kURAN- I KERİM FİHRİSTİ

Sağ ellerinizin malik
olduğu (cariyeler) dışındaki kadınlardan 'evli ve özgür'
olanlarla da (evlenmeniz haramdır.) Bunlar, Allah'ın üzerinize
yazdığıdır. Bunların dışında kalanı iffetlerini koruyup
fuhuşta bulunmamak üzere mallarınızla (mehir vererek) evlenecek
kadın aramanız size helal kılındı. Öyleyse onlardan hangi
şeyle (veya ne kadar) yararlandıysanız, onlara ücret (mehir)lerini
tesbit edildiği miktarıyla ödeyin. Miktarın tesbitinden
sonra, karşılıklı hoşnud olduğunuz bir şey konusunda üstünüze
bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve
hikmet sahibi olandır. (4/24)
İçinizden özgür mü'min
kadınları nikahlamaya güç yetiremeyenler, o zaman sağ ellerinizin
malik olduğu inanmış cariyelerinizden (alsın.) Allah sizin
imanınızı en iyi bilendir. Öyleyse onları, fuhuşta bulunmayan,
iffetli ve gizlice dostlar edinmemişler olarak velilerinin
izniyle nikahlayın. Onlara ücretlerini (mehirlerini) maruf
(güzel ve örfe uygun) bir şekilde verin. Evlendikten sonra,
fuhuş yapacak olurlarsa, özgür kadınlar üzerindeki cezanın
yarısı(nı uygulayın.) Bu, sizden günaha sapmaktan endişe
edip korkanlar içindir. Sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır.
Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (4/25)
Bugün size temiz olan
şeyler helal kılındı. (Kendilerine) Kitap verilenlerin yemeği
size helal, sizin de yemeğiniz onlara helaldir. Mü'minlerden
özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine)
kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu,
fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak
-onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size
(helal kılındı.) Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette
onun yaptığı boşa çıkmıştır. O ahirette hüsrana uğrayanlardandır.
(5/5)
İşte Allah'ın hidayet
verdikleri bunlardır; öyleyse sen de onların bu hidayetlerine
uy. De ki: "Ben bunun için sizden bir ücret istemiyorum.
O (Kur'an), alemlere bir 'öğüt ve hatırlatmadan' başkası
değildir." (6/90)
Ey kavmim, ben bunun karşılığında
sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan
başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek misiniz? (11/51)
Oysa ki sen buna karşı
onlardan bir ücret de istemiyorsun. O, alemler için yalnızca
bir 'öğüt ve hatırlatmadır.' (12/104)
(Yine) Böylece ikisi yola
koyuldu. Nihayet bir kasabaya gelip yemek istediler, fakat
(kasaba halkı) onları konuklamaktan kaçındı. Onda (kasabada)
yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular, hemen onu inşa
etti. (Musa) Dedi ki: "Eğer isteseydin gerçekten buna karşılık
bir ücret alabilirdin." (18/77)
De ki: "Ben buna karşılık,
Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen (insanlar olmanız)
dışında sizden bir ücret istemiyorum." (25/57)
Büyücüler geldiklerinde,
Firavun'a: "Şayet biz galip gelirsek, bize bir ücret var
gerçekten, değil mi?" dediler. (26/41)
Buna karşılık ben sizden
bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine
aittir." (26/109)
Buna karşılık ben sizden
bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine
aittir." (26/127)
Buna karşılık ben sizden
bir ücret istemiyorum; (26/145)
Buna karşılık ben sizden
bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine
aittir." (26/164)
Buna karşılık ben sizden
bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine
aittir." (26/180)
O (kadın)lardan biri dedi
ki: "Ey babacığım, onu ücretli olarak tut; çünkü ücretle
tuttuklarının en hayırlısı gerçekten o kuvvetli, güvenilir
(biri)dir." (28/26)
Ey Peygamber, gerçekten
biz sana ücretlerini (mehirlerini) verdiğin eşlerini ve
Allah'ın sana ganimet olarak verdikleri (savaş esirleri)nden
sağ elinin malik olduğu (cariyeler) ile seninle birlikte
hicret eden amcanın kızlarını, halanın kızlarını, dayının
kızlarını ve teyzenin kızlarını helal kıldık; bir de, kendisini
peygambere hibe eden ve peygamberin kendisini almak istediği
mü'min bir kadını da, -mü'minler için olmaksızın yalnızca
sana has olmak üzere- (senin için helal kıldık). Biz, kendi
eşleri ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeleri) konusunda
onlar (mü'minler) üzerine neyi farz kıldığımızı bildik (size
bildirdik). Böylelikle senin için hiçbir güçlük olmasın.
Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (33/50)
De ki: "Ben sizden bir
ücret istemişsem, artık o sizin olsun. Benim ecrim (ücretim),
yalnızca Allah'a aittir. O, herşeye şahid olandır." (34/47)
Sizden ücret istemeyenlere
uyun, onlar hidayet bulmuş kimselerdir." (36/21)
(Ey Peygamber) De ki:
"Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve (kendiliğinden)
bir yükümlülük getirenlerden de değilim." (38/86)
İşte Allah, iman edip
salih amellerde bulunan kullarına böyle müjde vermektedir.
De ki: "Ben buna karşı yakınlıkta sevgi dışında sizden hiçbir
ücret istemiyorum." Kim bir iyilik kazanırsa, biz ondaki
iyiliği arttırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene
karşılığını verendir. (42/23)
Yoksa sen onlardan bir
ücret mi istiyorsun ki, haksız bir borçtan dolayı ağır bir
yük altındalar? (52/40)
Ey iman edenler, mü'min
kadınlar hicret ederek size geldikleri zaman, onları imtihan
edin. Allah, onların imanlarını daha iyi bilendir. Şayet
(gerçekten) mü'min kadınlar olduklarını bilip-öğrenirseniz,
artık sakın onları kafirlere geri çevirmeyin. (Çünkü) Ne
bunlar onlara helaldir, ne onlar bunlara helaldir. Onlara
(kafir kocalarına kendileri için) harcadıklarını verin.
Onlara (hicret eden mü'min kadınlara) ücretlerini (mehirlerini)
verdiğiniz takdirde onları nikahlamanızda size bir güçlük
yoktur. Kafir (kadın)ların ismetlerini (nikahlarını) tutmayın
ve (onlar için) harcadıklarınızı isteyin. Onlar da (mü'min
kadınlara) harcadıklarını istesinler. Bu, Allah'ın hükmüdür;
sizin aranızda hükmeder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet
sahibidir. (60/10)
(Boşadığınız) Kadınları,
gücünüz oranında oturmakta olduğunuz yerin bir yanında oturtun,
onlara 'darlık ve sıkıntıya düşürmek amacıyla' zarar vermeyin.
Eğer onlar hamile iseler, yüklerini bırakıncaya (doğumlarını
yapıncaya) kadar onlara nafaka verin. Şayet sizler için
(çocuğu) emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin. (Durum
ve ilişkilerinizi) Kendi aranızda maruf (güzellikle ve İslam'a
uygun bir tarz) üzere görüşüp-konuşun. Eğer güçlük içine
girerseniz, bu durumda (çocuğu) onun (babası) için bir başkası
emzirebilir. (65/6)
Sen, onlardan bir ücret
mi istiyorsun ki, onlar, haksız bir borçtan dolayı ağır
bir yük altında kalmışlar? (68/46)
Nasıl oluyor da Allah'ı
inkar ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra
sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O'na döndürüleceksiniz.
(2/28)
Siz, insanlara iyiliği
emrederken, kendinizi unutuyor musunuz? Oysa siz kitabı
okuyorsunuz. Yine de akıllanmayacak mısınız? (2/44)
Siz (ise şöyle) demiştiniz:
"Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine
yalvar da, bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak,
mercimek ve soğan çıkarsın." (O zaman Musa:) "Hayırlı olanı,
şu değersiz, şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? (Öyleyse)
Mısır'a inin, çünkü (orada) kendiniz için istediğiniz vardır"
demişti. Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu
ve Allah'tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz, Allah'ın
ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi.
(Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi.
(2/61)
Hani Musa kavmine: "Allah,
muhakkak sizin bir sığır kesmenizi emrediyor" demişti. "Bizi
alaya mı alıyorsun?" dediler. (Musa) "Cahillerden olmaktan
Allah'a sığınırım" dedi. (2/67)
"Onlar hala Kur'an'ı iyice
düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının katından
olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler,
ihtilaflar) bulacaklardı." (4/82)
Ve: "Biz hristiyanlarız"
diyenlerden kesin söz (misak) almıştık. Sonunda onlar kendilerine
hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı unuttular. Böylece
biz de, kıyamete kadar aralarında kin ve düşmanlık saldık.
Allah, yapageldikleri şeyi onlara haber verecektir. (5/14)
"De ki: "Düşündünüz mü
hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alıverir ve
kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah'tan başka getirebilecek
ilah kimdir?" Bak, biz nasıl ayetleri 'çeşitli biçimlerde
açıklıyoruz da' sonra onlar (yine) sırt çevirip-engelliyorlar?"
(6/46)
Sonra kötülüğün yerini
iyilikle değiştirdik, öyle ki onlar, çoğaldılar ve: "Atalarımıza
da (bazan) şiddetli sıkıntılar (bazan da) refah ve genişlikler
dokunmuştu" dediler. Bunun üzerine, biz de onları kendileri
hiç şuurunda değilken apansız kıskıvrak yakalayıverdik.
(7/95)
"Onlar, göklerin ve yerin
'bağımlı olduğu egemenliğe ve sünnete' (melekût) Allah'ın
yarattığı şeylere ve ihtimal (verip) ecellerinin pek yaklaştığına
bakmıyorlar mı? Bundan sonra onlar artık hangi söze inanacaklar?"
(7/185)
"Görmüyorlar mı ki, gerçekten
onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar
da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar."
(9/126)
"Allah'ın herhangi bir
şeyden yarattığına bakmıyorlar mı? Onun gölgeleri küçülerek
sağdan ve soldan Allah'a secde eder vaziyette döner." (16/48)
"Görmüyorlar mı; gökleri
ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya gücü
yeter ve onlar için kendisinde şüphe olmayan bir süre (ecel)
kılmıştır. Zulmedenler ise ancak inkarda ayak direttiler."
(17/99)
"İnsan önceden, hiç bir
şey değilken, gerçekten bizim onu yaratmış bulunduğumuzu
(hiç) düşünmüyor mu?" (19/67)
"Kendi nefisleri konusunda
düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında
olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak
yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı
inkar ediyorlar." (30/8)
"Onlar hala Kur'an'ı iyice
düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının katından
olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler,
ihtilaflar) bulacaklardı." (4/82)
"Böylece onlara böğüren
bir buzağı heykeli döküp çıkardı, "İşte, sizin ve ilahınız,
Musa'nın ilahı budur; fakat (Musa) unuttu" dediler.Onun
kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara bir zarar
veya fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar mı?" (20/88)
"O inkar edenler görmüyorlar
mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken,
biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine
de onlar inanmayacaklar mı?" (21/30)
"Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar
mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun
hiç bir çatlağı yok."(50/6)
"Bakmıyorlar mı o deveye;
nasıl yaratıldı? Göğe, nasıl yükseltildi? Dağlara; nasıl
oturtulup-kuruldu?Yere; nasıl yayılıp-döşendi? (88/17-20)
İnkâr edenlerin ülke ülke
dönüp-dolaşmaları seni aldatmasın. (3/196)
Size ne oluyor ki, Allah
yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden
çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize
katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar
ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?
(4/75)
Böylece biz, her ülkenin
önde gelenlerini -orada hileli- düzenler kursunlar diye-
oranın suçlu-günahkarları kıldık. Oysa onlar, hileli-düzeni
ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna varmazlar. (6/123)
Bu, halkı habersizken,
Rabbinin ülkeleri zulüm ve helak edici olmadığındandır.
(6/131)
Biz nice ülkeleri yıkıma
uğrattık. Geceleri uyurlarken ya da gündüzün dinlenirlerken
bizim zorlu azabımız onlara geliverdi. (7/4)
Kavminin önde gelenlerinden
büyüklük taslayanlar (müstekbirler) dediler ki: "Ey Şuayb,
seni ve seninle birlikte iman edenleri ya ülkemizden sürüp-çıkaracağız
veya mutlaka bizim dinimize geri döneceksiniz." (Şuayb:)
"Biz istemesek de mi?" dedi. (7/88)
Eğer o ülkeler halkı inansalardı
ve korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten,
hem yerden (sayısız) bolluklar (bereketler) açardık; ancak
onlar yalanladılar, biz de onları kazanageldikleri nedeniyle
yakalayıverdik. (7/96)
O ülkeler halkı, geceleri
uyurken, onlara zorlu azabımızın gelmeyeceğinden güvende
miydiler? (7/97)
Ya da o ülkeler halkı,
kuşluk vakti eğlenceye dalmışken, onlara zorlu-azabımızın
gelmeyeceğinden güvende miydiler? (7/98)
İşte bu ülkeler, sana
onların 'haberlerinden aktarmalar yapıyoruz.' Gerçekten,
onlara elçileri apaçık belgelerle gelmişlerdi. Ama daha
önceden yalanlamaları nedeniyle iman eder olmadılar. İşte
Allah, inkâr edenlerin kalplerini böyle damgalar. (7/101)
Ama (azab geldiği sırada)
iman edip imanı kendisine yarar sağlamış -Yunus kavminin
dışında- bir ülke olsaydı ya! Onlar iman ettikleri zaman
dünya hayatında onlardan aşağılatıcı azabı kaldırdık ve
onları belli bir zamana kadar yararlandırdık. (10/98)
Onlar, zulüm işlemektelerken,
ülkeleri (veya nesilleri) yakaladığı zaman... Rabbinin yakalaması
işte böyledir. Gerçekten O'nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir.
(11/102)
Halkı, ıslah eden kimseler
iken, senin Rabbin o ülkeleri zulm ile helak edecek değildi.
(11/117)
Biz, kendisi için bilinen
(takdir edilmiş) bir kitap olmaksızın hiçbir ülkeyi yıkıma
uğratmadık. (15/4)
Biz, bir ülkeyi helak
etmek istediğimiz zaman, onun 'varlık ve güç sahibi önde
gelenlerine' emrederiz, böylelikle onlar onda bozgunculuk
çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden
darmadağın ederiz. (17/16)
hiçbir ülke (veya şehir)
olmasın ki, kıyamet gününden önce biz onu (ya) bir yıkıma
uğratacağız veya onu şiddetli bir azabla azablandıracağız;
bu (muhakkak) o kitapta yazılıdır. (17/58)
İşte ülkeler (ve onların
halkları), zulmettikleri zaman onları yıkıma uğrattık; ve
yıkımları için bir buluşma zamanı tesbit ettik. (18/59)
Kendilerinden evvel yıkıma
uğrattığımız hiçbir ülke (halkı) iman etmemişti; şimdi bunlar
mı iman edecek? (21/6)
Biz, zulmeden ülkelerden
nicesini kırıp geçirdik ve bunun ardından bir başka kavmi
meydana getirdik. (21/11)
Yıkıma uğrattığımız bir
ülkeye (tekrar dünya hayatı) imkansız (haram)dır; hiç şüphesiz
onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler. (21/95)
(Halkı) Zulmediyorken
yıkıma uğrattığımız nice ülkeler vardır ki, şimdi onların
altları üstlerine gelmiş ıpıssız durmakta, kullanılamaz
durumdaki kuyuları (terkedilmiş bulunmakta), yüksek sarayları
(çın çın ötmektedir). (22/45)
Nice ülkeler vardır ki,
(halkı) zulmediyorken Ben ona bir süre tanıdım, sonra yakalayıverdim;
dönüş yalnızca banadır. (22/48)
Andolsun, onlar, üstüne
felaket yağmuru yağdırılmış bulunan o ülkeye uğramışlardır;
yine de onu görmüyorlar mıydı? Hayır, onlar dirilmeyi ummuyorlardı.
(25/40)
Kendisi için bir uyarıcı
olmaksızın, biz hiçbir ülkeyi yıkıma uğratmış değiliz. (26/208)
Dedi ki: "Gerçekten hükümdarlar
bir ülkeye girdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar
ve halkından onur sahibi olanları hor ve aşağılık kılarlar;
işte onlar, böyle yaparlar." (27/34)
Bizim elçilerimiz İbrahim'e
bir müjde ile geldikleri zaman, dediler ki: "Gerçek şu ki,
biz bu ülkenin halkını yıkıma uğratacağız. Çünkü onun halkı
zalim oldular." (29/31)
Şüphesiz biz, fasıklık
yapmalarından dolayı, bu ülke halkının üstüne gökten iğrenç
bir azab indireceğiz." (29/34)
Biz hangi ülkeye bir uyarıcı
gönderdikse, mutlaka oranın 'refah içinde şımaran önde gelenleri':
"Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz"
demişlerdir. (34/34)
Ülkelerden niceleri vardır
ki, Rablerinin ve O'nun elçilerinin emrine karşı gelip azmışlar,
böylece biz de onları çetin bir hesaba çekmişiz ve onları
benzeri görülmedik bir azabla azablandırmışız. (65/8)
"Oğullarım gidin de Yusuf
ile kardeşinden (duyarlı bir araştırmayla) bir haber getirin
ve Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan
başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez." (12/87)
Dediler ki: "Seni gerçekle
müjdeledik; öyleyse umut kesenlerden olma." (15/55)
İnsana bir nimet verdiğimizde
sırt çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman da
umutsuzluğa kapılır. (17/83)
Biz insanlara bir rahmet
taddırdığımız zaman onunla sevinirler; kendi ellerinin takdim
ettiği dolayısıyla onlara bir kötülük isabet ettiğinde hemen
umutsuzluğa kapılırlar. (30/ 36)
(Benden onlara) De ki:
"Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım.
Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün
günahları bağışlar. Çünkü O bağışlayandır esirgeyendir."
(39/53)
Rabbimiz, ikimizi sana
teslim olmuş (Müslümanlar) kıl ve soyumuzdan sana teslim
olmuş (Müslüman) bir ümmet (ver). Bize ibadet yöntemlerini
(yer veya ilkelerini) göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz,
Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin." (2/128)
Onlar bir ümmetti; gelip
geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız
sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.
(2/134, 2/141)
Böylece biz sizi, insanlara
şahid (ve örnek) olmanız için orta bir ümmet kıldık; Peygamber
de üzerinizde bir şahid olsun. Senin üzerinde bulunduğun
(yönü, Ka'be'yi) kıble yapmamız, elçiye uyanları, topukları
üzerinde gerisin geri dönenlerden ayırdetmek içindir. Doğrusu
(bu,) Allah'ın hidayete ilettiklerinin dışında kalanlar
için büyük (bir yük)tür. Allah, imanınızı boşa çıkaracak
değildir. Şüphesiz, Allah, insanlara şefkat edendir, esirgeyendir.
(2/143)
İnsanlar tek bir ümmetti.
Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi
ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler
konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi.
Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine
karşı olan 'azgınlık ve kıskançlıkları' yüzünden anlaşmazlığa
düşenler, o, (Kitap) verilenlerden başkası değildir. Böylece
Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe
kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya
yöneltir. (2/213)
Siz, insanlar için çıkarılmış
hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam'a uygun) olanı
emreder, münker olandan sakındırır ve Allah'a iman edersiniz.
Kitap Ehli de inanmış olsaydı, elbette kendileri için hayırlı
olurdu. İçlerinden iman edenler vardır, fakat çoğunluğu
fıska sapanlardır. (3/110)
Her ümmetten bir şahid
getirdiğimiz ve onların üzerine seni şahit olarak getirdiğimiz
zaman nasıl olacak? (4/41)
Sana da (Ey Muhammed,)
önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona 'bir şahid-gözetleyici'
olarak Kitab'ı (Kur'an'ı) indirdik. Öyleyse aralarında Allah'ın
indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva
(istek ve tutku)larına uyma. Sizden her biriniz için bir
şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi
bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi
içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır.
Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.
(5/48)
Ve eğer onlar Tevrat'ı,
İncil'i ve kendilerine Rablerinden indirileni (Kur'an'ı)
ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından
(sayısız nimeti) yiyeceklerdi. İçlerinde aşırı olmayan (mutedil)
bir ümmet vardır. Onlardan çoğunun yaptıkları ise ne kötüdür!
(5/66)
Yeryüzünde hiçbir canlı
ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler
olmasın. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi noksan bırakmadık, sonra
onlar Rablerine toplanacaklardır. (6/38)
Andolsun, senden önceki
ümmetlere (peygamberler) gönderdik de onları dayanılmaz
zorluk (yoksulluk) ve sıkıntılarla çeviriverdik. Umulur
ki yalvarırlar diye. (6/42)
Allah'tan başka yalvarıp-yakardıklarına
(taptıklarına) sövmeyin; sonra onlar da haddi aşarak bilmeksizin
Allah'a söverler. İşte böyle, biz her ümmete yaptıklarını
süslü (çekici) gösterdik, sonra onların son varışları Rablerinedir.
O, yapmakta olduklarını onlara haber verecektir. (6/108)
Her ümmet için bir ecel
vardır. Onların ecelleri gelince, ne bir saat ertelenebilirler
ne de öne alınabilirler (tam zamanında çökerler.) (7/34)
(Allah) diyecek: "Cinlerden
ve insanlardan sizden önce geçmiş ümmetlerle birlikte ateşe
girin." Her bir ümmet girişinde kardeşini (kendi benzerini)
lanetler. Nitekim hepsi birbiri ardınca orada toplanınca,
en sonra yer alanlar, en önde gelenler için: "Rabbimiz,
işte bunlar bizi saptırdı; öyleyse ateşten kat kat arttırılmış
bir azab ver diyecekler. (Allah da:) "Hepsi için kat kattır.
Ancak siz bilmezsiniz" diyecek. (7/38)
Yarattıklarımızdan, hakka
yöneltip-ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir
ümmet vardır. (7/181)
İnsanlar, tek bir ümmetten
başka değildi; sonra anlaşmazlığa düştüler. Eğer Rabbinden
geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, anlaşmazlığa düştükleri
şey konusunda mutlaka aralarında hüküm verilmiş olurdu.
(10/19)
Her ümmetin bir resulü
vardır. Onlara resulleri geldiği zaman, aralarında adaletle
hüküm verilir ve onlar zulme uğratılmazlar. (10/47)
De ki: "Allah'ın dilemesi
dışında, kendim için zarardan ve yarardan (hiçbir şeye)
malik değilim. Her ümmetin bir eceli vardır. Onların ecelleri
gelince, artık ne bir saat ertelenebilirler, ne öne alınabilirler.
(10/49)
Ey Nuh" denildi. "Sana
ve seninle birlikte olan ümmetler üzerine bizden selam ve
bereketlerle (gemiden) in. (Sizden türeyecek diğer kâfir)
Ümmetleri de yararlandıracağız, sonra onlara bizden acı
bir azab dokunacaktır." (11/48)
Eğer Rabbin dileseydi,
insanları elbette tek bir ümmet kılardı. Oysa, onlar, anlaşmazlığı
sürdürmektedirler: (11/118)
Böylece biz seni, kendisinden
önce nice ümmetler gelip-geçmiş olan bir ümmete (elçi olarak)
gönderdik; sana vahyettiklerimizi onlara okuyasın diye.
Oysa onlar Rahman'a nankörlük ediyorlar. De ki: "O, benim
Rabbimdir, O'ndan başka ilah yoktur. Ben O'na tevekkül ettim
ve son dönüş O'nadır." (13/30)
hiçbir ümmet, kendi ecelini
ne öne alabilir, ne de onlar ertelenebilirler. (15/5)
Andolsun, biz her ümmete:
"Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının" (diye tebliğ etmesi
için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah
hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu.
Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları
sonucu görün. (16/36)
Andolsun Allah'a, senden
önceki ümmetlere de (elçiler) gönderdik, fakat şeytan onlara
yapıp ettiklerini süslü göstermiştir; bugün de onların velisi
odur ve onlar için acı bir azab vardır. (16/63)
Her ümmetten bir şahid
göndereceğimiz gün; (artık ondan) sonra ne inkâr edenlere
(özür dilemeleri için) izin verilecek, ne (Allah'tan) hoşnutluk
dilekleri kabul edilecek. (16/84)
Her ümmet içinde kendi
nefislerinden onların üzerine bir şahid getirdiğimiz gün,
seni de onlar üzerinde bir şahid olarak getireceğiz. Biz
Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet,
bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (16/89)
Bir ümmet diğer bir ümmetten
(sayıca ve malca) daha gelişkindir diye, yeminlerinizi kendi
aranızda bir bozuculuk unsuru yaparak, ipini kuvvetle eğirdikten
sonra bozup-çözen (kadın) gibi olmayın. Şüphesiz Allah,
sizi bununla imtihan etmektedir. Kıyamet günü hakkında ihtilafa
düştüğünüz şeyi size muhakkak açıklayacaktır. (16/92)
Eğer Allah dileseydi,
sizi tek bir ümmet kılardı; ancak dilediğini saptırır, dilediğini
hidayete erdirir. Yaptıklarınızdan muhakkak sorumlu tutulacaksınız.
(16/93)
Gerçek şu ki, İbrahim
(tek başına) bir ümmetti; Allah'a gönülden yönelip itaat
eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi. (16/120)
Gerçekten, sizin bu ümmetiniz
tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana
ibadet ediniz. (21/92)
Biz her ümmet için bir
"Mensek" kıldık, O'nun kendilerine rızık olarak verdiği
(kurbanlık) hayvanlar üzerine Allah'ın adını ansınlar diye.
İşte sizin ilahınız bir tek ilahtır, artık yalnızca O'na
teslim olun. Sen alçak gönüllü olanlara müjde ver. (22/34)
Biz her ümmete bir ibadet
tarzı (Mensek) kıldık, onlar bu tarz üzere ibadet etmektedirler.
Öyleyse, (din) iş(in)de seninle çekişmesinler. Sen, Rabbine
çağır. Şüphesiz sen dosdoğru bir hidayet üzerindesin. (22/67)
Ümmetlerden hiçbiri, kendisine
tesbit edilmiş eceli ne öne alabilir, ne erteleyebilir.
(23/43)
Sonra birbiri peşi sıra
elçilerimizi gönderdik; her ümmete kendi elçisi geldiğinde,
onu yalanladılar. Böylece biz de onları (yıkıma uğratıp
yok etmede) kimini kiminin izinde yürüttük ve onları (tarihin
anlatıp aktardığı) bir olay kıldık. İman etmeyen kavim için
yıkım olsun. (23/44)
İşte sizin ümmetiniz bir
tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim; öyleyse benden
korkup-sakının. (23/52)
Ve her ümmetten ayetlerimizi
yalanlayan bir grubu toplayacağımız gün, artık onlar 'tutuklanıp
(azab yerine) dağıtılırlar.' (27/83)
Her ümmetten bir şahid
ayırıp çıkardık da: "Kesin-kanıt (burhan)ınızı getirin"
dedik. Artık öğrenmiş oldular ki, hak, gerçekten Allah'ındır
ve düzüp uydurdukları kendilerinden uzaklaşıp-kaybolmuşlardır.
(28/75)
Eğer yalanlarsanız, sizden
önceki ümmetler de (elçilerin çağrısını) yalanlamışlardır.
Elçiye düşen ise, yalnızca açık bir tebliğdir." (29/18)
Şüphesiz biz seni, hak
ile bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. hiçbir
ümmet yoktur ki, içinde bir uyarıcı gelip-geçmiş olmasın.
(35/24)
Yeminlerinin olanca güçleriyle,
kendilerine bir uyarıcı-korkutucu gelecek olsa, ümmetlerinin
herhangi birinden mutlaka daha doğru olacaklarına dair,
Allah'a and içtiler. Ancak onlara bir uyarıcı-korkutucu
geldiğinde (bu,) nefretlerinden başkasını artırmadı. (35/42)
Kendilerinden önce Nuh
kavmi de yalanladı ve kendilerinden sonra (sayısı çok) fırkalar
da. Her ümmet, kendi elçilerini (susturmak için) yakalamaya
yeltendi. Hakkı, onunla yürürlükten kaldırmak için, 'batıla-dayanarak'
mücadeleye giriştiler. Ben de onları yakalayıverdim. Artık
Benim cezalandırmam nasılmış? (40/5)
Biz onlara birtakım yakın-kimseleri
'kabuk gibi üzerlerine kaplattık,' onlar da, önlerinde ve
arkalarında olanları kendilerine süslü gösterdiler. Cinlerden
ve insanlardan kendilerinden önce gelip-geçmiş ümmetlerde
(yürürlükte tutulan azab) sözü onların üzerine hak oldu.
Çünkü onlar, hüsrana uğrayan kimselerdi. (41/25)
Eğer Allah dileseydi,
onları her halde tek bir ümmet kılardı. Ancak O, dilediğini
kendi rahmetine sokar. Zalimlere gelince; onlar için ne
bir veli vardır, ne bir yardımcı (bulursun). (42/8)
Hayır; dediler ki: "Gerçekten
atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve doğrusu biz onların
izleri (eserleri) üstünde doğru olana (hidayete) yönelmiş
(kimse)leriz." (43/22)
İşte böyle, senden önce
de (herhangi) bir memlekete bir elçi göndermiş olmayalım,
mutlaka onun 'refah içinde şımarıp azan önde gelenleri'
(şöyle) demişlerdir: "Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet
(din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine)
uymuş kimseleriz." (43/23)
Eğer insanlar (Allah'a
karşı isyanda birleşip) tek bir ümmet olacak olmasaydı,
Rahman'ı (Allah'ı) inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar
ve üzerinde çıkıp-yükselecekleri merdivenler yapardık. (43/33)
O gün sen, her ümmeti
diz üstü çökmüş (veya toplanmış) olarak görürsün. Her ümmet,
kendi kitabına çağrılır. "Bugün yaptıklarınızla karşılık
göreceksiniz." (45/28)
İşte bunlar, cinlerden
ve insanlardan kendilerinden evvel gelip-geçmiş ümmetler
içinde (azab) sözü üzerlerine hak olmuş kimselerdir. Gerçekten
onlar, ziyana uğrayanlardır. (46/18)
Onlardan bir kısmı ümmidir.
Kitabı bilmezler; (bildikleri) bir sürü asılsız şeylerden
başkası değildir ve yalnızca zannederler. (2/78)
Eğer seninle çekişip-tartışırlarsa,
de ki: "Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah'a teslim
ettim." Ve kitap verilenlerle ümmilere de ki: "Siz de teslim
oldunuz mu?" Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete ermişlerdir.
Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen yalnızca tebliğ(etmek)dir.
Allah, kulları hakkıyla görendir. (3/20)
Kitap Ehlinden öylesi
vardır ki, bir kantar emanet bıraksan onu sana geri verir;
öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, sen,
onun tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Bu onların
"ümmiler (zayıf ve bilgisizler veya Ehl-i Kitap olmayanlar)
konusunda üzerinizde bir yol (sorumluluk) yoktur" demiş
olmalarındandır. Oysa kendileri (gerçeği) bildikleri halde
Allah'a karşı yalan söylemektedirler. (3/75)
Onlar ki, yanlarındaki
Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi
haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara
marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor,
temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların
ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona
inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla
birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler
bunlardır. (7/157)
De ki: "Ey insanlar, ben
Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisi (peygamberi)yim.
Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur. O'ndan başka
ilah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah'a ve ümmi
peygamber olan elçisine iman edin. O da Allah'a ve O'nun
sözlerine inanmaktadır. Ona iman edin ki hidayete ermiş
olursunuz. (7/158)
O, ümmîler içinde, kendilerinden
olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp-temizleyen
ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir.
Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde
idiler. (62/2)
O, sizin için yeryüzünü
bir döşek, gökyüzünü bir bina kıldı. Ve gökten yağmur indirerek
bununla sizin için (çeşitli) ürünlerden rızık çıkardı. Öyleyse
(bütün bunları) bile bile Allah'a eşler koşmayın. (2/22)
İman edip salih amellerde
bulunanları müjdele. Gerçekten onlar için altlarından ırmaklar
akan cennetler vardır. Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden
her yedirildiğinde: "Bu daha önce de rızıklandığımızdır"
derler. Bu, onlara, (dünyadakine) benzer olarak sunulmuştur.
Orada, onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada süresiz
kalacaklardır. (2/25)
Hani İbrahim: "Rabbim,
bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah'a ve ahiret
gününe inananları ürünlerle rızıklandır" demişti de (Allah:
"Sadece inananları değil) inkâr edeni de az bir süre yararlandırır,
sonra onu ateşin azabına uğratırım; ne kötü bir dönüştür
o" demişti. (2/126)
Andolsun, biz sizi biraz
korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden
eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.
(2/155)
Yalnızca Allah'ın rızasını
istemek ve kendilerinde olanı kökleştirip- güçlendirmek
için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede
bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren
bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağnak yağmur isabet
etmese de bir çisintisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı
görendir. (2/265)
Hangi biriniz ister ki,
altından ırmaklar akan hurmalardan, üzümlerden bir bahçesi
olsun, içinde kendisinin olan bütün ürünler de bulunsun;
fakat kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, (üstelik) zayıf
ve küçük çocukları olsun (böyle bir durumda iken) ona (bahçesine)
ateşli bir kasırga isabet etsin de yanıversin. İşte Allah
size ayetleri böyle açıklar, ki düşünesiniz. (2/266)
O, gökten su indirendir.
Bununla herşeyin bitkisini bitirdik, ondan bir yeşillik
çıkardık, ondan birbiri üstüne bindirilmiş taneler türetiyoruz.
Ve hurma ağacının tomurcuğundan da yere sarkmış salkımlar,
-birbirine benzeyen ve benzemeyen- üzümlerden, zeytinden
ve nardan bahçeler (kılıyoruz.) Meyvesine, ürün verdiğinde
ve olgunluğa eriştiğinde bir bakıverin. Şüphesiz inanacak
bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır. (6/99)
Asmalı ve asmasız bahçeleri,
hurmaları ve tadları farklı ekinleri, zeytinleri ve narları
-birbirine benzer ve benzeşmez- yaratan O'dur. Ürün verdiğinde
ürününden yiyin ve hasad günü hakkını verin; israf etmeyin.
Çünkü O, israf edenleri sevmez. (6/141)
Rahmetinin önünde rüzgarları
bir müjde olarak gönderen O'dur. Bunlar ağırca bulutları
kaldırıp yüklendiğinde, onları (kuraklıktan) ölmüş bir şehre
sürükleyiveririz ve bununla oraya su indiririz de böylelikle
bütün ürünlerden çıkarırız. İşte biz, ölüleri de böyle diriltip-çıkarırız.
Ki ibret alasınız. (7/57)
Andolsun, biz de Firavun
aile (çevre)sini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar
yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık. (7/130)
Ve O, yeri yayıp uzatan,
onda sarsılmaz-dağlar ve ırmaklar kılandır. Orada ürünlerin
her birinden ikişer çift yaratmıştır; geceyi gündüze bürümektedir.
Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler
vardır. (13/3)
Yeryüzünde birbirine yakın
komşu kıtalar vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı ve
çatalsız hurmalıklar da vardır ki, bunlar aynı su ile sulanır;
ama ürünlerinde (ki verimde ve lezzette) bazısını bazısına
üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir
topluluk için gerçekten ayetler vardır. (13/4)
Allah, gökleri ve yeri
yaratan ve gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü
ürünler çıkarandır. Ve onun emriyle gemileri, denizde yüzmeleri
için size, emre amade kılandır. Irmakları da sizin için
emre amade kılandır. (14/32)
Rabbimiz, gerçekten ben,
çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında ekini olmayan
bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar
diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının
kalblerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden
rızıklandır. Umulur ki şükrederler." (14/37)
Yere (gelince,) onu döşeyip-yaydık,
onda sarsılmaz-dağlar bıraktık ve onda herşeyden ölçüsü
belirlenmiş ürünler bitirdik. (15/19)
(İkisinden) Birinin başka
ürün (veren yer)leri de vardı. Böylelikle onunla konuşurken
arkadaşına dedi ki: "Ben, mal bakımından senden daha zenginim,
insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm." (18/34)
(Derken) Onun ürünleri
(afetlerle) kuşatılıverdi. Artık o, uğrunda harcadıklarına
karşı avuçlarını (esefle) oğuşturuyordu. O (bağın) çardakları
yıkılmış durumdaydı, kendisi de şöyle diyordu: "Keşke Rabbime
hiç kimseyi ortak koşmasaydım." (18/42)
Yeryüzünde bir bakmadılar
mı ki, biz onda her güzel (kerim) çiftten nice ürünler bitirdik.
(26/7)
Dediler ki: "Eğer seninle
birlikte hidayete uyacak olursak, yerimizden (yurdumuzdan
ve konumumuzdan) çekilip-kopartılırız." Oysa biz onları,
kendi katımızdan bir rızık olarak herşeyin ürününün aktarılıp
toplandığı, güvenli bir harem'de yerleşik kılmadık mı? Fakat
onların çoğu bilmiyorlar. (28/57)
Onun ürünlerinden ve kendi
ellerinin yaptıklarından yemeleri için. Yine de şükretmiyorlar
mı? (36/35)
Eğer ürününüzü devşirecekseniz
erkence kalkıp-çıkın." (68/22)
Devşirilecek (meyve ve
eşsiz ürün)leri pek yakındır. (69/23)
Onlardan kimini kimine
nasıl üstün tuttuğumuzu gör. Muhakkak ahiret dereceler bakımından
daha büyüktür, üstünlük bakımından da daha büyüktür. (17/21)
Süleyman Davud'a mirasçı
oldu ve dedi ki: "Ey insanlar bize kuşların konuşma-dili
öğretildi ve bize herşeyden (bol bir nimet) verildi. Gerçekten
bu apaçık bir üstünlüktür." (27/16)
Gevşemeyin üzülmeyin;
eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.
(3/139)
Ey insanlar gerçekten
biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle
tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık.
Şüphesiz Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız (ırk
ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz
Allah bilendir haber alandır. (49/13)
Ey iman edenler, belirli
bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan
bir katip doğru olarak yazsın, katip Allah'ın kendisine
öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak
olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan sakınsın,
ondan hiçbir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu),
düşük akıllı ya da za'f sahibi veya kendisi yazmaya güç
yetiremeyecekse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden
de iki şahid tutun; eğer iki erkek yoksa, şahidlerden rıza
göstereceğiniz bir erkek ve biri şaşırdığında öbürü ona
hatırlatacak iki kadın (da olur). Şahidler çağırıldıkları
zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun, süresiyle
birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah katında en adil, şahitlik
için en sağlam, şüphelenmemeniz için de en yakın olandır.
Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak yaptığınız
ticaret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca
yoktur. Alış-veriş ettiğinizde de şahid tutun. Yazana da,
şahide de zarar verilmesin. (Aksini) Yaparsanız, o, kendiniz
için fısk (zulüm ve günah)tır. Allah'tan sakının. Allah
size öğretiyor. Allah herşeyi bilendir. (2/282)
Sizlere anneleriniz, kızlarınız,
kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerin
kızları, kız kardeşlerin kızları, sizi emziren (süt) anneleriniz,
süt kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri ve kendileriyle
(gerdeğe) girdiğiniz kadınlarınızdan olup koruyuculuğunuz
altında bulunan üvey kızlarınız -onlarla gerdeğe girmemişseniz,
size bir sakınca yoktur-, sizin sülbünüzden olan oğullarınızın
eşleri ve iki kız kardeşi bir araya getirdiğiniz (evlilik)
haram kılındı. Ancak (cahiliyede) geçen geçmiştir. Şüphesiz,
Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (4/23)
Yahudiler: "Üzeyir Allah'ın
oğludur" dediler; Hıristiyanlar da: "Mesih Allah'ın oğludur"
dediler. Bu onların ağızlarıyla söylemeleridir; onlar bundan
önceki inkâr edenlerin sözlerini taklid ediyorlar. Allah
onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar? (9/30)
Hangi biriniz ister ki,
altından ırmaklar akan hurmalardan, üzümlerden bir bahçesi
olsun, içinde kendisinin olan bütün ürünler de bulunsun;
fakat kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, (üstelik) zayıf
ve küçük çocukları olsun (böyle bir durumda iken) ona (bahçesine)
ateşli bir kasırga isabet etsin de yanıversin. İşte Allah
size ayetleri böyle açıklar, ki düşünesiniz. (2/266)
O, gökten su indirendir.
Bununla herşeyin bitkisini bitirdik, ondan bir yeşillik
çıkardık, ondan birbiri üstüne bindirilmiş taneler türetiyoruz.
Ve hurma ağacının tomurcuğundan da yere sarkmış salkımlar,
-birbirine benzeyen ve benzemeyen- üzümlerden, zeytinden
ve nardan bahçeler (kılıyoruz.) Meyvesine, ürün verdiğinde
ve olgunluğa eriştiğinde bir bakıverin. Şüphesiz inanacak
bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır. (6/99)
Yeryüzünde birbirine yakın
komşu kıtalar vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı ve
çatalsız hurmalıklar da vardır ki, bunlar aynı su ile sulanır;
ama ürünlerinde (ki verimde ve lezzette) bazısını bazısına
üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir
topluluk için gerçekten ayetler vardır. (13/4)
Onunla sizin için ekin,
zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden
bitirir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için ayetler
vardır. (16/11)
Hurmalıkların ve üzümlüklerin
meyvelerinden kurdukları çardaklarda hem sarhoşluk verici
içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz. Şüphesiz aklını
kullanabilen bir topluluk için, gerçekten bunda bir ayet
vardır. (16/67)
Ya da sana ait hurmalıklardan
ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan
ırmaklar fışkırtmalısın." (17/91)
Onlara iki adamın örneğini
ver; onlardan birine iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla
donattık, ikisinin arasında da ekinler bitirmiştik. (18/32)
Böylelikle, bununla size
hurmalıklardan, üzümlüklerden bahçeler-bağlar geliştirdik,
içlerinde çok sayıda yemişler vardır; sizler onlardan yemektesiniz.
(23/19)
Biz, orada hurmalıklardan
ve üzüm-bağlarından bahçeler kıldık ve içlerinde pınarlar
fışkırttık: (36/34)
Nice bahçeler ve üzüm
bağları. (78/32)
Üzümler, yoncalar, (80/28)
|