KURAN'A GÖRE SAVAŞIN HÜKMÜ
Savaş, Kuran'a göre sadece zorunlu olduğunda
başvurulacak ve mutlaka belirli insani ve ahlaki sınırlar
içinde yürütülecek bir "istenmeyen zorunluluk"tur.
Bir ayette, yeryüzünde savaşları çıkaranların
inkarcılar olduğu, Allah'ın ise savaşa rıza göstermediği
şöyle açıklanır:
... Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş
alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa
çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi,
64)
İman edenler herhangi bir anlaşmazlık halinde
savaşın zorunlu olduğu duruma kadar beklemeli, ancak karşı
taraftan bir saldırı geldiğinde ve savaştan başka bir
alternatif kalmadığında savaşa girmelidirler. Bakara Suresi'nde
bu durum "Onlar, (savaşa) son verirlerse
(siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir."
(Bakara Suresi, 192) şeklinde açıklanır. Yani müminler
önce karşı tarafın bir girişimde bulunmasını beklemekle,
barışı ve uzlaşmayı tercih etmekle, ancak karşı taraftan
bir saldırı geldiği durumda kendilerini savunmak amaçlı
savaşmakla yükümlüdürler.
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in hayatına baktığımızda
da, savaşın ancak zorunlu hallerde ve savunma amaçlı olarak
başvurulan bir yöntem olduğunu görebiliriz. Kuran'ın Peygamberimiz
(sav)'e vahyi tam 23 yıl sürdü. Bunun ilk 13 yılında Müslümanlar
Mekke'deki putperest düzenin içinde azınlık olarak yaşadılar
ve çok büyük baskılarla karşılaştılar. Pek çok Müslümana
fiziksel işkenceler yapıldı, bazıları öldürüldü, çoğunun
evi ve malları yağmalandı, sürekli hakaret ve tehditlerle
karşılaştılar. Buna rağmen Müslümanlar şiddete başvurmadan
yaşamaya devam ettiler ve putperestleri hep barışa çağırdılar.
Peygamber Efendimizin ve
Müslümanların hicret ederek kendi yöntemlerini kurdukları
Medine şehrinin şu anki görünümü. |
Sonunda putperestlerin baskıları dayanılmaz
bir noktaya vardığında, Müslümanlar daha özgür ve dostane
bir ortamın bulunduğu Yesrib (sonradan Medine) şehrine
hicret ederek burada kendi yönetimlerini kurdular. Kendi
siyasi yapılarını bu şekilde oluşturduktan sonra bile,
Mekke'nin saldırgan putperestlerine karşı savaşa girişmediler.
Ancak aşağıdaki ayetin vahyinden sonra Peygamberimiz (sav)
ümmetine savaş için hazırlık emri verdi:
Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara
karşı savaş açılana (mü'minlere, savaşma) izni verildi.
Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir. Onlar,
yalnızca; "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden dolayı, haksız
yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar... (Hac Suresi,
39-40)
Kısacası, Allah Müslümanlara savaş iznini,
baskı ve zulüm gördükleri için vermiştir. Bir başka deyişle,
izin verilen savaş, sadece savunma amaçlı bir savaştır.
Başka ayetlerde ise Müslümanlar gereksiz bir kışkırtmadan
veya gereksiz şiddet kullanımından kaçınmaları için uyarılmışlardır:
Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın,
(ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri
sevmez. (Bakara Suresi, 190)
Bu ayetlerin vahyinden sonra Müslümanlarla
putperest Araplar arasında savaşlar gerçekleşti. Bunların
hiçbirinde Müslümanlar savaşı kışkırtan taraf olmadı.
Dahası Peygamberimiz (sav), putperestlerin pek çok talebini
kabul eden bir barış anlaşmasını (Hudeybiye Barışı) kabul
ederek, barış ve güvenlik ortamı sağladı ve putperestlerle
barış içinde yaşanacak bir sosyal yapı tesis etti.
Anlaşmayı bozan taraf yine putperestler oldu
ve bu durumda yeni bir savaş durumu başladı. Ama Müslümanların
sayısının hızla artması sonucunda İslam ordusu putperest
Arapların karşı koyamayacağı bir güce ulaştı ve Peygamberimiz
(sav) bu güçlü orduyla Mekke üzerine yürüyüp şehri fethetti.
Bu fetihte hiçbir şekilde kan akmadı, tek bir kişinin
burnu bile kanamadı. Peygamber Efendimiz eğer isteseydi
fethettiği kentteki müşrik liderlerden intikam alabilirdi.
Ama hiçbirine dokunmadı ve onları affederek inançları
içinde serbest bıraktı. Bu yüksek karaktere hayran olan
müşrikler, daha sonra kendi rızalarıyla İslam'ı kabul
edeceklerdi.
Sadece Mekke fethinde değil,
Peygamberimiz (sav) döneminde yapılan tüm savaş ve fetihlerde
masum ve savunmasız insanların hakları titizlikle korunmuştur.
Peygamberimiz (sav) müminlere bu konuda birçok kez hatırlatmalarda
bulunmuş, kendi uygulamalarıyla onlara örnek olmuştur.
Nitekim bir hadisinde savaşa çıkan müminlere "Resulallah'ın
dini üzerine sefere çıkın. Ancak; ihtiyar, kadın ve çocuklara
ilişmeyiniz. Islah ve ihsan ehlinden olunuz. Allah muhlisleri
sever"2 şeklinde seslenmiştir. Peygamber
Efendimiz Müslümanların sıcak savaştayken dahi nasıl bir
tutum içinde olmaları gerektiğini bir diğer hadisinde
şu sözleriyle ifade etmiştir:
"Çocukları öldürmeyiniz. Kiliselerinde
kendilerini ibadete vermiş kimselere dokunmaktan sakınınız!
Kadınları, yaşlanmış pir-i fanileri öldürmeyiniz. Ağaçları
yakmayınız ve kesmeyiniz. Evleri de yıkmayınız!"
Her yıl dünyanın dört bir
yanından iki milyona yakın müslümanın ziyaret ettiği
Kabe, İslam ahlakındaki barışın ve hoşgörünün sembolüdür.
|
Hz. Muhammed (sav)'in bu barışçı ve ılımlı
politikası, Allah'ın Kuran'da bildirdiği İslami esaslardan
kaynaklanmıştır. Allah Kuran'da inananlara, Müslüman olmayan
kimselere karşı da iyilikle davranmalarını emreder:
Allah, sizinle din konusunda savaşmayan,
sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan
ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü
Allah, adalet yapanları sever. Allah, ancak din konusunda
sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları
ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden
sakındırır... (Mümtehine Suresi, 8-9)
Üstteki ayetler, bir Müslümanın Müslüman
olmayan insanlara karşı bakış açısını belirlemektedir:
Bir Müslüman, Müslüman olmayan insanların hepsine karşı
iyilikle davranmalı, sadece, İslam'a düşmanlık gösterenleri
dost edinmemelidir. Eğer bu düşmanlık gösterenler Müslümanların
varlıklarına yönelik bir saldırıda bulunurlar da bu bir
savaş sebebi olursa, Müslümanlar bu savaşı da yine adaletli
şekilde ve insani sınırları gözeterek yürütmelidirler.
Her türlü barbarlık, gereksiz şiddet eylemi, haksız tecavüz
yasaktır. Bir başka Kuran ayetinde Allah Müslümanları
bu konuda uyarır ve düşmanlarına karşı duydukları öfkenin
onları adaletsizliğe sürüklememesi gerektiğini haber verir:
Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah
için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz,
sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha
yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta
olduklarınızdan haberi olandır. (Maide Suresi, 8)
Cihat Kavramının Anlamı
İncelediğimiz konu gereğince açıklığa kavuşturulması
gereken bir diğer önemli kavram da "cihat" kavramıdır.
"Cihat" kelimesinin tam
karşılığı "gayret"tir. Yani İslama göre, "cihat etmek",
"çaba göstermek, gayret etmek" anlamına gelmektedir. Peygamberimiz
"en büyük cihatın kişinin kendi nefsine karşı verdiği
cihat"3 olduğunu açıklamıştır. Nefisten
kasıt, insanın bencil tutkuları ve hırslarıdır.
Cihat kelimesini Kuran ahlakı içinde değerlendirdiğimizde
insanlara zulmeden, adaletsiz davranan, işkence ve eziyet
uygulayan, en meşru insan haklarını ihlal edenlere karşı
adaleti, barışı, eşitliği hakim kılmak için yapılan fikri
mücadele bir cihat olmaktadır. Aynı şekilde din karşıtı
ve ateist fikirlere karşı yapılan her türlü ilmi mücadele
de tam anlamıyla bir cihattır.
Bu gibi fikri ve manevi anlamlarının yanında,
fiziksel bir mücadele olarak savaş da "cihat" sayılır.
Ama bu savaşın yukarıda tarif ettiğimiz şekilde savunma
amaçlı ve sınırlı bir savaş olması gerekir. Cihat kavramının
masum insanlara yönelik bir şiddet eylemini, yani terörü
tarif etmek için kullanılması ise, çok büyük ve haksız
bir çarpıtma olacaktır.
Kuran'da İnsanın Kendini Öldürmesi,Yani İntihar
Etmesi Yasaklanmıştır
ABD'de gerçekleşen son terörist saldırının
ardından gündeme gelen bir diğer önemli konu ise intihar
saldırıları ile ilgiliydi. İslam hakkında yanlış bilgilere
sahip olan bazı kişiler, bu barış dininin intihar saldırılarına
izin verdiği yönünde son derece hatalı açıklamalarda bulunmuşlardır.
Oysa başka insanları öldürmek gibi insanın kendini öldürmesi
de İslam'a aykırıdır. Allah, "Ve
kendi nefislerinizi öldürmeyin." (Nisa Suresi, 29)
ayetiyle intiharı açıkça haram kılmıştır. Bir insanın,
her ne sebepten olursa olsun, kendisini öldürmesi İslam'a
göre yasaktır.
İntihar etmek, dolayısıyla intihar saldırısında
bulunmak -ve bu saldırıyla birlikte binlerce masum kişinin
hayatına da son vermek- İslam ahlakına uygun değildir.
Allah, Kuran'da insanın kendi nefsini öldürmesini haram
kılmıştır. Bu nedenle de Allah'a iman ettiğini ve Kuran
ayetlerine uyduğunu söyleyen bir kişinin böyle bir girişimde
bulunması kesinlikle mümkün değildir. Bu, ancak dini çok
yanlış tanıyan, gerçek Kuran ahlakından habersiz, aklını
ve vicdanını kullanmayan, dinsiz ideolojilerin etkisinde
kalmış, nefret ve intikam duygusuyla beyni yıkanmış kimselerin
yapabilecekleri bir girişimdir ve her insan böyle bir
eyleme karşı çıkmalıdır.
İslam Tarihindeki Merhamet, Hoşgörü ve İnsancıllık
Buraya kadar anlattığımız gerçekleri özetlersek,
İslam'ın "siyaset doktrini"nin (yani siyasi konulardaki
İslami hüküm ve prensiplerin) son derece ılımlı ve barışçı
olduğunu söyleyebiliriz. Bu gerçek Müslüman olmayan pek
çok tarihçi veya teolog tarafından da kabul edilmektedir.
Bunlardan biri, eski bir rahibe ve Ortadoğu tarihi konusunda
ünlü bir uzman olan İngiliz tarihçi Karen Armstrong'dur.
Armstrong, üç büyük İlahi dinin tarihini incelediği Holy
War (Kutsal Savaş) adlı eserinde bu konuda şu yorumları
yapmaktadır:
İslam kelimesi Arapça'da
barış kelimesiyle aynı kökten gelir ve Kuran, savaşı,
Tanrı'nın rızasına aykırı gelen anormal bir durum olarak
lanetler... İslam karşı tarafı yok etmeye yönelik veya
saldırgan bir savaşı onaylamamaktadır... İslam savaşın
kaçınılmaz olduğunu kabul etmekte ve bazı durumlarda zulüm
ve acıyı durdurmak için olumlu bir görev olarak görmektedir.
(Ama) Kuran savaşın sınırlı olması gerektiğini
ve olabildiğince insancıl bir şekilde yürütülmesini öğretir.
Hz. Muhammed (sav) sadece Mekkelilerle değil, aynı zamanda
bölgedeki Yahudi kabileleriyle ve Yahudilerle işbirliği
yaparak kendisine karşı bir saldırı planlayan Suriye'deki
Hıristiyan kabileleriyle mücadele etmek zorunda kalmıştır.
Ama bu yine de onun "Kitap Ehli"ni (Hıristiyan ve Yahudileri)
lanetlemesi gibi bir sonuç doğurmamıştır. Onun Müslümanları
kendilerini savunmak durumunda kalmışlar, ama düşmanlarının
dinine karşı kutsal bir savaşa girişmemişlerdir. Hz. Muhammed
(sav) azad ettiği kölesi Zeyd'i bir Müslüman ordusunun
kumandanı olarak Hıristiyanlara karşı savaşa gönderdiğinde,
onlara Tanrı yolunda cesurca ama insancıl şekilde
savaşmalarını emretmiştir. Rahipleri, keşişleri
veya rahibeleri taciz etmemeli veya savaşmayan güçsüz
insanları hedef almamalıdırlar. Sivillere yönelik hiçbir
katliam gerçekleştirilmemeli, tek bir ağaç bile kesilmemeli,
hiçbir şey yıkılmamalıdır...4
Peygamberimiz (sav)'den sonra gelen halifeler
de fethedilen ülkelerde hem oranın yerli halkının, hem
de yeni gelenlerin barış ve güven içerisinde yaşamasını
sağlamışlardır. İlk halife Hz. Ebubekir, Suriye seferine
çıkışı sırasında bir talimat vermiştir. Ele geçirilecek
olan yerlerde uygulanmasını istediği merhametli ve hoşgörülü
tavırlar, Kuran ahlakının güzel bir örneğini teşkil etmektedir.
Hz. Ebubekir'in talimatları şöyledir:
Ey insanlar, kalpten
uyacağınız on kural veriyorum: İhanet etmeyin ve hak yoldan
ayrılmayın. Çocuğu, kadını ve yaşlı insanları katletmeyin.
Hurma ağaçlarını yakıp yok etmeyin ve herhangi bir meyveli
ağacı da kesmeyin. Develerden, sürülerden ya da yığınlardan
herhangi birini katletmeyin... Hayatını uhrevi uğraşlara
adamış kişilerle karşılaşacaksınız, onları münzevi hallerine
bırakın. Çeşit çeşit yiyecekler sunan insanlarla karşılaşacaksınız,
yiyin, fakat Allah'ın adını anmayı unutmayın.5
Hz. Ebubekir'den sonra hilafet
makamını devralan ve hoşgörüsü, merhameti ve adaleti ile
ünlü olan Hz. Ömer ise, ele geçirilen ülkelerin yerli
halkıyla birer adalet ve hoşgörü örneği olan çeşitli anlaşmalar
yaptı. Örneğin Hz. Ömer, Kudüs ve Lüdd Hıristiyanlarına
verdiği emannamede (güvenlik belgesinde), kiliselerinin
yıkılmayacağı ve kiliselerde Müslümanların toplu olarak
ibadet etmemeleri hususlarında garantiler sundu. Lahm
Hıristiyanlarına sunulan şartlarda aynıydı. Medain'in
fethiyle Nasturi Patriği II. İşûayheb'e (650-660) verilen
emanname de yine aynı şekilde kiliselerinin yıkılmayacağı,
hiçbir binanın camiye ya da eve dönüştürülmeyeceğine dair
garantiler içeriyordu.6 Ve Hz. Ömer bu
anlaşmaların hepsine sadık kaldı. III. Nasturi Patriği'nin
fetihlerin ardından arkadaşına yazdığı bir mektup, Müslüman
yöneticilerin, Kitap Ehline karşı merhametini ve hoşgörüsünü
bir Hıristiyanın ağzından anlatması bakımından güzel bir
örnektir:
Allah'ın iradeyi kendilerine
verdiği şu Araplar… bizlere hiç zulmetmediler. Gerçekten
onlar, dinimize, din görevlilerimize, kilise ve manastırlarımıza
hürmet gösterdiler…7
Hz. Ömer'in verdiği bir himaye belgesi, bize
bir müminin Kuran'da tarif edilen ahlakı gösterdiği takdirde
nasıl bir hoşgörüye sahip olabileceğini göstermektedir:
Bu verilen eman, hasta-sağlıklı,
iyi-kötü yöre halkının tüm fertleri için din, can, mal,
kilise ve havralarının himayesi içindir. Kiliseler tahrip
edilmeyeceği gibi mesken de edilmeyecek ve onlardan hiçbir
şey eksiltilmeyecektir. Halktan hiç kimse, zerre kadar
zarar görmeyecektir. Bu kitapta yazılı hususlar, Allah
ve Resulü'nün ahdi, halifelerin ve müminlerin zimmetindedir.8
Tüm bu örnekler, Allah'ın Kuran'da müminlere
emrettiği adaletin birer uygulamasıdır. Bir ayette Allah
şöyle buyurmaktadır:
Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine)
teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle
hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt
veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir. (Nisa Suresi,
58)
Anglikan Kilisesi misyoner liderlerinden
Canon Taylor ise, İslam ahlakının getirdiği güzellikleri
bir tebliğinde şu şekilde dile getirmektedir:
... Adil ve rahim olan
Cenab-ı Hakk'ın iradesine teslim olmayı, nefsin mesuliyetini,
kıyamet ve hesap günü ile dalalette kalmanın şiddetle
cezalandırılacağını bildirdi. Namaz kılmak, oruç tutmak
ve hayır işlemek gibi vazifeler tayin etti. Gerçek ve
içten olmayan yapmacık faziletleri, din adına yapılan
hile ve hafiflikleri, çeşitli yollara tevil edilebilen
ahlaki duyguları ve akaid üzerine tartışma yapanların
birbirini tutmayan sözlerini bir tarafa attı. Esirlere
hürriyet ümidi, insanlığa kardeşlik duyguları aşıladı
ve insan tabiatının esas hakikatlerini tasdik etmiş oldu.9
Müslümanların fethettikleri ülkelerde zorla
İslam'ı kabul ettirdikleri şeklindeki yanlış inanç Batılı
araştırmacılar tarafından da reddedilmiş, Müslümanların
adil ve hoşgörülü tutumları herkes tarafından teyid edilmiştir.
Batılı bir araştırmacı L. Browne bu durumu şu şekilde
ifade etmektedir:
… Doğruluğundan kuşku
duyulmayan gerçekler, Müslümanların gittikleri yerde halkı
kılıç zoru ile İslam'a soktukları yolundaki Hıristiyan
kaynaklı iddiaların kökten asılsız olduğunu belgelemektedir…
Fetihlerin arkasındaki dinamik etken, onların halkları
çağırdıkları İslam kardeşliği idi... İşte bu kardeşliğin
çapı da, İslam'ı kabul edenler ile çığ gibi büyüyordu.10
Tarih boyunca geniş topraklara hükmetmiş
olan tüm Müslüman yöneticiler diğer dinlerin mensuplarına
karşı son derece hoşgörülü ve saygılı davranmaya devam
etmişlerdir. İslam devletlerinde hem Yahudiler hem de
Hıristiyanlar son derece güvenli ve özgür bir yaşam sürmüşlerdir.
Müslümanların hakimiyetindeki
Kudüs topraklarında barışın, huzurun ve hoşgörünün
yerini bugün savaş ve çatışmalar aldı. |
Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları döneminde
de İslam'ın adalet ve hoşgörüsü sürmüştür. İngiliz araştırmacı
Sir Thomas Arnold, The Preaching of Islam adlı
kitabında Hıristiyanların, Selçukluların bu tutumlarından
dolayı, nasıl onların idaresi altına girmek istediklerini
şöyle anlatır:
"İslam idaresi altında
dini hayatın emniyette olduğu hakkındaki bu hisler, yine
o devirlerde Küçükasya (Anadolu) Hıristiyanlarının, Selçuk
Türklerini bir kurtarıcı sıfatı ile karşılamalarına vesile
olmuştu... Hatta VIII. Mihail (1261-1282) devrinde, Küçükasya
içerisindeki ufak kasabaların halkı, Bizans İmparatorluğunun
istibdadından kurtulmak ümidi ile Türkleri kasabalarının
işgali için davet etmişlerdi. Hatta bu halk arasında zengin
veya fakir birçok kimseler, o zamanki Türk Milli sınırları
içerisinde göç etmeyi bile göze almışlardır."11
Müslüman Selçuklu İmparatorluğu'nun en parlak
devrinde yönetimde olan Melikşah, ele geçirdiği topraklardaki
halka karşı büyük bir hoşgörü ve merhametle yaklaşmış,
bunun neticesinde de fethettiği ülkelerin halkları tarafından
büyük bir sevgi ve saygıyla anılmıştır. Tüm tarafsız tarihçiler
Melikşah'ın adaletini ve hoşgörülü tavrını içtenlikle
dile getirmektedirler. Onun hoşgörüsü, Kitap Ehlinin kalbinde
de kendisine karşı bir sevgi oluşturmuştur. Hatta bu nedenle
tarihte eşine az rastlanır şekilde, birçok şehir, kendi
isteğiyle Melikşah'ın idaresi altına girmeyi kabul etmiştir.
Sir Thomas Arnold'ın yine aynı kitabında yer alan, II.
Haçlı seferine VII. Louis'in özel katibi olarak katılan
St. Denis Manastırı mensubu Odo de Diogilo adlı rahibin
anılarında, Müslümanların hangi din mensubu olursa olsun
herkese karşı nasıl adaletli davrandıkları tüm açıklığıyla
anlatılmaktadır:
"Eğer Müslüman Türklerin
kalplerine, o sefaleti ve felaketi görerek, bir acıma
duygusu gelmemiş olsaydı, geri kalan Haçlı kafilesinin
durumu çok feci olurdu. Türkler, bu biçarelerin yaralılarına
baktılar, fakirlerini cömertlikle beslediler ve sıkıntıdan
kurtardılar. Hatta bazı Müslümanlar, Rumların tehdit ve
hile ile hacılardan koparmış oldukları Fransız paralarını
satın alarak ihtiyacı olan hacılara verdiler. Aynı dinden
olmayanların bu koruyucu muameleleri ile dindaşları olan
ve kendilerini ağır işlerde kullanan, döven, dolandıran
Rumların hareketleri, Haçlı hacıları arasında, öyle bir
karşılaştırma vesilesi oldu ki, bunlardan pek çoğu kendi
istekleri ile kendilerini kurtaran Müslümanların dinini
kabul ettiler."12

Pek çok Haçlı askeri ve
Hıristiyan yönetici, Müslümanların savaş ortamında
dahi adaletli, hoşgörülü, merhametli ve yardımsever
ahlaklarından taviz vermemeleri karşısında şaşırmış
ve daha sonra kaleme aldıkları anılarında bu hayranlıklarını
açıkca ifade etmişlerdi. Üstteki resimlerde 7. Louis'nin
gerçekleştirdiği II. Haçlı Seferi tasvir edilmektedir. |
Tarihçiler tarafından yazılan bu satırlar
İslam ahlakına sahip olan Müslüman yöneticilerin her zaman
için hoşgörüyle, merhametle ve adaletle hükmettiklerini
ortaya koymaktadır. Asırlar boyunca 3 kıtaya nizam veren
Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihi de aynı şekilde hoşgörü
örnekleriyle doludur.
İspanya ve Portekiz'deki Katolik devletler
tarafından katliama ve sürgüne maruz bırakılan Yahudilerin
Sultan II. Beyazid döneminde Osmanlı topraklarına yerleşmeleri
İslam ahlakının getirdiği hoşgörünün çok güzel bir örneğidir.
O dönemde İspanya topraklarının büyük bölümüne hakim olan
Katolik krallar, daha önceden Müslüman Endülüs yönetimi
altında huzur içinde yaşayan Yahudilere büyük baskılar
uygulamışlardır. Endülüs'te, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler
birarada barış içinde yaşayabilirken, Katolik krallar
tüm ülkeyi zorla Hıristiyanlaştırma çabasına girmiş, bu
amaçla Yahudilere baskı uygularken Müslümanlara karşı
savaş açmışlardır. Sonuçta 1492 yılında hem İspanya'nın
güneyindeki Granada bölgesine sıkışan son Müslüman yönetim
yıkılmış ve Müslümanlara karşı korkunç bir katliam uygulanmış,
hem de din değiştirmeyi kabul etmeyen Yahudiler ülkeden
sürülmüşlerdir.
İspanya'daki son Müslüman
yönetim 1492 yılında yıkıldı ve bölge Kral Ferdinand
ile Kraliçe İsabella tarafından teslim alındı. Yukarıdaki
tabloda şehrin teslim alınışı tasvir edilmektedir.
|
İşte yurtsuz kalan bu Yahudilerin bir kısmı
Osmanlı'ya sığındı ve Devlet-i Ali bu talebi kabul etti.
Kemal Reis komutasındaki Osmanlı donanması,
ülkeden sürülen Yahudileri ve katliamdan kurtulabilen
Müslümanları, gemilerle taşıyarak Osmanlı ülkesine getirdi.
Son derece dindar bir mümin olarak tarihe
geçmiş olan Sultan II. Beyazid, 1492 senesi ilk baharında
İspanya'dan çıkarılan bu mazlum Yahudileri, Osmanlı ülkesinin
belirli yerlerine ve özellikle de şu anda Yunanistan'da
bulunan Selanik, Edirne, Eğriboz 'a bağlı Livâdiye ve
Tırhala çevresine yerleştirdi. Ülkemizde bugün yaşamakta
olan 25.000 kadar Türkiye Yahudisinin büyük çoğunluğu,
söz konusu İspanyol Yahudilerinin torunlarıdır. 500 yıl
önce beraberlerinde getirdikleri din ve geleneklerini,
Türkiye'nin koşullarına uydurmuşlardır ve kendi okulları,
hastaneleri, huzurevleri, kültür kurumları ve gazeteleri
ile rahat bir yaşam sürdürmektedirler. Aralarında tüccar
ve işadamları olduğu gibi, mühendis, mimar gibi teknik
konulardan reklamcılığa kadar çeşitli mesleklere sahip
olanları, bunların yanı sıra bilim adamları ve sanatçılardan
oluşan ve gittikçe gelişen entellektüel bir çevreleri
vardır. Avrupa'nın pek çok ülkesindeki Yahudi cemaatleri
asırlardır antisemit ırkçı saldırıların endişesi ile yaşarken,
ülkemizdeki Yahudi cemaati huzur içindedir. Yalnızca bu
örnek dahi İslam'ın getirdiği hoşgörülü, adaletli anlayışın
tespit edilebilmesi için yeterlidir.
 |
 |
Dindar
bir insan olan Sultan II. Beyazid, gemilerle Osmanlı
topraklarına gelen Yahudileri ülkenin çeşitli yerlerine
yerleştirildi ve dinlerini özgürce yaşayabilmeleri
için her türlü imkanı onlara sağladı. |
Sultan II. Beyazid'da gördüğümüz şefkat ve
hoşgörü, tüm Osmanlı padişahları için de geçerlidir. Fatih
Sultan Mehmed İstanbul'u fethettiğinde, kentte hem Hıristiyanlara
hem de Yahudilere özgürce yaşam hakkı tanımıştır. Müslümanların
hoşgörülü ve adaletli uygulamaları konusunda, İslam dünyası
hakkında yazdığı değerli eserleriyle tanınan Andre Miquel
bir eserinde şöyle demektedir:
Hıristiyan halklar,
Bizans ve Latin devletleri zamanında bulamadıkları çok
iyi yönetilen bir idare altındaydılar. Asla sistemli bir
zulüm görmediler. Tam aksine imparatorluk, İstanbul başta
olmak üzere, işkence gören İspanyol Yahudileri'ne bir
sığınak olmuştu. Hiçbir yerde zorla İslamlaştırma olmamıştır.13
Osmanlı öncesindeki İslam devletlerinde de
gayrimüslimlere büyük haklar tanınmıştır. Georgetown Üniversitesi'nde
din ve uluslararası ilişkiler profesörü olan John L. Esposito,
tarihte Müslüman devletlerin idaresine geçen Yahudi ve
Hıristiyanların büyük bir toleransla karşılaştıklarını
şöyle anlatmaktadır:
Bizans ve Pers topraklarında
yaşayan ve zaten yabancı idareciler tarafından yönetilen
pek çok Müslüman olmayan toplum için, İslam idaresi bir
yönetim değişikliği anlamına geliyordu, ama bu yeni yöneticileri
çoğu zaman daha esnek ve toleranslıydı. Bu toplumların
çoğu artık daha fazla otonomiye sahipti ve çoğulukla daha
az vergi ödüyorlardı... Dini olarak, İslam'ın, Yahudilere
ve yerel Hıristiyanlara daha fazla dini özgürlük tanıyan,
daha toleranslı bir din olduğu ortaya çıktı.14
Fatih Sultan Mehmed, Patrikhane'ye
çok geniş imkanlar tanımış, Patrikhane ilk defa
Türkler zamanında bir muhtariyete kavuşmuştu. Resimde
Fatih Sultan Mehmed'in Patriği kabul edişini tasvir
eden bir resim görülüyor. |
Bu yorumlardan da anlaşıldığı gibi, Müslümanlar
tarihte hiçbir zaman "bozguncu" olmamış, aksine gittikleri
her yerde, her millet ve inançtan insana güvenlik ve huzur
götürmüşlerdir. Allah'ın "Allah'a
ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya,
yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya,
uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ
ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü,
Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (Nisa
Suresi, 36) ayeti gereği tüm insanlara güzellikle
davranmışlardır.
Kısacası, Kuran ahlakının temelini insanlar
arasında dostluk, kardeşlik, huzur ve şefkat dolu davranışlar
oluşturmaktadır ve İslam bu üstün özellikleriyle yeryüzünü
bozgunculuktan arındırmayı hedeflemektedir. Kuran'ın hükümleri
ve bunların tarihte Müslümanlar tarafından uygulanışı
bu konuda hiçbir tartışmaya yer vermeyecek kadar açıktır.
Ey iman edenler, adil şahidler
olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa
olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet
yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının.
Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi
olandır. (Maide Suresi, 8)
İman edenler ve imanlarını zulümle karıştırmayanlar,
işte güvenlik onlar içindir…(Enam Suresi, 82) |


2 Ramuz El
Ehadis, Cilt 1, 84/8
3 Ramuz El Ehadis, Cilt 1, 76/12
4 Karen Armstrong, Holy War, MacMillian
London Limited, 1988, p. 25
5 Majid Khoduri, İslam'da Savaş ve Barış,
Fener Yayınları, İstanbul, 1998, s. 123 ; Taberi, Tarih
I, 1850
6 Hamidullah, Mecmuatü'l-Vesaik, 195-197
7 Frend, 289; Hamidullah, İslam Peygamberi,
II. 920; Levent Öztürk, Asr-ı Saadetten Haçlı Seferlerine
Kadar İslam Toplumunda Hıristiyanlar, İz Yayıncılık, istanbul,
1998, s. 55
8 Yrd. Doç. Dr. Orhan Atalay, Doğu-Batı
Kaynaklarında Birlikte Yaşama, Gazeteciler ve Yazarlar
Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999, s. 95; Hamidullah, El-Vesaik,
s. 380-381, No: 358
9 History of Latin Christianity, c. II,
s. 216-217, İslam Kültür Atlası, İsmail Rai el-Faruki,
Luis Lamia el-Faruki, çeviri: Mustafa Okan Kibaroğlu-Zerrin
Kibaroğlu, İnkılab Yayınları, 1997, s. 222
10 L. Browne, The Prospects of Islam,
s. 11-15, s. 269-270
11 Yesevizade, Sevgi Peygamberi, Hakikati
Arayış Neşriyatı, Ankara, 1996, s. 272-273; Sir Thomas
Arnold, The Preaching of Islam, s. 97; Finlay: 4A History
of Greece, III, 358-9; J. H. Krause: "Die Byzantiner des
Mitte latters", Halle, 1869, s. 276
12 Osman Turan, Türk Dünya Nizamının
Milli, İslami ve İnsani Esasları, Cilt 2, s. 138
13 F. Emecen, K. Beydilli, M. İpşirli,
M.A. Aydın, İ. Ortaylı, A. Özcan, B. Yediyıldız, M. Kütükoğlu,
Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, İslam Tarih, Sanat
ve Kültür Araştırma Merkezi, İstanbul, 1994, s. 467
14 John L. Esposito, The Islamic Threat:
Myth or Reality, Oxford University Press, New York, 1992,
s. 39