kURAN- I KERİM FİHRİSTİ

Rabbimiz, kendisinde şüphe
olmayan bir günde insanları gerçekten Sen toplayacaksın.
Doğrusu Allah, va'dinden cayıp-dönmez." (3/9)
Rabbimiz, elçilerine va'dettiklerini
bize ver, kıyamet gününde de bizi 'hor ve aşağılık' kılma.
Şüphesiz Sen, va'dine muhalefet etmeyensin." (3/194)
İman edip salih amellerde
bulunanlar, biz onları altından ırmaklar akan, içinde ebedi
kalacakları cennetlere sokacağız. Bu, Allah'ın gerçek olan
va'didir. Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır? (4/122)
Sizin tümünüzün dönüşü
O'nadır. Allah'ın va'di bir gerçektir. İman edip salih amellerde
bulunanlara, adaletle karşılık vermek için yaratmayı başlatan,
sonra onu iade edecek olan O'dur. İnkâr edenler ise, küfürleri
dolayısıyla, onlar için kaynar sudan bir içki ve acı bir
azab vardır. (10/4)
Haberin olsun, göktekilerin
ve yerdekilerin tümü gerçekten Allah'ındır. Haberin olsun;
şüphesiz Allah'ın va'di haktır; ancak onların çoğu bilmezler.
(10/55)
Nuh, Rabbine seslendi.
Dedi ki: "Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve senin
va'din de doğrusu haktır. Sen hakimlerin hakimisin." (11/45)
İş hükme bağlanıp-bitince,
şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan va'di va'detti,
ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim.
Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi
çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın,
siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtacak değilim, siz de
beni kurtacak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı
da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azab vardır."
(14/22)
Ve onun ardından İsrailoğullarına
söyledik: "O toprak (yurt)ta oturun, ahiret va'di geldiğinde
hepinizi derleyip-toplayacağız." (17/104)
Ve derler ki: "Rabbimiz
yücedir, Rabbimizin va'di gerçekten gerçekleşmiş bulunuyor."
(17/108)
Böylece, Allah'ın va'dinin
hak olduğunu ve gerçekten kıyametin, kendisinde şüphe bulunmadığını
bilmeleri için (şehir halkına ve sonraki insan kuşaklarına)
onları buldurmuş olduk. (Onları görenler) Kendi aralarında
durumlarını tartışıyorlardı, (bir kısmı) dedi ki: "Onların
üstüne bir bina inşa edin, Rableri onları daha iyi bilir."
Onların işine galip gelen (sözleri geçen)ler ise: "Üstlerine
mutlaka bir mescid yapmalıyız" dediler. (18/21)
Dedi ki: "Bu benim Rabbimden
bir rahmettir. Rabbimin va'di geldiği zaman, O, bunu dümdüz
eder; Rabbimin va'di haktır." (18/98)
Kitap'ta İsmail'i de zikret.
Çünkü o, va'dinde doğruydu ve gönderilmiş (Resul) bir peygamberdi.
(19/54)
Adn cennetleri (onlarındır)
ki, Rahman (olan Allah, onu) kendi kullarına gaybtan vadetmiştir.
Şüphesiz O'nun va'di yerine gelecektir. (19/61)
Onlar senden, azabın çarçabuk
getirilmesini istiyorlar; Allah, va'dine kesin olarak muhalefet
etmez. Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin
saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. (22/47)
Böylelikle, gözünün aydın
olması, üzülmemesi ve gerçekten Allah'ın va'dinin hak olduğunu
bilmesi için, onu annesine geri vermiş olduk. Ancak onların
çoğu bilmezler. (28/13)
(Bu,) Allah'ın va'didir;
Allah, vadinden geri dönmez. Ancak insanların çoğu bilmezler.
(30/6)
Öyleyse sen sabret; şüphesiz
Allah'ın va'di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın
seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler.
(30/60)
Orada ebedi olarak kalıcıdırlar.
Allah'ın va'di haktır. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm
ve hikmet sahibidir. (31/9)
Ey insanlar, Rabb'inizden
korkup-sakının ve öyle bir günün azabından çekinip-korkun
ki, (o gün hiç) bir baba, çocuğu için bir karşılık veremez
ve (hiç) bir çocuk da babası için bir şeyi verebilecek (durumda)
değildir. Şüphesiz Allah'ın va'di haktır. Artık dünya hayatı
sizi aldatmaya sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da sizi Allah
ile aldatmasın. (31/33)
Ey insanlar, hiç şüphesiz
Allah'ın va'di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın
ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak)
aldatmasın. (35/5)
Böylece Rabbimizin sözü
(yıkım ve azab va'di) üzerimize hak oldu. Şüphesiz, (azabı)
tadıcılarız." (37/31)
Ancak Rablerinden korkup-sakınanlar
ise; onlara yüksek köşkler vardır, onların üstünde de yüksek
köşkler bina edilmiştir. Onların altında ırmaklar akmaktadır.
(Bu,) Allah'ın va'didir. Allah, va'dinden dönmez. (39/20)
(Onlar da) Dediler ki:
"Bize olan va'dinde sadık kalan ve bizi bu yere mirasçı
kılan Allah'a hamd olsun ki, cennetten dilediğimiz yerde
konaklayabiliriz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne
güzeldir. (39/74)
Şu halde sen sabret. Gerçekten
Allah'ın va'di haktır. Günahın için mağfiret dile; akşam
ve sabah Rabbini hamd ile tesbih et. (40/55)
Şu halde sen sabret, hiç
şüphesiz Allah'ın va'di haktır. Sonunda ya onlara va'dettiğimiz
(azab)in bir kısmını sana göstereceğiz ya da senin hayatına
son vereceğiz. Nihayet onlar bize döndürülecekler. (40/77)
Gerçekten Allah'ın va'di
haktır, kıyamet-saatinde hiçbir kuşku yoktur" denildiği
zaman, siz: "Kıyamet-saati de neymiş, biz bilmiyoruz; biz
yalnızca bir zan (ve tahmin)da bulunup zannediyoruz; biz,
kesin bir bilgiyle inanmakta olanlar değiliz" demiştiniz.
(45/32)
O kimse ki, anne ve babasına:
"Öf size, benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni
(diriltilip) çıkarılacağımla mı tehdit ediyorsunuz?" dedi.
O ikisi (anne ve babası) ise Allah'a yakararak: "Yazıklar
sana, iman et, şüphesiz Allah'ın va'di haktır." (derler;
fakat) O: "Bu, geçmişlerin masallarından başkası değildir"
der. (46/17)
Derken, onu (azabı) vadilerine
doğru yönelerek gelen bir bulut şeklinde gördükleri zaman,
"Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur" dediler. Hayır,
o, kendisi için acele ettiğiniz şeydir. Bir rüzgar; onda
acı bir azab vardır. (46/24)
Bu nedenle gök bile yarılıp-çatlamıştır;
(artık) O'nun va'di gerçekleştirilip-yerine getirilmiştir.
(73/18)
Hani siz vadinin yakın
kenarında, onlar uzak yamacındaydılar; kervan ise sizden
daha aşağıdaydı. Eğer sözleşseydiniz, kaçınılmaz olarak
sözleşme yeri (veya konusu) hakkında anlaşmazlığa düşerdiniz;
ancak Allah, olacağı olan işi gerçekleştirmek için (böyle
yaptı). Böylece, helak olacak kişi apaçık bir delilden sonra
helak olsun, diri kalacak kişi apaçık bir delilden sonra
hayatta kalsın. Şüphesiz Allah, gerçekten işitendir, bilendir.
(8/42)
Küçük, büyük infak ettileri
her nafaka ve (Allah yolunda) aştıkları her vadi, mutlaka
Allah'ın yaptıklarının daha güzeliyle onlara karşılığını
vermesi için, (bunlar) onlar adına yazılmıştır. (9/121)
Eğer kendisiyle dağların
yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu
bir Kur'an olsaydı (yine bu Kur'an olurdu). Hayır, emrin
tümü Allah'ındır. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer
Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş
olurdu. İnkâr edenler, Allah'ın va'di gelinceye kadar, yaptıkları
dolayısıyla ya başlarına çetin bir bela çatacak veya yurtlarının
yakınına inecek. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez.
(Veya miadını şaşırmaz.) (13/31)
Rabbimiz, gerçekten ben,
çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında ekini olmayan
bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar
diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının
kalblerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden
rızıklandır. Umulur ki şükrederler." (14/37)
Gerçekten Ben, Ben senin
Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar; çünkü sen, kutsal vadi olan
Tuva'dasın." (20/12)
İnsanlar içinde haccı
duyur; gerek yaya, gerekse uzak yollardan (derin vadilerden)
gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler." (22/27)
Görmedin mi; onlar, her
bir vadide vehmedip duruyorlar, (26/225)
Nihayet karınca vadisine
geldiklerinde, bir dişi karınca dedi ki: "Ey karınca topluluğu,
kendi yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları, farkında
olmaksızın sizi kırıp-geçmesin." (27/18)
Derken oraya geldiğinde,
o kutlu yerdeki vadinin sağ yanında olan bir ağaçtan: "Ey
Musa, Alemlerin Rabbi olan Allah benim;" diye seslenildi.
(28/30)
Hani Rabbi ona, kutsal
vadi Tuva'da seslenmişti: (79/16)
Ve vadilerde kayaları
oyup biçen Semud'a? (89/9)
Bunlar, gayb haberlerindendir;
bunları sana vahyediyoruz. Onlardan hangisi Meryem'i sorumluluğuna
alacak diye kalemleriyle kur'a atarlarken sen yanlarında
değildin; çekişirlerken de yanlarında değildin. (3/44)
Nuh'a ve ondan sonraki
peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim'e,
İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyub'a,
Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Davud'a da
Zebur verdik. (4/163)
Hani Havarilere: "Bana
ve elçime iman edin" diye vahy (ilham) etmiştim; onlar da:
"İman ettik, gerçekten Müslümanlar olduğumuza sen de şahid
ol" demişlerdi. (5/111)
De ki: "Şahidlik bakımından
hangi şey daha büyüktür?" De ki: "Allah benimle sizin aranızda
şahiddir. Sizi -ve kime ulaşırsa- kendisiyle uyarmam için
bana şu Kur'an vahyedildi. Gerçekten Allah'la beraber başka
ilahların da bulunduğuna siz mi şahidlik ediyorsunuz?" De
ki: "Ben şehadet etmem." De ki: O, ancak bir tek olan ilahtır
ve gerçekten ben, sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım.
(6/19)
De ki: "Size Allah'ın
hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve
ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden
başkasına uymam." De ki: "Kör olanla, gören bir olur mu?
Yine de düşünmeyecek misiniz?" (6/50)
Allah'a karşı yalan uydurup
iftira düzenden veya kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken
"Bana da vahy geldi" diyen ve "Allah'ın indirdiğinin bir
benzerini de ben indireceğim" diyenden daha zalim kimdir?
Sen bu zalimleri, ölümün 'şiddetli sarsıntıları' sırasında
meleklerin ellerini uzatarak onlara: "Canlarınızı (bu kıskıvrak
yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah'a karşı haksız olanı
söylediğiniz ve O'nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz)
dolayısıyla alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksiniz"
(dediklerinde) bir görsen... (6/93)
Rabbinden sana vahyedilene
uy. O'ndan başka ilah yoktur. Ve müşriklerden yüz çevir.
(6/106)
De ki: "Bana vahyolunanlar
içinde, yiyen bir kimsenin yiyeceği (şeyler) için, ölü eti,
dökülen kan, domuz eti -ki bu gerçekten murdardır- ya da
Allah'tan başkası adına kesilmiş bir fısk dışında, haram
kılınmış bir şey bulmuyorum. Kim kaçınılmaz bir ihtiyaçla
karşı karşıya kalırsa, -saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla-
(bu sayılanlardan ölmeyecek kadar yiyebilir). Şüphesiz senin
Rabbin bağışlayandır, esirgeyendir. (6/145)
Biz de Musa'ya: "Asanı
fırlatıver" diye vahyettik. (O da fırlatıverince) bir de
baktılar ki, o bütün uydurduklarını derleyip-toparlayıp
yutuyor. (7/117)
Biz onları (İsrailoğullarını)
ayrı ayrı oymaklar olarak on iki topluluk (ümmet) olarak
ayırdık. Kavmi kendisinden su istediğinde Musa'ya: "Asan'la
taşa vur" diye vahyettik. Ondan on iki pınar sızıp-fışkırdı;
böylece her bir insan- topluluğu su içeceği yeri öğrenmiş
oldu. Üzerlerine bulutla gölge çektik ve onlara kudret helvası
ile bıldırcın indirdik. (Sonra da şöyle dedik:) "Size rızık
olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin." Onlar
bize zulmetmedi, ancak kendi nefislerine zulmediyorlardı.
(7/160)
Onlara bir ayet getirmediğin
zaman: "Sen Onu (inmeyen ayeti) derleyip-toplasana" derler.
De ki: "Ben, yalnızca bana Rabbimden vahyolunana uyarım.
Bu, Rabbinizden olan basiretlerdir; iman edecek bir topluluk
için bir hidayet ve bir rahmettir." (7/203)
Rabbin meleklere vahyetmişti
ki: "Şüphesiz ben sizinleyim, iman edenlere sağlamlık katın,
inkâr edenlerin kalblerine amansız bir korku salacağım.
Öyleyse (ey Müslümanlar,) vurun boyunlarının üstüne, vurun
onların bütün parmaklarına." (8/12)
İçlerinden bir adama:
"İnsanları uyar ve iman edenlere, muhakkak kendileri için
Rableri katında 'gerçek bir makam' olduğunu müjde ver" diye
vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? İnkâr edenler:
"Gerçekten bu, açıkça bir büyücüdür" dediler. (10/2)
Onlara ayetlerimiz apaçık
belgeler olarak okunduğunda, bizimle karşılaşmayı ummayanlar,
derler ki: "Bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir."
De ki: "Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi olarak değiştirmem
benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana
uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben, büyük
günün azabından korkarım." (10/15)
Musa ve kardeşine (şöyle)
vahyettik: "Mısır'da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi
namaz kılınan (ve kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı
dosdoğru kılın. Mü'minleri de müjdele." (10/87)
Sana vahyolunana uy ve
Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hükmedenlerin en
hayırlısıdır. (10/109)
Şimdi onların: "Ona bir
hazine indirilmeli veya onunla birlikte bir melek gelmeli
değil miydi?" demeleri dolayısıyla göğsün daralıp sana vahyolunanlardan
bir kısmını terk mi edeceksin? Sen yalnızca bir uyarıcısın.
Allah herşeye vekildir. (11/12)
Nuh'a vahyedildi: "Gerçekten
iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak.
Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme."
(11/36)
Bizim gözetimimiz altında
ve vahyimizle gemiyi imal et. Zulmedenler konusunda bana
hitapta bulunma. Çünkü onlar suda- boğulacaklardır." (11/37)
Bunlar: Sana vahyettiğimiz
gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce
bilmiyordun. Şu halde sabret. Şüphesiz (güzel olan) sonuç
takva sahiplerinindir. (11/49)
Biz bu Kur'an'ı sana vahyetmemizle,
en güzel kıssaları gerçek bir haber (kıssa) olarak sana
aktarıyoruz, oysa sen, daha önce, bundan haberi olmayanlardandın.
(12/3)
Nitekim onu götürdükleri
ve kuyunun derinliklerine atmaya topluca davrandıkları zaman,
biz ona (şöyle) vahyettik: "Andolsun, sen onlara kendileri,
farkında değilken bu yaptıklarını haber vereceksin." (12/15)
Bu, sana vahyettiğimiz
gayb haberlerindendir. Yoksa onlar, (Yusuf'un kardeşleri)
o hileli-düzeni kurarlarken, yapacakları işe topluca karar
verdikleri zaman sen yanlarında değildin. (12/102)
Biz senden önce, şehirler
halkına kendilerine vahyettiğimiz kimseler dışında (başkalarını
elçi olarak) göndermedik. Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı,
ki kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını
görmüş olsunlar? Korkup-sakınanlar için ahiret yurdu elbette
daha hayırlıdır. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?
(12/109)
Böylece biz seni, kendisinden
önce nice ümmetler gelip-geçmiş olan bir ümmete (elçi olarak)
gönderdik; sana vahyettiklerimizi onlara okuyasın diye.
Oysa onlar Rahman'a nankörlük ediyorlar. De ki: "O, benim
Rabbimdir, O'ndan başka ilah yoktur. Ben O'na tevekkül ettim
ve son dönüş O'nadır." (13/30)
İnkâr edenler, resullerine
dediler ki: "Muhakkak (ya) sizi kendi toprağımızdan süreceğiz
veya dinimize geri döneceksiniz." Böylelikle Rableri kendilerine
vahyetti ki: "Şüphesiz biz, zulmedenleri helak edeceğiz.
(14/13)
Biz senden evvel kendilerine
vahyettiğimiz erkeklerden başka (peygamberler) göndermedik.
Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun. (16/43)
Rabbin bal arısına vahyetti:
Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine
evler edin. (16/68)
Sonra sana vahyettik:
"Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dinine uy. O, müşriklerden
değildi." (16/123)
Bunlar, Rabbinin sana
hikmet olarak vahyettiği şeylerdir. Rabbin ile beraber başka
ilahlar kılma, yoksa yerilmiş, kovulmuş olarak cehenneme
bırakılırsın. (17/39)
Onlar neredeyse, sana
vahyettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için
seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman seni dost edineceklerdi.
(17/73)
Andolsun, eğer dilersek,
sana vahyettiklerimizi gerçekten gideriveririz, sonra bunun
için bize karşı bir vekil bulamazsın. (17/86)
Sana Rabbinin Kitabından
vahyedileni oku. O'nun sözlerini değiştirici yoktur ve O'nun
dışında kesin olarak bir sığınacak (makam) bulamazsın. (18/27)
De ki: "Şüphesiz ben,
ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin
ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine
kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine
ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın." (18/110)
Ben seni seçmiş bulunuyorum;
bundan böyle vahyolunanı dinle." (20/13)
Hani, annene vahyolunan
şeyi vahyetmiştik, (şöyle ki:)" (20/38)
Gerçekten bize vahyolundu
ki: Doğrusu azab, yalanlayan ve yüz çevirenlerin üstünedir."
(20/48)
Andolsun, biz Musa'ya
vahyetmiştik: "Kullarımı geceleyin yürüyüşe geçir, onlara
denizde kuru bir yol aç, yetişilmekten korkmadan ve endişeye
kapılmadan." (20/77)
Hak olan, biricik hükümdar
olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip-tamamlanmadan
evvel, Kur'an'ı (okumada) acele etme ve de ki: "Rabbim,
ilmimi arttır." (20/114)
Biz senden önce de kendilerine
vahyettiğimiz erkekler dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız,
o halde zikir ehline sorun. (21/7)
Senden önce hiçbir elçi
göndermedik ki, ona şunu vahyetmiş olmayalım: "Benden başka
ilah yoktur, öyleyse bana ibadet edin." (21/25)
De ki: "Ben sizi yalnızca
vahy ile uyarıp-korkutuyorum. Ancak sağır olanlar, uyarıldıklarında
çağrıyı işitmezler." (21/45)
Ve onları, kendi emrimizle
hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan-fiilleri,
namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet
edenlerdi. (21/73)
De ki: "Gerçekten bana:
-Sizin ilahınız yalnızca bir tek ilahtır" diye vahyolunuyor;
artık siz Müslüman olacak mısınız?" (21/108)
Böylelikle biz ona: "Gözetimimiz
altında ve vahyimizle gemi yap. Nitekim bizim emrimiz gelip
de tandır kızışınca, onun içine her (tür hayvandan) ikişer
çift ile, içlerinden aleyhlerine söz geçmiş (azab gerekmiş)
onlar dışında olan aileni de alıp koy; zulmedenler konusunda
bana muhatap olma, çünkü onlar boğulacaklardır" diye vahyettik.
(23/27)
Böylelikle biz ona: "Gözetimimiz
altında ve vahyimizle gemi yap. Nitekim bizim emrimiz gelip
de tandır kızışınca, onun içine her (tür hayvandan) ikişer
çift ile, içlerinden aleyhlerine söz geçmiş (azab gerekmiş)
onlar dışında olan aileni de alıp koy; zulmedenler konusunda
bana muhatap olma, çünkü onlar boğulacaklardır" diye vahyettik.
(23/27)
Musa'ya: "Kullarımı gece
yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz" diye vahyettik. (26/52)
Bunun üzerine Musa'ya:
"Asanla denize vur" diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik
yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. (26/63)
Musa'nın annesine: "Onu
emzir, şayet onun için korkacak olursan, onu suya bırak,
korkma ve üzülme; çünkü onu biz sana tekrar geri vereceğiz
ve onu gönderilen (elçilerden) kılacağız" diye vahyettik
(bildirdik). (28/7)
Musa'ya o işi (ilahi vahyi
verip) gerçekleştirdiğimiz zaman, sen (Tur'un) batı yanında
değildin ve (buna) şahid olanlardan da değildin. (28/44)
Kitabın sana (kalbine
vahy ile) bırakılacağını umud etmezdin; (bu,) Rabbinden
ancak bir rahmettir. Öyleyse sakın kafirlere arka olma.
(28/86)
Sana Kitap'tan vahyedileni
oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar
(fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek
ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı
bilir. (29/45)
Sana Rabbinden vahyedilene
uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır. (33/2)
Geniş zırhlar yap, (onları)
düzenli bir biçime sok ve hepiniz salih ameller yapın. Gerçekten
ben, sizin yaptıklarınızı görenim" (diye vahyettik). (34/11)
De ki: "Eğer ben sapacak
olsam, artık kendi nefsim aleyhine sapmış olurum; eğer hidayeti
bulacak olsam, bu da Rabbimin bana vahyetmekte olduğu (Kur'an)
sayesindedir. Şüphesiz O, işitendir, yakın olandır." (34/50)
Kendinden öncekini doğrulayıcı
olarak sana Kitap'tan vahyettiğimiz gerçeğin ta kendisidir.
Şüphesiz Allah, elbette haber alandır, görendir. (35/31)
Ayağını depret. İşte yıkanacak
ve içecek soğuk (su, diye vahyettik.). (38/42)
Bana ancak, yalnızca apaçık
bir uyarıcı olduğum vahyolunmaktadır." (38/70)
Andolsun, sana ve senden
öncekilere vahyolundu (ki): "Eğer şirk koşacak olursan,
şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana
uğrayanlardan olacaksın. (39/65)
De ki: "Ben ancak sizin
benzeriniz olan bir beşerim. Bana yalnızca, sizin ilahınızın
bir tek ilah olduğu vahyolunur. Öyleyse O'na yönelin ve
O'ndan mağfiret dileyin. Vay haline o müşriklerin." (41/6)
Böylece onları iki gün
içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini
vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık
ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan,
bilen (Allah)'ın takdiridir. (41/12)
O, Aziz ve Hakim olan
Allah, sana ve senden öncekilere böyle vahyetmektedir. (42/3)
İşte biz sana, böyle Arapça
bir Kur'an vahyettik; şehirlerin anası (olan Mekke halkı)nı
ve çevresinde olanları uyarman için ve kendisinde şüphe
olmayan toplanma gününü (haber verip onları) uyarman için
de. (O gün onların) Bir bölümü cennette, bir bölümü çılgınca
yanan ateşin içerisindedirler. (42/7)
O: "Dini dosdoğru ayakta
tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye dinden Nuh'a vasiyet
ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya
vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir şeriat
kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır
geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni
hidayete erdirir. (42/13)
Kendisiyle Allah'ın konuşması,
bir beşer için olacak (şey) değildir; ancak bir vahy ile
ya da perde arkasından veya bir elçi gönderip kendi izniyle
dilediğine vahyetmesi (durumu) başka. Gerçekten O, yüce
olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (42/51)
Böylece sana emrimizden
bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun.
Ancak Biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi
hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola
yöneltip-iletiyorsun. (42/52)
Şu halde, sana vahyedilene
sımsıkı-tutun; çünkü sen dosdoğru bir yol üzerindesin. (43/43)
De ki: "Ben elçilerden
bir türedi değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemiyorum.
Ben, yalnızca bana vahyedilmekte olana uyuyorum ve ben,
apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim." (46/9)
O (söyledikleri), yalnızca
vahyolunmakta olan bir vahiydir. (53/4)
Böylece O'nun kuluna vahyettiğini
vahyetti. (53/10)
De ki: "Bana gerçekten
şu vahyolundu: Cinlerden bir grup dinleyip de şöyle demişler:
-Doğrusu biz, (büyük) hayranlık uyandıran bir Kur'an dinledik"
(72/1)
Çünkü senin Rabbin, ona
vahyetmiştir. (99/5)
Vahşi-hayvanlar, toplandığı
zaman, (81/5)
Vakıa (kesin bir gerçek
olan kıyamet) vuku bulduğu zaman, (56/1)
İşte o gün, vakıa (bir
gerçek olan kıyamet) artık vukubulmuş (gerçekleşmiş)tur.
(69/15)
Ey iman edenler, öldürülenler
hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Özgüre karşı
özgür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fakat kimin
(hangi katilin) lehine, onun (maktulün) kardeşi (varisi
veya velisi) tarafından bağışlanırsa, artık (yapılması gereken)
örfe uymak (ve) ona (maktulün varis veya velisine) güzellikle
(diyet) ödemektir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir
rahmettir. Artık kim bundan sonra tecavüzde bulunursa, onun
için elem verici bir azab vardır. (2/178)
Şüphesiz biz, gerçekten
biz yaşatır ve öldürürüz ve varis olanlar biziz. (15/23)
Elbette, yeryüzünde ve
onun üzerindekilere biz varis olacağız ve onlar bize döndürülecekler.
(19/40)
O cennet; biz, kullarımızdan
takva sahibi olanları (ona) varisçi kılacağız. (19/63)
Andolsun, biz Zikir'den
sonra Zebur'da da: "Şüphesiz Arz'a salih kullarım varisçi
olacaktır" diye yazdık. (21/105)
İşte (yeryüzünün hakimiyetine
ve ahiretin nimetlerine) varis olacak onlardır. (23/10)
Ki onlar Firdevs (cennetlerin)e
de varis olacaklardır; içinde de ebedi olarak kalacaklardır.
(23/11)
Biz, yaşama biçimleriyle
'refah içinde şımarıp azmış' nice şehri yıkıma uğrattık.
İşte meskenleri; çok az (bir zaman) dışında (onlarda) kendilerinden
sonra oturulabilmiş değildir. (Onlara) Varis olanlar biziz.
(28/58)
Hamd, gökleri ve yeri
yaratan, karanlıkları ve aydınlığı (nuru) kılan Allah'adır.
(Bundan) Sonra bile, inkâr edenler, Rablerine (birtakım
varlıkları ve güçleri) denk tutuyorlar. (6/1)
De ki: "Gerçekten Allah'ın
bunu haram kıldığına şehadet edecek şahidlerinizi getirin."
Şayet onlar, şehadet edecek olurlarsa sen onlarla birlikte
şehadet etme. Ayetlerimizi yalan sayanların ve ahirete inanmayanların
heva (istek ve tutku)larına uyma; onlar (birtakım güçleri
ve varlıkları) Rablerine denk tutmaktadırlar. (6/150)
Haberiniz olsun; şüphesiz
göklerde kim var, yerde kim var tümü Allah'ındır. Allah'tan
başkasına tapanlar bile, şirk koştukları varlıklara ve güçlere
(gerçekte) uymazlar. Onlar yalnızca bir zanna uyarlar ve
onlar ancak 'zan ve tahminde bulunarak yalan söylemektedirler.'
(10/66)
(Kadın) Onların düzenlerini
işitince, onlara (bir davetçi) yolladı, oturup dayanacakları
yerler hazırladı ve her birinin eline (önlerindeki meyveleri
soymaları için) bıçak verdi. (Yusuf'a da:) "Çık, onlara
(görün)" dedi. Böylece onlar onu (olağanüstü güzellikte)
görünce (insanüstü bir varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler,
(şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve: "Allah'ı tenzih
ederiz; bu bir beşer değildir. Bu, ancak üstün bir melektir"
dediler. (12/31)
Yere gelince, onu da (yaratılmış
bütün) varlıklar için alçalttı-koydu. (55/10)
Biz, bir ülkeyi helak
etmek istediğimiz zaman, onun 'varlık ve güç sahibi önde
gelenlerine' emrederiz, böylelikle onlar onda bozgunculuk
çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden
darmadağın ederiz. (17/16)
Sizden, faziletli ve varlıklı
olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere
vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler.
Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. (24/22)
Çünkü onlar, bundan önce
varlık içinde şımartılmış olanlardı. (56/45)
Bunu İbrahim, oğullarına
vasiyet etti, Yakup da: "Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere
bu dini seçti, siz de ancak Müslüman olarak can verin" (diye
benzer bir vasiyette bulundu.) (2/132)
Sizden birinize ölüm gelip
çattığı zaman, eğer geride bir hayır bırakmışsa, anaya,
babaya ve yakın akrabaya bilinen (uygun, meşru) bir tarzda
vasiyette bulunması -Allah'a karşı gelmekten sakınanlara
bir hak olarak- size yazıldı (farz kılındı). (2/180)
Bunun yanında, kim, vasiyet
edenin haksızlığa eğilim göstereceğinden ya da günaha gireceğinden
korkup da ikisinin (tarafların) arasını bulup-düzeltirse,
artık ona günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. (2/182)
İçinizde ölüp de (geride)
eşler bırakanlar, (evlerinden) çıkarılmaksızın, bir yıla
kadar yararlanmaları için eşlerine vasiyet (bıraksınlar).
Ama onlar, (kendiliklerinden) çıkarlarsa, artık onların
maruf (meşru) olarak kendileri için yaptıklarından dolayı
size sorumluluk yoktur. Allah güçlü ve üstün olandır. Hüküm
ve hikmet sahibidir. (2/240)
Çocuklarınız konusunda
Allah, erkeğe iki dişinin hissesi kadar tavsiye eder. Eğer
onlar ikiden çok kadın ise (ölünün) geride bıraktığının
üçte ikisi onlarındır. Kadın (veya kız) bir tek ise, bu
durumda yarısı onundur. (Ölenin) Bir çocuğu varsa, geriye
bıraktığından anne ve babadan her biri için altıda bir,
çocuğu olmayıp da anne ve baba ona mirasçı ise, bu durumda
annesi için üçte bir vardır. Onun kardeşleri varsa o zaman
annesi için altıda bir'dir. (Ancak bu hükümler, ölenin)
Ettiği vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır.
Babalarınız, oğullarınız, siz onların hangilerinin yarar
bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. (Bunlar)
Allah'tan bir farzdır. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve
hikmet sahibi olandır. (4/11)
Eşlerinizin, eğer çocukları
yoksa, geride bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları
varsa, -onunla yapacakları vasiyetten ya da (ayıracakları)
borçtan sonra- bu durumda bıraktıklarının dörtte biri sizindir.
Sizin çocuğunuz yoksa, geriye bıraktıklarınızdan dörtte
biri onların (kadınlarınızın)dır. Eğer sizin çocuğunuz varsa
geriye bıraktıklarınızdan sekizde biri onların (kadınlarınızın)dır.
(Yine bu hükümler,) Edeceğiniz vasiyet veya (varsa) borcun
düşülmesinden sonradır. Mirası aranan erkek ya da kadın,
çocuğu ve babası olmayan bir kimse olup erkek veya kız kardeşi
bulunursa onlardan her biri için altıda bir vardır. Eğer
bundan fazla iseler, bu durumda -kendisiyle yapılan vasiyette
ya da (varsa) borçtan sonra- üçte bir'de -zarara uğratılmaksızın
onlara ortaktırlar. (Bu size) Allah'tan bir vasiyettir,
Allah, bilendir, (kullara) yumuşak olandır. (4/12)
Ey iman edenler, sizden
birinize ölüm gelip çattığı zaman, vasiyet hazırlanışında,
aranızda içinizden adaletli iki kişiyi (şahid tutun.) Veya
yolculukta olup size ölüm musibeti gelip çatarsa, sizden
olmayan başka iki kişiyi (şahid tutun. İkisini) Şayet kuşkulanacak
olursanız namazdan sonra alıkoyarsınız, onlar da (size):
"Akraba dahi olsa onu (yeminimizi) hiçbir değere değiştirmeyeceğiz
ve Allah'ın şahidliğini gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde biz
elbette günahkarlardan oluruz." diye Allah adına yemin etsinler.
(5/106)
Nerede olursam (olayım,)
beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı
ve zekatı vasiyet (emr) etti." (19/31)
O: "Dini dosdoğru ayakta
tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye dinden Nuh'a vasiyet
ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya
vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir şeriat
kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır
geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni
hidayete erdirir. (42/13)
Onlar bunu (tarih boyunca)
birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve
taşkın (tağiy)' bir kavimdirler. (51/53)
Ey iman edenler, siz ihramlıyken
avı öldürmeyin. Sizden kim onu kasıtlı olarak (taammüden)
öldürürse, cezası, hayvandan öldürdüğünün bir benzeridir.
Buna da, Kabe'ye ulaşmış bir kurbanlık olarak içinizden
adalet sahibi iki kişi hükmedecektir. Veya yoksulları doyurmak
veya onun dengi oruç tutmak olan bir keffaret vardır. Böylelikle
işlediğinin vebalini tadmış olsun. Allah geçmişte olanı
bağışladı. Ama kim tekrarlarsa, Allah ondan öc alacaktır.
Allah üstün ve güçlü olandır, öc sahibidir. (5/95)
Bundan önce inkâr edenlerin
haberi size gelmedi mi? İşte onlar, işlerinin vebalini taddılar.
Onlara acı bir azab vardır. (64/5)
Ve dediler ki: Kendi ilahlarınızı
bırakmayın; bırakmayın ne Vedd'i, ne Suva'ı, ne Yeğus'u,
ne Ye'uk'u ve ne de Nesr'i." (71/23)
Andolsun, daha önce Yusuf
da size apaçık belgeler getirmişti. O zaman size getirdikleri
hakkında kuşkuya kapılıp durmuştunuz. Sonunda o, vefat edince,
demiştiniz ki; "Allah, ondan sonra kesin olarak bir elçi
göndermez." İşte Allah, ölçüyü taşıran, şüpheci kimseyi
böyle saptırır." (40/34)
Görmedin mi; onlar, her
bir vadide vehmedip duruyorlar, (26/225)
Onlar, kendilerine insanlar:
"Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun"
dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter,
O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (3/173)
Tamam-kabul" derler. Ama
yanından çıktıkları zaman, onlardan bir grup, karanlıklarda
senin söylediğinin tersini kurarlar. Allah, karanlıklarda
kurduklarını yazıyor. Sen de onlardan yüz çevir ve Allah'a
tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter. (4/81)
İşte siz böylesiniz; dünya
hayatında onlardan yana mücadele ettiniz. Peki kıyamet günü
onlardan yana Allah'a mücadele edecek kimdir? Ya da onlara
vekil olacak kimdir? (4/109)
Göklerde ve yerde ne varsa
Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter. (4/132)
Ey Kitap Ehli, dininiz
konusunda taşkınlık etmeyin, Allah'a karşı gerçek olandan
başkasını söylemeyin. Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah'ın
elçisi ve kelimesidir. Onu ('OL' kelimesini) Meryem'e yöneltmiştir
ve O'ndan bir ruhtur. Öyleyse Allah'a ve elçisine inanınız;
"üçtür" demeyiniz. (Bundan) kaçının, sizin için hayırlıdır.
Allah, ancak bir tek ilahtır. O, çocuk sahibi olmaktan yücedir.
Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur. Vekil olarak Allah
yeter. (4/171)
Senin kavmin, O (Kur'an)
hak iken onu yalanladı. De ki: "Ben, üzerinize bir vekil
değilim." (6/66)
Bunlar, kendilerine kitap,
hikmet ve peygamberlik verdiklerimizdir. Eğer bunları tanımayıp-küfre
sapıyorlarsa, andolsun, biz buna (karşı) inkâra sapmayan
bir topluluğu vekil kılmışızdır. (6/89)
İşte Rabbiniz olan Allah
budur. O'ndan başka ilah yoktur. herşeyin yaratıcısıdır,
öyleyse O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir.
(6/102)
Eğer Allah dileseydi onlar
şirk koşmazdı. Biz seni onlar üzerinde bir gözetleyici kılmadık;
sen onlar üzerinde bir vekil değilsin. (6/107)
De ki: "Ey insanlar, şüphesiz
size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidayet bulursa, o ancak
kendi nefsi için hidayet bulmuştur. Kim saparsa, o da, kendi
aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim."
(10/108)
Şimdi onların: "Ona bir
hazine indirilmeli veya onunla birlikte bir melek gelmeli
değil miydi?" demeleri dolayısıyla göğsün daralıp sana vahyolunanlardan
bir kısmını terk mi edeceksin? Sen yalnızca bir uyarıcısın.
Allah herşeye vekildir. (11/12)
Bana etrafınızın çepeçevre
kuşatılması dışında, onu ne olursa olsun mutlaka bana getireceğinize
dair Allah adına kesin bir söz verinceye kadar, onu sizinle
asla gönderemem." dedi. Böylelikle ona kesin bir söz verince
dedi ki: "Allah, söylediklerimize vekildir." (12/66)
Musa'ya kitap verdik ve
"Benden başka vekil edinmeyin" diye onu İsrailoğullarına
kılavuz kıldık. (17/2)
Sizi en iyi Rabbiniz bilir;
dilerse size merhamet eder, dilerse sizi azablandırır. Biz
seni onların üzerine bir vekil olarak göndermedik. (17/54)
Benim kullarım; senin
onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur."
Vekil olarak Rabbin yeter. (17/65)
Kara tarafında sizi yerin
dibine geçirmeyeceğinden veya üzerinize taş yığınları yüklü
bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinize
bir vekil bulamazsınız. (17/68)
Andolsun, eğer dilersek,
sana vahyettiklerimizi gerçekten gideriveririz, sonra bunun
için bize karşı bir vekil bulamazsın. (17/86)
Kendi istek ve tutkularını
(hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi
vekil olacaksın? (25/43)
(Musa) Dedi ki: "Bu, benimle
senin aranda olan (bir antlaşma)dır. Bu durumda iki süreden
hangisini yerine getirirsem, artık bana karşı bir haksızlık
söz konusu olamaz. Allah, söylediklerimize vekildir." (28/28)
De ki: "Size vekil kılınan
ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra Rabbinize döndürülmüş
olacaksınız." (32/11)
Allah'a tevekkül et; vekil
olarak Allah yeter. (33/3)
Kafirlere ve münafıklara
itaat etme, eziyetlerine aldırma ve Allah'a tevekkül et.
Vekil olarak Allah yeter. (33/48)
Şüphesiz, sana biz Kitabı
insanlar için hak olmak üzere indirdik. Artık kim hidayete
ererse, bu kendi lehinedir; kim saparsa, o da kendi aleyhine
sapmış olur. Sen onların üzerinde vekil değilsin. (39/41)
Allah, herşeyin yaratıcısıdır.
O, herşey üzerinde vekildir. (39/62)
Allah'ın dışında birtakım
veliler edinenler ise; Allah, onların üzerinde gözetleyicidir.
Sen onların üzerinde bir vekil değilsin. (42/6)
(Allah,) Doğunun ve batının
Rabbidir. O'ndan başka ilah yoktur. Şu halde (yalnızca)
O'nu vekil tut. (73/9)
Gerçek şu ki, iman edenler,
hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla
cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım
edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. İman
edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin
onlara hiçbir şeyle velayetiniz yoktur. Ama din konusunda
sizden yardım isterlerse, yardım üzerinizde bir yükümlülüktür.
Ancak, sizlerle onlar arasında anlaşma bulunan bir topluluğun
aleyhinde değil. Allah, yaptıklarınızı görendir. (8/72)
İşte burada (bu durumda)
velayet (yardımcılık, dostluk) hak olan Allah'a aittir.
O, sevap bakımından hayırlı, sonuç bakımından hayırlıdır.
(18/44)
(Yine) Bilmez misin ki,
gerçekten göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Sizin Allah'tan
başka veliniz ve yardımcınız yoktur. (2/107)
Ey iman edenler, öldürülenler
hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Özgüre karşı
özgür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fakat kimin
(hangi katilin) lehine, onun (maktulün) kardeşi (varisi
veya velisi) tarafından bağışlanırsa, artık (yapılması gereken)
örfe uymak (ve) ona (maktulün varis veya velisine) güzellikle
(diyet) ödemektir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir
rahmettir. Artık kim bundan sonra tecavüzde bulunursa, onun
için elem verici bir azab vardır. (2/178)
Allah, iman edenlerin
velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura
çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut'tur. Onları
nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar,
onda süresiz kalacaklardır. (2/257)
Ey iman edenler, belirli
bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan
bir katip doğru olarak yazsın, katip Allah'ın kendisine
öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak
olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan sakınsın,
ondan hiçbir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu),
düşük akıllı ya da za'f sahibi veya kendisi yazmaya güç
yetiremeyecekse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden
de iki şahid tutun; eğer iki erkek yoksa, şahidlerden rıza
göstereceğiniz bir erkek ve biri şaşırdığında öbürü ona
hatırlatacak iki kadın (da olur). Şahidler çağırıldıkları
zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun, süresiyle
birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah katında en adil, şahitlik
için en sağlam, şüphelenmemeniz için de en yakın olandır.
Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak yaptığınız
ticaret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca
yoktur. Alış-veriş ettiğinizde de şahid tutun. Yazana da,
şahide de zarar verilmesin. (Aksini) Yaparsanız, o, kendiniz
için fısk (zulüm ve günah)tır. Allah'tan sakının. Allah
size öğretiyor. Allah herşeyi bilendir. (2/282)
Mü'minler, mü'minleri
bırakıp da kafirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa,
Allah'tan hiçbir şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunma
gayesiyle sakınma(nız) başka. Allah, sizi kendisinden sakındırır.
Varış Allah'adır. (3/28)
Doğrusu, insanların İbrahim'e
en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir.
Allah, mü'minlerin velisidir. (3/68)
İçinizden özgür mü'min
kadınları nikahlamaya güç yetiremeyenler, o zaman sağ ellerinizin
malik olduğu inanmış cariyelerinizden (alsın.) Allah sizin
imanınızı en iyi bilendir. Öyleyse onları, fuhuşta bulunmayan,
iffetli ve gizlice dostlar edinmemişler olarak velilerinin
izniyle nikahlayın. Onlara ücretlerini (mehirlerini) maruf
(güzel ve örfe uygun) bir şekilde verin. Evlendikten sonra,
fuhuş yapacak olurlarsa, özgür kadınlar üzerindeki cezanın
yarısı(nı uygulayın.) Bu, sizden günaha sapmaktan endişe
edip korkanlar içindir. Sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır.
Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (4/25)
Allah, sizin düşmanlarınızı
daha iyi bilendir; bir veli (en güvenilir bir dost) olarak
Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah yeter. (4/45)
Size ne oluyor ki, Allah
yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden
çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize
katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar
ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?
(4/75)
Onlar, kendilerinin inkâra
sapmaları gibi sizin de inkâra sapmanızı istediler. Böylelikle
bir olacaktınız. Öyleyse Allah yolunda hicret edinceye kadar
onlardan veliler (dostlar) edinmeyin. Şayet yine yüz çevirirlerse,
artık onları tutun ve her nerede ele geçirirseniz öldürün.
Onlardan ne bir veli (dost) edinin, ne de bir yardımcı.
(4/89)
Ne sizin kuruntularınızla,
ne de Kitap Ehlinin kuruntularıyla değil. Kim kötülük yaparsa,
onunla ceza görür; o, Allah'tan başka bir veli (dost) ve
bir yardımcı bulamaz. (4/123)
Ey iman edenler, mü'minleri
bırakıp kafirleri veliler (dostlar) edinmeyin. Kendi aleyhinizde
Allah'a apaçık olan kesin bir delil vermek ister misiniz?
(4/144)
De ki: "O, gökleri ve
yeri yaratırken ve O, (hep) besleyen (hiç) beslenmezken,
ben Allah'tan başkasını mı veli edineceğim?" De ki: "Bana
gerçekten Müslüman olanların ilki olmam emredildi ve: Sakın
müşriklerden olma." (denildi.) (6/14)
Rablerine (götürülüp)
toplanacaklarından korkanları onunla (Kur'an'la) uyarıp-korkut;
onlar için ondan başka ne velileri vardır ne şefaatçileri.
Umulur ki korkup-sakınırlar. (6/51)
Dinlerini bir oyun ve
eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini
mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur'an'la) hatırlat ki,
bir nefis, kendi kazandıklarıyla helake düşmesin; (böylesinin)
Allah'tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi vardır;
her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz. İşte onlar, kazandıkları
nedeniyle helake uğrayanlardır; küfre saptıklarından dolayı
onlar için çılgınca kaynar sular ve acıklı bir azab vardır.
(6/70)
Onlar için Rableri katında
barış yurdu vardır ve O, yapmakta oldukları dolayısıyla
onların velisidir. (6/127)
Rabbinizden size indirilene
uyun, O'ndan başka velilere uymayın. Ne az öğüt alıyorsunuz?
(7/3)
Kimine hidayet verdi,
kimi de sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah'ı bırakıp
şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru
yolda saymaktadırlar. (7/30)
Musa, belirlediğimiz buluşma
zamanı için kavminden yetmiş adam seçip-ayırdı. Bunları
da 'dayanılmaz bir sarsıntı' tutuverince, dedi ki: "Rabbim,
eğer dileseydin, onları ve beni daha önceden helak ederdin.
(Şimdi) İçimizdeki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi
helak edecek misin? O da Senin denemenden başkası değildir.
Onunla sen dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirirsin.
Bizim velimiz Sensin. Öyleyse bizi bağışla, bizi esirge;
Sen bağışlayanların en hayırlısısın." (7/155)
Hiç şüphesiz, benim velim
Kitabı indiren Allah'tır ve O salihlerin koruyuculuğunu
(veliliğini) yapıyor. (7/196)
Gerçek şu ki, iman edenler,
hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla
cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım
edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. İman
edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin
onlara hiçbir şeyle velayetiniz yoktur. Ama din konusunda
sizden yardım isterlerse, yardım üzerinizde bir yükümlülüktür.
Ancak, sizlerle onlar arasında anlaşma bulunan bir topluluğun
aleyhinde değil. Allah, yaptıklarınızı görendir. (8/72)
İnkâr edenler birbirlerinin
velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım
etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük
bir bozgunculuk (fesat) olur. (8/73)
Ey iman edenler, eğer
imana karşı inkârı sevip-tercih ediyorlarsa, babalarınızı
ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin. Sizden kim onları veli
edinirse, işte bunlar zulmeden kimselerdir. (9/23)
Mü'min erkekler ve mü'min
kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder,
kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı
verirler ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın
kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün
ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (9/71)
Gerçek şu ki, göklerin
ve yerin mülkü Allah'ındır; diriltir ve öldürür. Sizin Allah'tan
başka veliniz ve yardımcınız yoktur. (9/116)
Haberiniz olsun; Allah'ın
velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.
(10/62)
Bunlar, yeryüzünde (Allah'ı)
aciz bırakacak değildir ve bunların Allah'tan başka velileri
yoktur. Azab onlar için kat kat arttırılır. Bunlar (hakkı)
işitmeye güç yetirmezlerdi ve görmezlerdi de. (11/20)
Zulmedenlere eğilim göstermeyin,
yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka velileriniz
yoktur, sonra yardım göremezsiniz. (11/113)
Rabbim, Sen bana mülkten
(bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin, sözlerin yorumundan
(bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada
ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma
son ver ve beni salihlerin arasına kat." (12/101)
O'nun (insanın) önünden
ve arkasından izleyenleri vardır, onu Allah'ın emriyle gözetip-korumaktadırlar.
Gerçekten Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip
bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip-bozmaz.
Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri çevirmeye
hiçbir (biçimde imkan) yoktur; onlar için O'ndan başka bir
veli yoktur. (13/11)
De ki: "Göklerin ve yerin
Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'tır." De ki: "Öyleyse, O'nu
bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç
yetiremeyen birtakım veliler mi (tanrılar) edindiniz?" De
ki: "Hiç görmeyen (a'ma) ile gören (basiret sahibi) eşit
olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?" Yoksa
Allah'a, O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular
da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki:
"Allah, herşeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır."
(13/16)
Andolsun Allah'a, senden
önceki ümmetlere de (elçiler) gönderdik, fakat şeytan onlara
yapıp ettiklerini süslü göstermiştir; bugün de onların velisi
odur ve onlar için acı bir azab vardır. (16/63)
Onun zorlayıcı-gücü ancak
onu veli edinenlerle, onunla O'na (Allah'a) ortak koşanlar
üzerindedir. (16/100)
Haklı bir neden olmaksızın
Allah'ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmeyin. Kim mazlum
olarak öldürülürse onun velisine yetki vermişizdir; o da
öldürmede ölçüyü aşmasın. Çünkü o, gerçekten yardım görmüştür.
(17/33)
Allah, kimi hidayete erdirirse,
işte o, hidayet bulmuştur, kimi saptırırsa onlar için O'nun
dışında asla veliler bulamazsın. Kıyamet günü, biz onları
yüzükoyun körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz.
Onların barınma yerleri cehennemdir; ateşi sükun buldukça,
çılgın alevini onlara arttırırız. (17/97)
(Onlara baktığında) Görürsün
ki, güneş doğduğunda mağaralarına sağ yandan yönelir, battığında
onları sol yandan keser-geçerdi ve onlar da onun (mağaranın)
geniş boşluğundalardı. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Allah,
kime hidayet verirse, işte hidayet bulan odur, kimi saptırırsa
onun için asla doğru-yolu gösterici bir veli bulamazsın.
(18/17)
De ki: "Ne kadar kaldıklarını
Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'nundur.
O, ne güzel görmekte ve ne güzel işitmektedir. O'nun dışında
onların bir velisi yoktur. Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak
kılmaz." (18/26)
Hani meleklere: "Adem'e
secde edin" demiştik; İblis'in dışında (diğerleri) secde
etmişlerdi. O cinlerdendi, böylelikle Rabbinin emrinden
dışarı çıkmıştı. Bu durumda Beni bırakıp onu ve onun soyunu
veliler mi edineceksiniz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır.
(Bu,) Zalimler için ne kadar kötü bir (tercih) değiştirmedir.
(18/50)
İnkâr edenler, Beni bırakıp
kullarımı veliler edindiklerini mi sandılar? Gerçekten Biz
cehennemi kafirler için bir durak olarak hazırlamışız. (18/102)
Babacığım, gerçekten ben,
sana Rahman tarafından bir azabın dokunacağından korkuyorum,
o zaman şeytanın velisi olursun." (19/45)
Ona yazılmıştır: "Kim
onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır
ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (22/4)
Derler ki: "Sen yücesin;
senin dışında başka veliler edinmemiz bize yakışmaz, ancak
onları ve atalarını sen meta verip yararlandırdın, öyle
ki (senin) zikri(ni) unuttular ve böylece yıkıma uğrayan
bir kavim oldular." (25/18)
Kendi aralarında Allah
adına and içerek, dediler ki: "Gece mutlaka ona ve ailesine
bir baskın düzenleyelim, sonra velisine: Ailesinin yok oluşuna
biz şahid olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz,
diyelim." (27/49)
Siz yerde ve gökte (Allah'ı)
aciz bırakamazsınız. Sizin Allah'ın dışında veliniz yoktur,
yardım edeniniz de yoktur. (29/22)
Allah'ın dışında başka
veliler edinenlerin örneği, kendine ev edinen örümcek örneğine
benzer. Gerçek şu ki, evlerin en dayanıksız olanı örümcek
evidir; bir bilselerdi. (29/41)
De ki: "Size bir kötülük
isteyecek olsa sizi Allah'tan koruyacak, veya size bir rahmet
isteyecek olsa (buna engel olacak) kimdir?" Onlar, kendileri
için Allah'ın dışında ne bir veli, ne bir yardımcı bulamazlar.
(33/17)
Orda ebedi olarak kalıcıdırlar.
Onlar ne bir veli, ne bir yardımcı bulamayacaklardır. (33/65)
(Melekler) Derler ki:
"Sen yücesin, bizim velimiz sensin, onlar değil. Hayır,
onlar cinlere tapıyordu ve çoğu onlara iman etmişlerdi."
(34/41)
Haberin olsun; halis (katıksız)
olan din yalnızca Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinenler
(şöyle derler:) "Biz, bunlara bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar
diye ibadet ediyoruz." Elbette Allah, kendi aralarında hakkında
ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten
Allah, yalancı, kafir olan kimseyi hidayete erdirmez. (39/3)
Biz, dünya hayatında da,
ahirette de sizin velileriniziz. Orda nefislerinizin arzuladığı
herşey sizindir ve istediğiniz herşey de sizindir." (41/31)
Allah'ın dışında birtakım
veliler edinenler ise; Allah, onların üzerinde gözetleyicidir.
Sen onların üzerinde bir vekil değilsin. (42/6)
Eğer Allah dileseydi,
onları her halde tek bir ümmet kılardı. Ancak O, dilediğini
kendi rahmetine sokar. Zalimlere gelince; onlar için ne
bir veli vardır, ne bir yardımcı (bulursun). (42/8)
Yoksa O'nun dışında birtakım
veliler mi edindiler? İşte Allah; veli O'dur, ölüleri dirilten
O'dur. O, herşeye güç yetirendir. (42/9)
O'dur ki, onlar umutlarını
kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip-yayar.
O, Veli'dir, Hamid'dir. (42/28)
Siz yeryüzünde (O'nu)
aciz bırakacak değilsiniz. Ve sizin Allah'ın dışında ne
bir veliniz vardır, ne bir yardımcınız. (42/31)
Allah, kimi saptırırsa,
artık bundan sonra onun hiçbir velisi yoktur. Azabı gördükleri
zaman, o zalimleri bir görsen; "Geri dönmeye bir yol var
mı?" derler. (42/44)
Onların Allah'ın dışında
kendilerine yardım edecek velileri yoktur. Allah kimi saptırırsa,
artık onun için hiçbir (çıkış) yolu yoktur. (42/46)
Arkalarından cehennem
(onları izlemektedir). Kazandıkları şeyler, onlara hiçbir
yarar sağlamaz. Allah'tan başka edindikleri veliler de.
Onlar için büyük bir azab vardır. (45/10)
Çünkü onlar, Allah'tan
(gelecek) hiçbir şeyi senden savamazlar. Şüphesiz zalimler,
birbirlerinin velisidirler. Allah ise, muttakilerin velisidir.
(45/19)
Kim Allah'a davet edene
icabet etmezse, artık o, yeryüzünde (Allah'ı aciz bırakacak
değildir ve onun O'ndan başka) velileri yoktur. İşte onlar,
apaçık bir sapıklık içindedirler." (46/32)
İşte böyle; çünkü Allah,
iman edenlerin velisidir; kafirlerin ise, velisi yoktur.
(47/11)
Kafir olanlar, sizinle
savaşmış olsalardı, arkalarını dönüp kaçarlardı; sonra,
ne bir veli (koruyucu dost), ne bir yardımcı bulamazlardı.
(48/22)
Artık bugün sizden herhangi
bir fidye alınmaz ve inkâr edenlerden de.. Barınma yeriniz
ateştir, sizin veliniz (size yaraşan dost) odur; o ne kötü
bir gidiş yeridir. (57/15)
Allah'ın kendilerine karşı
gazablandığı bir kavmi veli (dost ve müttefik) edinenleri
görmedin mi? Onlar, ne sizdendirler, ne onlardan. Kendileri
de (açıkça gerçeği) bildikleri halde, yalan üzere yemin
ediyorlar. (58/14)
Ey iman edenler, benim
de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin.
Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan
size geleni inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah'a inanmanızdan
dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır.
Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak
amacıyla çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz?
Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim.
Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından
şaşırıp-sapmış olur. (60/1)
Ey iman edenler, Allah'ın
kendilerine karşı gazablandığı bir kavmi veli (dost ve müttefik)
edinmeyin; ki onlar, kafirlerin mezar halkından umut kesmeleri
gibi ahiretten umut kesmişlerdir. (60/13)
De ki: "Ey Yahudi olanlar,
eğer siz, (bütün) insanlardan ayrı olarak yalnızca sizlerin
gerçekten Allah'ın velileri (dost ve sevgili kulları) olduğunuzu
öne sürüyorsanız, şu halde ölümü temenni edin; eğer doğru
sözlü iseniz (bunu çekinmeden yapın)." (62/6)
Dediler ki: "Ey Zu'l-Karneyn
gerçekten Ye'cuc ve Me'cuc yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyorlar
bizimle onlar arasında bir sed inşa etmen için sana vergi
verelim mi?" (18/94)
Yeryüzünde birbirine yakın
komşu kıtalar vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı ve
çatalsız hurmalıklar da vardır ki, bunlar aynı su ile sulanır;
ama ürünlerinde (ki verimde ve lezzette) bazısını bazısına
üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir
topluluk için gerçekten ayetler vardır. (13/4)
İnkâr edenler ise, kıyamet-saati
onlara apansız gelinceye veya kesintiye uğramış (akim, verimsiz)
bir günün azabı onlara yetişinceye kadar ondan (Kur'an'dan)
yana şüphe içinde sür-git kalacaklardır. (22/55)
"Onları -ne olursa olsun-
şaşırtıp-saptıracağım en olmadık kuruntulara düşüreceğim
ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini
emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini
emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli)
edinirse kuşkusuz o apaçık bir hüsrana uğramıştır. (4/119)
(Şeytan) Onlara vaadler
ediyor onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan
onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez. (4/120)
Şeytan, kendilerinden
'örtülüp gizlenen çirkin yerlerini' açığa çıkarmak için
onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı
yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi
yaşayanlardan kılınmamanız içindir." (7/20)
(Allah'tan) Sakınanlara
şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler
(Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp
bilmişlerdir. (7/201)
Sonunda şeytan ona vesvese
verdi; dedi ki: "Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak
bir mülkü haber vereyim mi?" (20/120)
Andolsun, insanı biz yarattık
ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz.
Biz ona şahdamarından daha yakınız. (50/16)
'Sinsice, kalplere vesvese
ve şüphe düşürüp duran' vesvesecinin şerrinden. (114/4)
Ki o, insanların göğüslerine
vesvese verir (içlerine kuşku, kuruntu fısıldar); (114/5)
(Yusuf aracıya şunu söyledi:)
"Bu, (itiraf Vezirin) yokluğunda gerçekten kendisine ihanet
etmediğimi ve gerçekten Allah'ın ihanet edenlerin hileli-düzenlerini
başarıya ulaştırmadığını kendisinin de bilip öğrenmesi içindi."
(12/52)
Dediler ki: "Ey Vezir,
gerçek şu ki, bunun yaşlı (ve) büyük bir babası var; onun
yerine bizden birisini alıkoy. Doğrusu biz, seni iyilik
yapanlardan görmekteyiz." (12/78)
Böylece onun (Yusuf'un)
huzuruna girdikleri zaman, dediler ki: "Ey Vezir, bize ve
ailemize şiddetli bir darlık dokundu; önemi olmayan bir
sermaye ile geldik. Bize artık (yine) ölçeği tam olarak
ver ve bize ilave bir bağışta bulun. Şüphesiz Allah, tasaddukta
bulunanlara karşılığını verir." (12/88)
Bunun üzerine kendi vicdanlarına
başvurdular da; "Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz
(biziz)" dediler. (21/64)
Vicdanları kabul ettiği halde,
zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık
sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak.
(27/14)
|