim olmayan şeyleri O'na şirk
koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, üstün ve güçlü olan,
bağışlayan (Allah')a çağırıyorum. (40/42)
Sonra onlara denilecek:
"Sizin şirk koştuklarınız nerede?" (40/73)
Bizim dayanılmaz-azabımızı
gördükleri zaman, dediler ki: "Bir olan Allah'a iman ettik
ve O'na şirk koştuğumuz şeyleri de inkar ettik." (40/84)
Yoksa onların, Allah'ın
dışında başka bir ilahları mı var? Allah, onların şirk koştuklarından
yücedir. (52/43)
O Allah ki, O'ndan başka
ilah yoktur. Melik'tir; Kuddûs'tur; Selam'dır; Mü'min'dir;
Müheymin'dir; Aziz'dir; Cebbar'dır; Mütekebbir'dir . Allah,
(müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir. (59/23)
Ama Rablerinden korkup-sakınanlar;
onlar için Allah katında -bir şölen olarak- altlarından
ırmaklar akan -içinde ebedi kalacakları- cennetler vardır.
İyilik yapanlar için, Allah'ın katında olanlar daha hayırlıdır.
(3/198)
İşte bu, onların din (hesap
ve ceza) gününde şölenleridir. (56/56)
Artık (onun için) alabildiğine
kaynar sudan bir şölen vardır. (56/93)
Şuayb
(A.S.) ve Medyen Halkı
Medyen (toplumuna da)
kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik. Şuayb onlara:) Dedi ki: "Ey
kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız
yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir belge (mucize) gelmiştir.
Ölçüyü ve tartıyı tam tutun, insanların (hakları olan mallarını)
eşyasını değerinden düşürüp-eksiltmeyin ve düzene (ıslaha)
konulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın.
Bu sizin için daha hayırlıdır, eğer inanıyorsanız."
"O'na iman edenleri tehdit
ederek, Allah'ın yolundan alıkoymak için ve onda çarpıklık
arayarak (böyle) her yolun (başını) kesip-oturmayın. Hatırlayın
ki siz azınlıkta (ve güçsüz) iken O, sizi çoğalttı. Bozgunculuk
çıkaranların nasıl bir sona uğradıklarına bir bakın."
"İçinizden bir grup, kendisiyle
gönderildiğim şeye inanmışken diğer bir grup inanmadığına
göre, artık Allah, aramızda hüküm verenlerin en hayırlısıdır."
Kavminin önde gelenlerinden
büyüklük taslayanlar (müstekbirler) dediler ki: "Ey Şuayb,
seni ve seninle birlikte iman edenleri ya ülkemizden sürüp-çıkaracağız
veya mutlaka bizim dinimize geri döneceksiniz." (Şuayb:)
"Biz istemesek de mi?" dedi.
"Allah bizi ondan kurtardıktan
sonra, bizim tekrar sizin dininize dönmemiz Allah'a karşı
yalan yere iftira düzmemiz olur. Rabbimiz olan Allah'ın
dilemesi dışında, ona geri dönmemiz bizim için olacak iş
değildir. Rabbimiz, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır.
Biz Allah'a tevekkül ettik. 'Rabbimiz, bizimle kavmimiz
arasında 'Sen hak ile hüküm ver,' Sen 'hüküm verenlerin'
en hayırlısısın."
Kavminin önde gelenlerinden
inkâr edenler, dediler ki: "Andolsun, Şuayb'a uyacak olursanız,
kuşkusuz kayba uğrayanlardan olursunuz." Bunun üzerine onları
dayanılmaz bir sarsıntı tuttu da, kendi yurtlarında diz
üstü çökmüş olarak sabahladılar. (7/85-91)
Onlara, kendilerinden
öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin,
Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi
mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek
ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine
zulmediyorlardı. (9/70)
Medyen (halkına da) kardeşleri
Şuayb'ı (gönderdik). Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet
edin, O'ndan başka ilahınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik
tutmayın; gerçekten sizi bir 'bolluk ve refah (hayır)' içinde
görüyorum. Doğrusu sizi çepeçevre kuşatacak olan bir günün
azabından korkuyorum." (11/84)
Sanki orada hiç refah
içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semud (halkına)
nasıl bir uzaklık verildiyse Medyen (halkına da Allah'ın
rahmetinden öyle) bir uzaklık (verildi). (11/95)
Hani kız kardeşin gezinip;
"Onu(n bakımını) üstlenecek birini size haber vereyim mi?"
demekteydi. Böylece, seni annene geri çevirmiş olduk ki,
gözü aydın olsun ve hüzne kapılmasın. Sen bir insan öldürmüştün
de, biz seni tasadan kurtarmış ve seni 'esaslı bir denemeden
geçirip-denemiştik.' Medyen halkı arasında da yıllarca kalmıştın,
sonra bir kader üzerine (buraya) geldin ey Musa." (20/40)
Medyen halkı da (peygamberlerini
yalanlamıştı). Musa da yalanlanmıştı. Böylelikle Ben, o
inkâr edenlere bir süre tanıdım, sonra onları yakalayıverdim.
Nasılmış benim (herşeyi alt üst edip kökten değiştiren)
inkılabım (veya inkarım). (22/44)
Medyen'e doğru yöneldiğinde
de: "Umarım Rabbim, beni doğru bir yola yöneltip iletir"
dedi. (28/22)
Medyen suyuna vardığı
zaman, su almakta olan bir insan topluluğu buldu. Onların
gerisinde de (hayvanları su başına götürmekten çekinen)
iki kadın buldu. Dedi ki: "Bu durumunuz ne?" "Çobanlar sürülerini
sulamadıkça, biz sürülerimizi sulayamayız; babamız, yaşı
ilerlemiş bir ihtiyardır." dediler. (28/23)
Ancak biz birçok nesiller
inşa ettik de onların üzerinde (nice) ömür(ler) uzayıp geçti.
Ve sen Medyen halkı içinde yaşayıp da ayetlerimizi onlardan
okuyarak öğrenmiş değilsin. Ancak (bu bilgileri sana) gönderen
biziz. (28/45)
Medyen'e de kardeşleri
Şuayb'ı (gönderdik) Böylece dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a
kulluk edin ve ahiret gününü umud edin ve yeryüzünde bozguncular
olarak karışıklık çıkarmayın." (29/36)
Rablerine icabet edenler,
namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile
olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak
edenler, (42/38)
(Sözde) Allah'ı ve iman
edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar
ve şuurunda değiller. (2/9)
Bilin ki; gerçekten, asıl
fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler. (2/12)
Sağırdırlar, dilsizdirler,
kördürler. Bundan dolayı dönmezler. (2/18)
Ve sakın Allah yolunda
öldürülenlere "ölüler" demeyin; hayır onlar diridirler.
Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz. (2/154)
İnkar edenlerin örneği
bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya
bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir
hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler,
kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler. (2/171)
Kitap Ehlinden bir grup,
sizi şaşırtıp saptırmayı arzuladı; fakat onlar ancak kendi
nefislerini şaşırtıp-saptırırlar da şuuruna varmazlar. (3/69)
Onlar, hem ondan alıkoyarlar,
hem kendileri kaçarlar. Onlar, yalnızca kendi nefislerinden
başkasını yıkıma uğratmazlar ama şuurunda değildirler. (6/26)
De ki: "Size Allah'ın
hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve
ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden
başkasına uymam." De ki: "Kör olanla, gören bir olur mu?
Yine de düşünmeyecek misiniz?" (6/50)
Gerçek şu ki size Rabbinizden
basiretler gelmiştir. Kim basiretle-görürse kendi lehine,
kim de kör olursa (görmek istemezse) kendi aleyhinedir.
Ben sizin üzerinizde gözetleyici değilim. (6/104)
Olanca yeminleriyle, eğer
kendilerine bir ayet gelse, kesin olarak ona inanacaklarına
dair Allah'a yemin ettiler. De ki: "Ayetler, ancak Allah
katındadır; onlara (mucizeler) gelse de kuşkusuz i-nanmayacaklarının
şuurunda değil misiniz? (6/109)
Böylece biz, her ülkenin
önde gelenlerini -orada hileli- düzenler kursunlar diye-
oranın suçlu-günahkarları kıldık. Oysa onlar, hileli-düzeni
ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna varmazlar. (6/123)
Onu yalanladılar. Biz
de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi
yalan sayanları suda-boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi.
(7/64)
Sonra kötülüğün yerini
iyilikle değiştirdik, öyle ki onlar, çoğaldılar ve: "Atalarımıza
da (bazan) şiddetli sıkıntılar (bazan da) refah ve genişlikler
dokunmuştu" dediler. Bunun üzerine, biz de onları kendileri
hiç şuurunda değilken apansız kıskıvrak yakalayıverdik.
(7/95)
Ve sana bakacak olanlar
vardır. Ama kör olanları -üstelik basiretleri de yoksa-
sen mi doğru yola ulaştıracaksın? (10/43)
Bu iki grubun örneği;
kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Örnekçe bunlar
eşit olur mu? Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (11/24)
Ölüdürler, diri değildirler;
ne zaman dirileceklerinin şuuruna varamazlar. (16/21)
Onlardan öncekiler, hileli-düzenler
kurmuşlardı da, Allah(ın azab emri) onların kurdukları yapıların
temellerine geldi, böylece üstlerindeki tavan tepelerine
çöktü; azab onlara şuurunda olmadıkları yerden gelmişti.
(16/26)
Artık 'kötülüğü örgütleyip
düzenleyenler', Allah'ın, kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden
veya şuuruna varamayacakları yerden azabın gelmeyeceğinden
emin midirler? (16/45)
Kim bunda (dünyada) kör
ise, O, ahirette de kördür ve yol bakımından daha 'şaşkın
bir sapıktır.'(17/72)
Allah, kimi hidayete erdirirse,
işte o, hidayet bulmuştur, kimi saptırırsa onlar için O'nun
dışında asla veliler bulamazsın. Kıyamet günü, biz onları
yüzükoyun körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz.
Onların barınma yerleri cehennemdir; ateşi sükun buldukça,
çılgın alevini onlara arttırırız. (17/97)
Yer yüzünde gezip dolaşmıyorlar
mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve
işitebilecek kulakları oluversin? Çünkü doğrusu, gözler
kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir. (22/46)
Biz onların hayırlarına
koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda
değiller. (23/56)
Onlar, kendilerine Rablerinin
ayetleri hatırlatıldığı zaman, onun üstünde sağır ve körler
olarak kapanıp kalmayanlardır. (25/73)
"Onların hesabı yalnızca
Rabbime aittir, eğer şuurundaysanız (anlarsınız.)" (26/113)
Artık o (azab), kendileri
şuurunda olmadan onlara apansız gelecektir. (26/202)
Ahirete inanmayanlara
gelince; biz onlara kendi yaptıklarını süslemişiz, böylece
onlar, 'körlük içinde şaşkınca dolaşırlar'. (27/4)
De ki: "Göklerde ve yerde
gaybı Allah'tan başka kimse bilmez. Onlar ne zaman dirileceklerinin
şuuruna varmıyorlar." (27/65)
Ve sen körleri düştükleri
sapıklıktan çekip hidayete erdirici değilsin; sen ancak,
ayetlerimize iman edenlere (söz) dinletebilirsin, işte müslüman
olanlar bunlardır. (27/81)
Firavun'un karısı dedi
ki: "Benim için de, senin için de bir göz bebeği; onu öldürmeyin;
umulur ki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz."
Oysa onlar (başlarına geleceklerin) şuurunda değillerdi.
(28/9)
Azab konusunda senden
acele (davranmanı) istiyorlar. Eğer adı konulmuş bir ecel
(tayin edilmiş bir vakit) olmasaydı, herhalde onlara azab
gelmiş olurdu. Fakat kendileri şuurunda olmadan, onlara
kuşkusuz apansız geliverecektir. (29/53)
Ve sen kendi sapıklıkları
içinde kör olanları da doğruya iletici değilsin. Sen yalnızca,
bizim ayetlerimize iman edenlere duyurabilirsin ki onlar
müslümanlardır. (30/53)
Kör olanla (basiretle)
gören bir değildir; (35/19)
Onlardan öncekiler de
yalanladı; böylece azab onlara hiç şuurunda olmadıkları
bir yerden gelip-çattı. (39/25)
Rabbinizden, size indirilenin
en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azab apansız
size gelip çatmadan evvel. (39/55)
Kör olanla (basiretle)
gören bir olmaz; iman edip salih amellerde bulunanlarla
kötülük yapan da. Ne az öğüt alıp-düşünüyorsunuz. (40/58)
Semud'a gelince; Biz onlara
doğru yolu gösterdik, fakat onlar körlüğü hidayete tercih
ettiler. Böylece kazandıkları şeyler yüzünden onları alçaltıcı
azabın yıldırımı yakalayıverdi. (41/17)
Öyleyse sağır olanlara
sen mi dinleteceksin veya kör olan ve açıkça bir sapıklık
içinde bulunanı hidayete erdireceksin? (43/40)
Onlar, hiç şuurunda değilken
kendilerine apansız geliverecek olan kıyamet-saatinden başkasını
mı gözlüyorlar? (43/66)
İşte bunlar; Allah onları
lanetlemiş, böylece (kulaklarını) sağırlaştırmış ve basiret
(göz)lerini de kör etmiştir. (47/23)
Ey iman edenler, seslerinizi
peygamberin sesi üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız
gibi, ona sözle bağırıp-söylemeyin; yoksa siz şuurunda değilken,
amelleriniz boşa gider. (49/2)
Ve şuursuzca baş kaldırıyorsunuz.
(53/61)
Andolsun onlar, onun konuklarından
da murad almak için baskı yaptılar. Biz de onların gözlerini
silip kör ettik. "İşte azabımı ve uyarmamı tadın." (54/37)
Bundan sonra, (artık)
şükredesiniz diye sizi bağışladık. (2/52)
Sonra şükredesiniz diye,
sizi ölümünüzden sonra dirilttik. (2/56)
Öyleyse (yalnızca) Beni
anın, Ben de sizi anayım; ve (yalnızca) Bana şükredin ve
(sakın) nankörlük etmeyin. (2/152)
Şüphesiz, 'Safa' ile 'Merve'
Allah'ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi (Ka'be'yi) hacceder
veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi
için bir sakınca yoktur. Kim de gönülden bir hayır yaparsa
(karşılığını alır). Şüphesiz Allah, şükrün karşılığını verendir,
bilendir. (2/158)
Ey iman edenler size rızık
olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca
O'na kulluk ediyorsanız, (yine yalnızca) Allah'a şükredin.
(2/172)
Ramazan ayı... İnsanlar
için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden)
ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur'an onda indirilmiştir.
Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa artık onu tutsun.
Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca
diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk
dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru
yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık Allah'ı büyük tanımanız
içindir. Umulur ki şükredersiniz. (2/185)
Binlerce kişinin ölüm
korkusuyla yurtlarından çıktıklarını görmedin mi? Allah
onlara: "Ölün" dedi, sonra da onları diriltti. Şüphesiz
Allah, insanlara karşı fazl sahibidir. Ancak, insanların
çoğunluğu şükretmez. (2/243)
Andolsun, siz güçsüz iken
Allah size Bedir'de yardımıyla zafer verdi. Şu halde Allah'tan
sakının, O'na şükredebilesiniz. (3/123)
Muhammed, yalnızca bir
elçidir. Ondan önce nice elçiler gelip-geçmiştir. Şimdi
o ölürse ya da öldürülürse, siz topuklarınız üzerinde gerisin
geriye mi döneceksiniz? İki topuğu üzerinde gerisin geri
dönen kimse, Allah'a kesinlikle zarar veremez. Allah, şükredenleri
pek yakında ödüllendirecektir. (3/144)
Allah'ın izni olmaksızın
hiçbir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir
yazıdır. Kim dünyanın yararını (sevabını) isterse ona ondan
veririz, kim ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz.
Biz şükredenleri pek yakında ödüllendireceğiz. (3/145)
Eğer şükreder ve iman
ederseniz, Allah azabınızla ne yapsın? Allah şükrün karşılığını
verendir, bilendir. (4/147)
Ey iman edenler, namaza
kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi
yıkayın, başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı
da (yıkayın.) Eğer cünüpseniz temizlenin (gusül edin); eğer
hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan
(hacet yerinden) gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız
da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm
edin (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün. Allah
size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki
nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz. (5/6)
Allah sizi, yeminlerinizdeki
'rastgele söylemelerinizden, boş sözlerden' dolayı sorumlu
tutmaz, ancak yeminlerinizle bağladığınız sözlerden dolayı
sizi sorumlu tutar. Onun (yeminin) keffareti, ailenizdekilere
yedirdiklerinizin ortalamasından on yoksulu doyurmak ya
da onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır.
(Bunlara imkan) Bulamayan (için) üç gün oruç (vardır.) Bu,
yemin ettiğinizde (bozduğunuz) yeminlerinizin keffaretidir.
Yeminlerinizi koruyunuz. Allah, size ayetlerini böyle açıklar,
umulur ki şükredersiniz. (5/89)
Böylece: "Allah içimizden
bunlara mı lütufta bulundu?" demeleri için onlardan bazısını
bazısıyla denedik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil
mi? (6/53)
De ki: "Sizi karanın ve
denizin karanlıklarından kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan
ve) gizliden gizliye ona yalvararak dua etmektesiniz: -Andolsun,
bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz."
(6/63)
Andolsun, sizi yeryüzünde
yerleşik kıldık ve orda size geçimlikler yarattık. Ne az
şükrediyorsunuz? (7/10)
Sonra muhakkak önlerinden,
arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların
çoğunu şükredici bulmayacaksın." (7/17)
Güzel şehrin bitkisi,
Rabbinin izniyle çıkar; kötü olandan ise kavruktan başkası
çıkmaz. İşte biz, şükreden bir topluluk için ayetleri böyle
çeşitli biçimlerde açıklıyoruz. (7/58)
(Allah:) "Ey Musa" dedi.
"Sana verdiğim risaletimle ve seninle konuşmamla seni insanlar
üzerinde seçkin kıldım. Sana verdiklerimi al ve şükredenlerden
ol." (7/144)
O, sizi tek bir nefisten
yarattı ve kendisiyle durulup-yatışması için ondan eşini
var etti. Onu (eşini) örtüp-bürüyünce, o da bir yük yüklendi
de bununla (bir süre) gezindi. Nitekim ağırlaşınca, ikisi
Rableri olan Allah'a dua ettiler: "Eğer bize salih (bir
çocuk) verirsen, andolsun şükredenlerden olacağız." (7/189)
Hatırlayın; hani sizler
sayıca azdınız ve yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız, insanların
sizi kapıp-yakalamasından korkuyordunuz. İşte O, sizi (yerleşik
kılıp) barındırandı, sizi yardımıyla destekledi ve size
temiz şeylerden rızıklar verdi. Ki şükredesiniz. (8/26)
Karada ve denizde sizi
gezdiren O'dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar
da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla
sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve
her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla)
gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O'na 'gönülden
katıksız bağlılar (muhlisler)' olarak Allah'a dua etmeye
başlarlar: "Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan,
muhakkak sana şükredenlerden olacağız." (10/22)
Allah hakkında yalan uydurup
iftira edenlerin kıyamet günü zanları nedir? Şüphesiz Allah,
insanlara karşı büyük ihsan (Fazl) sahibidir, ancak onların
çoğu şükretmezler. (10/60)
Atalarım İbrahim'in, İshak'ın
ve Yakub'un dinine uydum. Allah'a hiçbir şeyle şirk koşmamız
bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah'ın
lütuf ve ihsanındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler."
(12/38)
Andolsun Musa'yı: "Kavmini
karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat"
diye ayetlerimizle göndermiştik. Şüphesiz bunda çokça sabreden
ve şükreden herkes için gerçekten ayetler vardır. (14/5)
Rabbiniz şöyle buyurmuştu:
"Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım
ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım
pek şiddetlidir." (14/7)
Rabbimiz, gerçekten ben,
çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında ekini olmayan
bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar
diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının
kalblerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden
rızıklandır. Umulur ki şükrederler." (14/37)
Denizi de sizin emrinize
veren O'dur, ondan taze et yemektesiniz ve giyiminizde ondan
süs-eşyaları çıkarmaktasınız. Gemilerin onda (suları) yara
yara akıp gittiğini görüyorsun. (Bütün bunlar) O'nun fazlından
aramanız ve şükretmeniz içindir. (16/14)
Allah, sizi annelerinizin
karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz
diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi. (16/78)
Öyleyse Allah'ın sizi
rızıklandırdığı şeylerden helal (ve) temiz olanlarını yiyin;
eğer O'na kulluk ediyorsanız Allah'ın nimetine şükredin.
(16/114)
O'nun nimetlerine şükrediciydi.
(Allah) Onu seçti ve doğru yola iletti. (16/121)
(Ey) Nuh ile birlikte
taşıdıklarımızın çocukları! Şüphesiz o, şükreden bir kuldu.
(17/3)
Ve sizin için ona, zorlu-savaşınızda
sizi korusun diye, '(madeni) giyim-sanatını' öğrettik. Buna
rağmen siz şükredenler misiniz? (21/80)
İri cüsseli develeri size
Allah'ın işaretlerinden kıldık, sizler için onlarda bir
hayır vardır. Öyleyse onlar bir dizi halinde (veya saf tutmuşcasına
ayakta durup) boğazlanırken Allah'ın adını anın; yanları
üzerine yattıkları zaman da onlardan yiyin, kanaatkara ve
isteyene yedirin. İşte böyle, onlara sizin için boyun eğdirdik,
umulur ki şükredersiniz. (22/36)
O, sizin için kulakları,
gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz.
(23/78)
O, gece ile gündüzü birbiri
ardınca kılandır; öğüt alıp-düşünmek isteyenler ya da şükretmek
isteyenler için. (25/62)
(Süleyman) Bu sözü üzerine
tebessüm edip güldü ve dedi ki: "Rabbim, bana, anne ve babama
verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir
amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kulların
arasına kat." (27/19)
Kendi yanında kitaptan
ilmi olan biri dedi ki: "Ben, (gözünü açıp kapamadan) onu
sana getirebilirim." Derken (Süleyman) onu kendi yanında
durur vaziyette görünce dedi ki: "Bu Rabbimin fazlındandır,
O'na şükredecek miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye
beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti).
Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük
ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ve kimseye
ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır. (27/40)
Şüphesiz, senin Rabbin,
insanlara karşı büyük lütuf (fazl) sahibidir, ancak insanların
çoğu şükretmiyorlar. (27/73)
Kendi rahmetinden olmak
üzere O, sizin için, dinlenmeniz ve O'nun fazlından (geçiminizi)
aramanız için geceyi ve gündüzü var etti. Umulur ki şükredersiniz.
(28/73)
Siz yalnızca Allah'tan
başka birtakım putlara tapıyor ve birtakım yalanlar uyduruyorsunuz.
Gerçek şu ki, sizin Allah'tan başka taptıklarınız, size
rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı Allah'ın katında
arayın, O'na kulluk edin ve O'na şükredin. Siz O'na döndürüleceksiniz."
(29/17)
Size kendi rahmetinden
taddırması, emriyle gemileri yürütmesi ve O'nun fazlından
(rızkınızı) aramanız ile umulur ki şükretmeniz için, rüzgarları
müjde vericiler olarak göndermesi, O'nun ayetlerindendir.
(30/46)
Andolsun, Lukman'a "Allah'a
şükret" diye hikmet verdik. Kim şükrederse, artık o, kendi
lehine şükreder. Kim inkâr ederse, artık şüphesiz, (Allah,)
Gani (hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan)dır, Hamiddir
(hamd yalnızca O'na aittir). (31/12)
Biz insana anne ve babasını
(onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu,
zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten)
ayrılması, iki yıl içindedir. "Hem bana, hem anne ve babana
şükret, dönüş yalnız banadır." (31/14)
Görmüyor musun ki, size
ayetlerinden (bazılarını) göstermesi için, gemiler Allah'ın
nimetiyle denizde akıp gitmektedir! Hiç şüphesiz bunda,
çok sabreden, çok şükreden için gerçekten ayetler vardır.
(31/31)
Sonra onu 'düzeltip bir
biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak,
gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (32/9)
Ona dilediği şekilde kaleler,
heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen
kazanlar yaparlardı. "Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın."
Kullarımdan şükredenler azdır. (34/13)
Andolsun, Sebe' (halkı)nın
oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve
soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki:) "Rabbinizin
rızkından yiyin ve O'na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan
bir Rabb(iniz var)." (34/15)
Onlar ise: "Rabbimiz,
seferlerimizin arasını aç (şehirlerimiz birbirine çok yakındır)
dediler ve kendi nefislerine zulmetmiş oldular. Böylece
biz de onları efsaneler(e konu olan bir halk) kıldık ve
onları darmadağın edip dağıttık. Şüphesiz bunda, çok sabreden
ve çok şükreden herkes için gerçekten ayetler vardır. (34/19)
İki deniz bir değildir.
Şu, tatlı, susuzluğu keser ve içimi kolay; şu da, tuzlu
ve acıdır. Ancak her birinden taze et yersiniz ve takınmakta
olduğunuz süs eşyalarını çıkarırsınız. O'nun fazlından aramanız
ve umulur ki şükretmeniz için gemilerin onda (denizde) suları
yara yara akıp gittiğini görürsün. (35/12)
Çünkü (Allah,) ecirlerini
noksansız olarak öder ve kendi fazlından onlara arttırır.
Şüphesiz O, bağışlayandır, şükrü kabul edendir. (35/30)
Derler ki: "Bizden hüznü
giderip yok eden Allah'a hamdolsun; şüphesiz Rabbimiz, gerçekten
bağışlayandır, şükrü kabul edendir." (35/34)
Onun ürünlerinden ve kendi
ellerinin yaptıklarından yemeleri için. Yine de şükretmiyorlar
mı? (36/35)
Onlarda kendileri için
daha nice yararlar ve içecekler vardır. Yine de şükretmeyecekler
mi? (36/73)
Eğer inkâr edecek olursanız,
artık şüphesiz Allah size karşı hiçbir ihtiyacı olmayandır
ve O, kulları için inkâra rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz,
sizin (yararınız) için ondan razı olur. hiçbir günahkar,
bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz,
böylece yaptıklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O,
sinelerin özünde saklı olanı bilendir. (39/7)
Hayır, artık (yalnızca)
Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol." (39/66)
Allah, kendisinde sükun
bulmanız için geceyi, aydınlık olarak da gündüzü sizin için
var etti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı (sınırsız) bir
fazl sahibidir. Ancak insanların çoğu şükretmiyorlar. (40/61)
İşte Allah, iman edip
salih amellerde bulunan kullarına böyle müjde vermektedir.
De ki: "Ben buna karşı yakınlıkta sevgi dışında sizden hiçbir
ücret istemiyorum." Kim bir iyilik kazanırsa, biz ondaki
iyiliği arttırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene
karşılığını verendir. (42/23)
Eğer dileyecek olsa, rüzgarı
durdurur, böylece onun üstünde kalakalırlar. Şüphesiz, bunda
çokça sabreden, çokça şükreden kimse için gerçekten ayetler
vardır. (42/33)
Allah; kendi emriyle gemiler
akıp gitsin ve O'nun fazlından ararsınız diye, sizin için
denize boyun eğdirdi. Umulur ki şükredersiniz. (45/12)
Biz insana, 'anne ve babasına'
iyilikle davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu güçlükle
taşıdı ve onu güçlükle doğurdu. Onun (hamilelikte) taşınması
ve sütten kesilmesi, otuz aydır. Nihayet güçlü (erginlik)
çağına erip kırk yıl (yaşın)a ulaşınca, dedi ki: "Rabbim,
bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve senin
razı olacağın salih bir amelde bulunmamı bana ilham et;
benim için soyumda salahı ver. Gerçekten ben tevbe edip
Sana yöneldim ve gerçekten ben Müslümanlardanım." (46/15)
Tarafımızdan bir nimet
olarak. İşte Biz, şükredenleri böyle ödüllendiririz. (54/35)
Eğer dilemiş olsaydık
onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi? (56/70)
De ki: "Sizi inşa eden
(yaratan), size kulak, gözler ve gönüller veren O'dur. Ne
az şükrediyorsunuz?" (67/23)
Şüphesiz biz insanı, karmaşık
olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı
onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık
o,) ya şükredici olur ya da nankör. (76/2-3)
|