EVREN YOKTAN YARATILDI
Materyalizm, maddeyi mutlak varlık sayan, maddeden
başka hiçbir şeyin varlığını kabul etmeyen düşünce sistemidir.
Tarihi eski Yunan'a kadar uzanan, ama özellikle 19. yüzyılda
yaygınlaşan, en çok da Karl Marx'ın diyalektik materyalizmiyle
ünlenen bu düşünce sistemi, maddenin sonsuzdan beri var
olduğunu ve sonsuza kadar da var olacağını iddia eder. Maddenin
yaratılmamış olduğunu varsaydığına göre de, bir Yaratıcının
varlığını kabul etmez.
Materyalizm az önce de belirttiğimiz gibi en
çok 19. yüzyılda popüler olmuştu. Bunun başlıca nedenlerinden
biri, o dönemde, "evrenin nasıl ortaya çıktığı" sorusuna
karşılık olarak öne sürülen "durağan evren" (statik evren)
modeliydi. Bu model, "evren nasıl ortaya çıktı" sorusuna,
"evren ortaya çıkmadı, sonsuzdan beri vardı ve sonsuza kadar
da var olacak" cevabını vermekteydi. Evren sabit, durağan
ve değişmez bir maddeler bütünü olarak kabul ediliyor ve
dolayısıyla böyle bir evrenin bir Yaratıcıyı kabul etmeyi
gerektirmediği söyleniyordu.
Bu evren modelinin aksinin ispatlanması diğer
bir ifadeyle bir başlangıcı olduğunun ve değişkenliğinin
ortaya çıkması ise, elbette bir Yaratıcının varlığını kanıtlayacaktı.
Ünlü materyalist felsefeci Georges Politzer, Felsefenin
Başlangıç İlkeleri adlı kitabında bu gerçeği kabul
ediyor, ancak "sonsuz evren" modelinin geçerliliğine güvenerek
yaratılışa karşı çıkıyordu:
Diyalektik materyalizmin kurucusu
Karl Marx |
Evren yaratılmış bir şey
değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde, evrenin Tanrı
tarafından belli bir anda yaratılmış olması ve evrenin yoktan
var edilmiş olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek
için, herşeyden önce, evrenin var olmadığı bir anın varlığını,
sonra da, hiçlikten (yokluktan) bir şeyin çıkmış olduğunu
kabul etmek gerekir. Buysa bilimin kabul edemeyeceği bir
şeydir.2
Ancak çağdaş bilim, 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde
başlayan bir süreç sonucunda materyalistlerin "eğer öyle
olsa bir Yaratıcı olduğunu kabul etmek gerekirdi" şeklinde
dile getirdikleri gerçeği, yani evrenin bir başlangıcı olduğu
gerçeğini ispatladı. Bu gerçek çeşitli aşamalar sonucunda
ortaya çıktı.
Evrenin Genişlemesi
1929 yılında California Mount Wilson Gözlem
evinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble astronomi tarihinin
en büyük keşiflerinden birini yaptı. Hubble, kullandığı
dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların uzaklıklarına
bağlı olarak kızıl renge doğru kayan bir ışık yaydıklarını
saptadı. Bu buluş bilim dünyasında büyük bir yankı yarattı.
Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı
noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru,
gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da
kızıl yöne doğru kaymaktaydı. Yani yıldızlar her an bizden
uzaklaşmaktaydılar.
Hubble, çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha
tespit etti: Yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil,
birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Herşeyin birbirinden
uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç
ise, evrenin her an "genişlemekte" olduğuydu.
Konuyu daha iyi anlamak için, evreni şişirilen bir balonun
yüzeyi gibi düşünmek mümkündür. Balonun yüzeyindeki noktaların
balon şiştikçe birbirlerinden uzaklaşmaları gibi, evrendeki
cisimler de evren genişledikçe birbirlerinden uzaklaşıyorlardı.
Edwin Hubble kullandığı dev
teleskobunun yanında.
|
Aslında bu gerçek daha önce de teorik olarak
keşfedilmişti: Albert Einstein, 1915 yılında ortaya koyduğu
Genel Görecelik (Rölativite) Kuramı çerçevesinde yaptığı
hesaplamalarla evrenin durağan olamayacağı sonucuna varmıştı.
Kendi buluşu karşısında son derece şaşıran Einstein bu uygunsuz
sonucu ortadan kaldırmak için denklemlerine 'kozmolojik
sabit' adını verdiği bir faktör ilave etmişti. Çünkü o sıralar,
astronomlar ona evrenin statik olduğunu söylüyorlardı, o
da kuramının bu modelle çelişmesini istememişti. Ancak sonradan
kendisinin de, "kariyerimin en büyük hatası"
itirafıyla geri alacağı bu görüş, gelişen bilimsel bulgular
sonucunda çürüyüp gidecekti.
İlk olarak 1922 yılında Rus bilgini Alexander
Friedmann, Genel Görecelik kuramından yola çıkarak, evrenin
değişken olduğunu ve en ufak bir etkileşimin, genişlemesine
veya büzüşmesine yol açacağını saptadı. Friedmann bu sonuca
ulaşırken, Einstein'ın 1917 tarihli makalesindeki hatayı
da (kozmolojik sabiti) düzeltmiş oldu.
Friedmann'ın bulduğu çözümleri kullanan ilk
kişi, Belçikalı evren bilimci Georges Lemaitre (1894-1966)
idi. Lemaitre, bu çözümlere dayanarak evrenin bir başlangıcı
olduğunu ve bu başlangıçtan itibaren sürekli genişlediğini
öngördü. Ayrıca, bu başlangıç anından arta kalan ışımanın
da saptanabileceğini belirtti (ileride, kozmik fon radyosyonu
olarak adlandırılacak bu ışıma gözlemlerle de tespit edilecekti).
Big Bang'in Keşfi
Evrenin genişlediği gerçeği, o güne kadar kabul
gören "durağan (statik) evren" modelinden tamamen farklı
bir evren modeli ortaya koydu. Evren genişlediğine göre,
zaman içinde geriye doğru gidildiğinde evrenin tek bir noktadan
başladığı ortaya çıkıyordu.
Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini
içinde barındıran bu "tek nokta"nın, "sıfır
hacime" ve sonsuz yoğunluğa sahip olması gerektiğini
gösterdi. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla
ortaya çıkmıştı. Bu patlamaya "Big Bang" (Büyük Patlama)
adı verildi ve bu teori de aynı isimle anılmaya başlandı.
"Hiçbir hacmi olmayan, yani hiçbir yer kaplamayan
ve yoğunluğu sonsuz olan bir nokta nasıl olabilir?" diye
bir soru aklınıza gelebilir. Aslında, "hacmi olmayan sonsuz
yoğunluktaki nokta" teorik bir ifade biçimidir. Çünkü, bilimsel
olarak "sıfır hacim" şeklinde ifade edilen bir nokta, hacmi
olmayan bir nokta demektir. Gerçekte ise hacmi olmayan bir
nokta "yok" demektir. Dolayısıyla, evren
"yok" iken "var" hale
gelmiştir. Bu gerçek ise, materyalizmin "evren sonsuzdan
beri vardır" varsayımını geçersiz kılmaktadır.
"Sabit Durum" Denemesi
Materyalist felsefeyi benimseyen
astronomlar, Big Bang'e karşı direnmeye ve sabit durum teorisini
ayakta tutmaya çalıştılar. Bu çabanın nedeni, önde gelen
fizikçilerden A.S. Eddington'ın "felsefi olarak
doğanın şu anki düzeninin birdenbire başlamış olduğu düşüncesi
bana itici gelmektedir" sözünden anlaşılmaktaydı.3
Big Bang teorisinden rahatsız olanların başında
dünyaca ünlü İngiliz matematikçi ve astronom Fred Hoyle
geliyordu. Hoyle, yüzyılın ortalarında "steady-state" (sabit
durum) adında, 19. yüzyıldaki durağan evren anlayışına benzer
başka bir model ortaya attı. Hoyle, evrenin genişlediğini
kabul etmekle birlikte, evrenin boyut ve zaman açısından
sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Ayrıca bu modele göre, evren
genişledikçe madde gerektiği miktarda, birdenbire, kendi
kendine var olmaya başlıyordu. Yegane amacı materyalist
felsefenin temeli olan "sonsuzdan beri var olan madde" dogmasını
desteklemek olan bu teori, evrenin başlangıcı olduğunu savunan
"Büyük Patlama" kuramıyla taban tabana zıttı.
Sabit durum teorisini savunanlar uzunca bir
süre Big Bang'e karşı direndiler. Ama bilim aleyhlerine
işliyordu.
BÜYÜK
PATLAMANIN DELİLİ:
GALAKSİLERİN IŞIĞINDAKİ KIRMIZIYA KAYMA
Solda yakınlaşan yıldız, yakınlaşan
yıldızın ışığının tayfı mora kayar.
|

Solda uzaklaşan yıldız,
uzaklaşan yıldızın ışığının tayfı kırmızıya kayar
|
Uzaklaşan bir
cismin ışığının tayfını izleyen bir gözlemci, bunun
gittikçe daha kırmızı olduğunu görecektir. Yeryüzünden
yapılan gözlemler de, gökyüzündeki galaksilerin ve
yıldızların ışık tayflarının gittikçe kırmızıya kaydığını
göstermiştir. Yani gök cisimleri bizden sürekli olarak
uzaklaşmaktadırlar. Bu gerçeğin 1920'li yıllarda yapılan
gözlemlerle keşfedilmesi, evrenin genişleyen bir yapıya
sahip olduğunu ve evrenin Büyük Patlamayla ortaya
çıktığını göstermiştir. |
Big Bang'in Yeni Delillerinden Kozmik Fon Radyasyonu
1948 yılında George Gamov, Big Bang'le ilgili
olarak yeni bir iddia ortaya sürdü. Buna göre, evrenin Büyük
Patlama ile oluşması durumunda, evrende bu patlamadan arta
kalan bir radyasyonun olması gerekliydi. Üstelik bu radyasyon
evrenin her yanına eşit dağılmış olmalıydı.
George Gamov |
"Olması gereken" bu kanıt çok geçmeden bulundu.
1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı
bu dalgaları keşfettiler. "Kozmik Fon Radyasyonu" adı verilen
bu radyasyon, uzayın belirli bir yönünden gelen herhangi
bir radyasyondan çok farklıydı. Olağanüstü bir eşyönlülük
sergiliyordu. Başka bir ifade ile yerel kökenli değil, evrenin
tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin
her yerinden eşit ölçüde alınan 3 Kelvin'lik ısı dalgasının,
Big Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu anlaşıldı. Üstelik
bu rakam bilim adamlarının önceden öngördükleri rakama çok
yakındı. Sadece tek bir dalga boyunda (mikrodalga) ölçümler
yapabildikleri halde Penzias ve Wilson, büyük patlamanın
bu özgün ispatını deneysel olarak ilk gösteren kişiler oldukları
için Nobel Ödülü kazandılar.
1989 yılına gelindiğinde ise, George Smoot
ve yönetimindeki Nasa ekibi, Kozmik Geri-Plan Işıma Kaşifi
Uydusu'nu (COBE) uzaya gönderdiler. Bu gelişmiş uyduya yerleştirilen
hassas tarayıcıların, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini doğrulaması
yalnızca 8 dakika sürdü. Tarayıcılar, evrenin başlangıcındaki
büyük patlamanın sıcaklık ve yoğunluğuna ait kalıntıları
kesin bir biçimde tespit ettiler.
Bütün zamanların en büyük keşfi olarak adlandırılan
bu olay, bu kadarla da sınırlı değildi. COBE 1 uydusu uzayda
belirli bir noktadaki ısıyı bildiriyordu. Ancak COBE 2 uydusu,
uzayda iki nokta arasında ısı farkı bulunduğunu keşfetti.
Örneğin galaktik yıldız kümelerindeki ısı, kozmik boşluklara
göre daha fazlaydı. Bu ise, büyük patlamadan sonra meydana
gelen sıcaklığın gittikçe soğuyarak farklılaştığını gösteriyordu.
Bu olaydan sonra, pek çok bilim adamı COBE'nin başarısını
"Big Bang'in olağanüstü bir şekilde onaylanması" şeklinde
yorumladı.
Bir Başka Delil: Hidrojen-Helyum Oranı
Fred Hoyle |
Big Bang'in diğer bir önemli delili ise, uzaydaki
hidrojen ve helyum gazlarının miktarı oldu. Günümüzde yapılan
ölçümlerle anlaşıldı ki, evrendeki hidrojen-helyum gazlarının
oranı, Big Bang'den arta kaldığı teorik olarak hesaplanmış
hidrojen-helyum oranına uymaktaydı.
Bilindiği gibi yıldızlar, içerdikleri hidrojen
gazını nükleer tepkimeyle helyuma dönüştürerek enerji üretirler.
Eğer evrenin bir başlangıcı olmayıp sonsuzdan geliyor olsaydı,
yıldızlardaki tüm hidrojenin tamamen tükenmiş ve helyuma
dönüşmüş olması gerekirdi. Fakat yıldızlarda bulunan hidrojen
gazının henüz tükenmemiş olması ve bu gazı sürekli helyuma
çevirerek enerji üretmeye devam etmeleri, evrenin sonsuz
olmadığının ve bir başlangıcı olduğunun kesin bir kanıtını
oluşturmaktadır.
Hubble teleskobu tarafından
çekilmiş bir fotoğraf. Resimdeki her ışıklı nokta
bir galaksidir. Tüm evrende 300 milyar galaksi olduğu
tahmin edilmektedir. Bu 300 milyar galaksinin her
birinde de ortalama 250-300 milyar yıldızın bulunduğu
düşünülmektedir. Bu dev evreni oluşturan tüm madde
ve enerji yoktan var edilmiştir ve bu, yaratılışın
çok açık bir delilidir. |
Big Bang'in Zaferi
Tüm bu açık deliller Big Bang teorisinin bilim
dünyasında kesin bir kabul görmesine yol açtı. Big Bang
modeli; bilimin, evrenin oluşumu ve başlangıcı hakkında
ulaştığı son noktaydı. Fred Hoyle ile birlikte uzun yıllar
Sabit Durum teorisini savunan Dennis Sciama, ardı ardına
gelen ve Big Bang'i ispatlayan tüm bu deliller karşısında
içine düştükleri durumu şöyle anlatır:
Sabit Durum teorisini
savunanlarla, onu test eden ve bence onu çürütmeyi uman
gözlemciler arasında, bir dönem çok sert çekişme vardı.
Bu dönem içinde ben de bir rol üstlenmiştim. Çünkü gerçekliğine
inandığım için değil, gerçek olmasını istediğim için "sabit
durum" teorisini savunuyordum. Teorinin geçersizliğini savunan
kanıtlar ortaya çıkmaya başladıkça Fred Hoyle bu kanıtları
karşılamada lider rol üstlenmişti. Ben de yanında yer almış,
bu düşmanca kanıtlara nasıl cevap verilebileceği konusunda
fikir yürütüyordum. Ama kanıtlar biriktikçe artık oyunun
bittiği ve sabit durum teorisinin bir kenara bırakılması
gerçeği ortaya çıkıyordu.4
California Üniversitesi'nden
Prof. George O. Abell ise, "Bugünkü mevcut deliller, evrenin
milyarlarca yıl önce Big Bang ile başladığını göstermektedir.
Big Bang teorisini kabul etmekten başka çaremiz kalmıyor."5
demiştir.
Big Bang'in bu zaferi ile birlikte, materyalist
dogmanın temeli olan "ezeli madde" kavramı da tarihe karışmış
oluyordu. Peki o zaman Big Bang'den önce ne vardı ve "yok"
olan evreni bu büyük patlama ile "var"
hale getiren güç neydi? Elbette ki bu soru, A.S. Eddington'ın
ifadesiyle materyalistler için "felsefi olarak itici" olan
gerçeği, yani bir Yaratıcı'nın varlığını
göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Anthony Flew, bu konuda
şunları söyler:
İtiraflarda bulunmanın
insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta
bulunacağım: Mevcut kozmolojik konsensüs (Big Bang modeli),
bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim,
dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir:
"Evrenin bir başlangıcı olduğu" iddiasını. Sadece evrenin
bir sonunun ve başlangıcının olmadığını kabul ettiğimiz
sürece, evrenin şu anki varlığının mutlak bir açıklaması
olduğunu savunabiliriz. Ben hala bu açıklamaya inanıyorum,
ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat
bir durum olmadığını itiraf etmeliyim.6
Kendisini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan
pek çok bilim adamı ise, evrenin yaratılışında sonsuz güç
sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını kabul etmiş durumdadır.
Bu Yaratıcı, hem maddeyi hem de zamanı yaratmış olan, yani
her ikisinden de bağımsız bir varlık olmalıdır.
Evren bilim konusunda önemli çalışmaları olan
ünlü matematikçi Roger Penrose şöyle bir açıklama yapar:
... Ama evrenin kesinlikle
bir amacının olduğunu gösteren bir şey var ki, o da evrenin
şans eseri orada durmadığıdır. Bazı insanlara göre, "evren
sadece oradadır işte." Öylesine olmaya devam ediyor. Biz
de kendimizi birdenbire bu şeyin içinde buluvermişiz. Bu
bakış açısının, evreni anlamamızda çok verimli ya da yardımcı
olacağını sanmıyorum. Bence evren ve onun varlığının altında
bugün henüz pek sezemediğimiz çok daha derin bir şeyler
gizli.7
Kuran'da 14 Yüzyıl Önce Haber Verilen Gerçekler
Buraya kadar özetlemek gerekirse, astrofiziğin
ulaştığı kesin sonuç, tüm evrenin madde ve zaman boyutlarıyla
birlikte, bir sıfır anında büyük bir patlamayla (Big Bang)
varlık bulduğuydu. Big Bang'den önce madde diye bir şey
yoktu. Maddenin, enerjinin, hatta zamanın dahi bulunmadığı,
tamamen metafizik olarak tanımlanabilecek bir yokluk ortamında
madde, enerji ve zaman var olmuştu. Oysa, modern fiziğin
ancak bu yüzyılın sonlarına doğru ulaştığı bu büyük gerçek
Kuran'da bizlere 14 yüzyıl önceden haber verilmekteydi:
Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin Yaratan'dır.
(En'am Suresi, 101)
Bilindiği gibi Big Bang teorisi, başlangıçta
evrendeki tüm cisimlerin birarada olduklarını ve sonradan
ayrıldıklarını göstermiştir. Big Bang teorisinin ortaya
koyduğu bu gerçek ise zamanımızdan tam 14 asır önce insanların
evren hakkındaki bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu
bir dönemde Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
O inkar edenler görmüyorlar mı ki (başlangıçta)
göklerle yer birbiriyle bitişikken, Biz onları ayırdık ve
her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar
mı? (Enbiya Suresi, 30)
Konumuzun başında da gördüğümüz gibi, "evrenin
genişlemesi" Büyük Patlama teorisinin yani evrenin yoktan
var edildiğinin en önemli kanıtlarından biridir. Evren yaratıldığından
beri süregelen ve modern bilim tarafından ancak 20. yüzyılda
saptanabilmiş olan bu olaydan, bundan 14 asır önce gönderilmiş
olan Kuran'da şöyle bahsedilir:
Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve
şüphesiz Biz (onu) genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)
Düzen Getiren Patlama
Aslında Big Bang'in ateistler ve materyalistler
(ikisi neredeyse eşanlamlıdır) açısından oluşturduğu sorun,
ateist felsefeci Anthony Flew'in üstte itiraf ettiğinden
çok daha büyüktür. Çünkü Big Bang, evrenin yalnızca yoktan
var edildiğini değil, aynı zamanda çok planlı, düzenli ve
kontrollü bir biçimde var edildiğini göstermektedir.
Bunun nedeni, bir patlama olan Big Bang'in
ardından evrende çok düzenli bir yapının ortaya çıkmasıdır.
Oysa patlamalar düzenlilik oluşturmazlar. Gözlemlediğimiz
bütün patlamalar, var olan düzenliliği bozar, parçalar ve
yok ederler. Örneğin, atom ve hidrojen bombalarının patlaması,
volkanik patlamalar, doğalgaz patlaması, güneşte meydana
gelen patlamalar... Ne tür patlama incelenirse incelensin,
etkilerinin hep yıkıcı oldukları görülür.
 |
Büyük
Patlama son derece hassas dengelerle gerçekleşmiştir.
Eğer ilk patlamanın hızı milyar kere milyarda bir
kadar bile daha farklı olsaydı, içinde yaşadığımız
evren, gezegenler, yıldızlar ve galaksiler ortaya
çıkamazdı. |
Ancak bir patlamanın ardından karşımıza çok
detaylı bir tasarım çıkarsa, bu durumda bu patlamanın ardında
"doğaüstü" bir müdahale olduğu, patlamayla
birlikte dağılan tüm parçacıkların gerçekte çok kontrollü
bir biçimde hareket ettirildikleri sonucuna varırız.
Big Bang teorisine uzun yıllar karşı çıkmış
olan Sir Fred Hoyle'un sözleri, tam da bu durumu ifade eder:
Big Bang teorisi evrenin
tek ve büyük bir patlama ile başladığını kabul eder. Ama
bildiğimiz gibi patlamalar maddeyi dağıtır ve düzensizleştirirler.
Oysa Big Bang çok gizemli bir biçimde bunun tam aksi bir
etki meydana getirmiştir. Maddeyi birbiriyle birleşecek
ve galaksileri oluşturacak hale getirmiştir.8
Evreni inceleyen birçok bilim
adamı, keşfettikleri bu mükemmel yapının tesadüfler
sonucunda kendiliğinden ortaya çıkamayacağını kabul
etmiştir. |
Hoyle, Big Bang'in düzenlilik oluşturmasının
çelişkili bir durum olduğunu söylerken, elbette Big Bang'i
materyalist bir ön yargıyla yorumlamakta, yani bunun bir
"kontrolsüz patlama" olduğunu varsaymaktadır. Oysa, bir
Yaratıcı'nın yani Allah'ın varlığını kabullenmemek için
böyle bir açıklama yaparak, çelişkili bir duruma düşen kendisi
olmuştur. Zira, patlamayla birlikte ortaya çok büyük bir
düzen çıkmışsa, o zaman "kontrolsüz patlama" fikrinin bir
kenara atılması ve patlamanın olağanüstü bir biçimde kontrollü
olduğunun kabul edilmesi gerekir.
Bu düzenlilik, Big Bang'den sonraki her aşama
için geçerlidir. Big Bang'le birlikte ortaya çıkan madde,
bugün "atomaltı parçacıklar" dediğimiz partiküllerdir. Ama
bunlar -Hoyle'un ifade ettiği gibi "gizemli bir biçimde"-
biraraya gelerek atomları oluşturmuşlardır, hem de evrenin
her yerinde ve her parçasında. Büyük bir düzenlilik içinde
oluşan bu atomlar evrenin belirli bölgelerinde yoğunlaşarak
galaksileri oluşturmuşlardır. Bu galaksilerin içinde yıldızlar,
yıldızların çevresinde ise yıldız sistemleri ve gezegenler
meydana gelmiştir. Tüm bu dev gök cisimleri olağanüstü derecede
düzenlidirler. Evrende yaklaşık 300 milyar galaksi olduğunu
ve bunların her birinin içinde yaklaşık yine 300 milyar
yıldız olduğunu düşünürsek, söz konusu düzen ve dengenin
ne kadar olağanüstü olduğunu da daha kolay anlayabiliriz.
Hassas Dengeler
Big Bang'in ardından evrende oluşan bu olağanüstü
düzenliliğin bir başka yönü ise, "yaşamaya elverişli
bir evren"in oluşmuş olmasıdır. Yaşama imkan tanıyacak
bir gezegenin oluşabilmesi için gerçekleşmesi gereken şartlar
o kadar fazladır ki, bunun rastlantısal bir oluşum olduğunu
düşünmek imkansızdır.
Ünlü bir teorik fizik profesörü olan Paul Davies,
sadece Big Bang sonrasındaki genişleme hızının ne kadar
"hassas ayarlanmış" olduğunu hesaplamış ve inanılmaz bir
sonuca ulaşmıştır. Davies'e göre, Big Bang'in ardından gerçekleşen
genişleme hızı eğer milyar kere milyarda bir oranda bile
farklı olsaydı, hayata imkan sağlayacak bir yıldız tipi
oluşamaz ve evrende canlılık ortaya çıkamazdı:
Hesaplamalar, evrenin
genişleme hızının çok kritik bir noktada seyrettiğini göstermektedir.
Eğer evren biraz bile daha yavaş genişlese çekim gücü nedeniyle
içine çökecek, biraz daha hızlı genişlese kozmik materyal
tamamen dağılıp gidecekti. Bu iki felaket arasındaki dengenin
ne kadar "iyi hesaplanmış" olduğu sorusunun cevabı çok ilginçtir.
Eğer IS zamanında (patlama hızının belirli hale geldiği
zamanda) patlama hızı gerçek hızından sadece 10-18 kadar
bile farklılaşsaydı, bu gerekli dengeyi yok etmeye yetecekti.
Dolayısıyla evrenin patlama hızı inanılmayacak kadar hassas
bir kesinlikle belirlenmiştir. Bu nedenle Big Bang herhangi
bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş
bir oluşumdur.9
 |
Eta
Carinae yıldızı bir süpernova patlamasıyla parçalanıyor.
Bu ve benzeri patlamalar her zaman için düzensizlik
oluşturur. Ancak bilinen en şiddetli patlama olan
Big Bang'in ardından son derece hassas dengeler üzerine
kurulu olan bir uzay ve içindeki tüm sistemler oluşmuştur.
Bu olağanüstü denge ve düzen, asla rastlantılarla
açıklanamaz ve tüm evrenin üstün ve güçlü bir Yaratıcı'nın
yarattığını ispatlar. |
Evrendeki bu muhteşem denge bilimsel bir dergide
şöyle ifade edilir:
Eğer evren maddemizin
yoğunluğu, bir parça daha fazla olsaydı, o zaman Einstein'ın
genel görecelik kuramına göre evren, atomik parçacıkların
birbirini çekme kuvvetleri dolayısıyla bir türlü genişleyemeyecek
ve tekrar küçülerek bir noktacığa dönüşecekti. Eğer yoğunluk
başlangıçta bir parça daha az olsaydı, o zaman evren son
hızla genişleyecek, fakat bu takdirde atomik parçacıklar
birbirini çekip yakalayamayacak ve yıldızlarla galaksiler
hiçbir zaman oluşamayacaktı. Doğaldır ki biz de olmayacaktık!
Yapılan hesaplara göre, evrenimizin başlangıçtaki gerçek
yoğunluğu ile ötesinde oluşması imkanı bulunmayan kritik
yoğunluğu arasındaki fark, yüzde birin bir kuvadrilyonundan
azdır. Bu, bir kalemi sivri ucu üzerinde bir milyar yıl
sonra da durabilecek biçimde yerleştirmeye benzer... Üstelik,
evren genişledikçe, bu denge daha da hassaslaşmaktadır.10
Stephen Hawking ise, Zamanın Kısa Tarihi isimli
kitabında genişleme hızındaki dengeyi şöyle açıklar:
Evrenin genişleme hızı
o kadar kritik bir noktadadır ki, Big Bang'ten sonraki birinci
saniyede bu oran eğer yüz bin milyon kere milyonda bir daha
küçük olsaydı evren şimdiki durumuna gelmeden içine çökerdi.11
Üzerinde yaşadığımız Dünya'da
o denli rahatızdır ki, uçsuz bucaksız, havasız bir
boşlukta binlerce kilometre hızla hareket eden küçücük
bir gezegende yaşadığımızın farkına bile varmayız.
Oysa insanın unutmaması gereken gerçek, Dünya'nın
insanın yaşaması için yaratılmış olan özel bir barınak
olduğudur. |
Paul Davies, bu çok ilginç durum karşısında
şöyle söylemektedir:
Çok küçük sayısal değişikliklere
hassas olan evrenin şu andaki yapısının, çok dikkatli bir
bilinç tarafından ortaya çıkarıldığına karşı çıkmak çok
zordur... Doğanın en temel dengelerindeki hassas sayısal
dengeler, kozmik bir tasarımın varlığını kabul etmek için
oldukça güçlü bir delildir.12
Aynı gerçek karşısında Amerikalı Astronomi
Profesörü George Greenstein de, The Symbiotic Universe adlı
kitabında şöyle yazar:
Kanıtları inceledikçe,
ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliriz. (Evrenin
oluşumunda) bir doğaüstü akıl -ya da Akıl- devreye girmiş
olmalıdır.13
Sonuç olarak, kainattaki muhteşem sistemi incelersek
kainatın varoluşu ve işleyişinin tesadüfi nedenlerle açıklanamayacak
kadar karmaşık bir düzen ve hassas dengeler içerdiği gerçeğiyle
karşılaşırız. Açıkça anlaşılacağı gibi bu hassas denge ve
ince düzenin muazzam bir patlamanın sonrasında kendi kendine
ve tesadüfen gerçekleşmesi imkansız kavramının bile sınırlarını
aşacak bir durum olurdu. Big Bang gibi tüm evrenin madde
ve enerjisini açığa çıkaran bir patlamanın ardından böyle
bir düzenin meydana gelmesi ancak her anına bilinçli müdahaleler
sonucunda gerçekleşebilir. Bu da evreni yoktan var eden
ve onun her anını kontrolü ve hakimiyeti altında bulunduran
Allah'ın yaratmasıdır.
Materyalizmin Sonu
Tüm bu gerçekler, bir 19. yüzyıl dogması olan
materyalist felsefenin iddialarının 20. yüzyıl bilimi tarafından
geçersiz kılındığının göstergeleridirler. Materyalizm, herşeyi
maddeden ibaret saymakla, maddeyi ortaya çıkaran ve düzenleyen
bir Yaratıcı'nın varlığını reddetmiş, ama şiddetle yanılmıştır.
Modern bilim maddesel dünyada var olan büyük plan,
tasarım ve düzeni ortaya çıkarmakta ve maddesel dünyaya
hakim olan bir Yaratıcı'nın, yani Allah'ın varlığını ispatlamaktadır.
Evrende karşılaştığımız bu tasarım, canlılar dünyasında
da ortaya çıkmakta ve materyalizmin en büyük dayanağı sayılan
Darwin'in evrim teorisi de bu nedenle çökmektedir.
 |
"Bilim
Tanrı'yı Buldu." Dünyaca ünlü Newsweek dergisinin
Temmuz 1998 tarihli sayısının kapağında bu başlık
vardı. Dergi, bu sayısında, modern bilimin bulgularının
Allah'ın varlığını gösterdiğini ve sayısız bilim adamının
bu gerçeği kabul ettiğini anlatıyordu. |
Materyalizm asırlar boyunca pek çok insanı
etkilemiş, hatta 19. yüzyılda "bilimsellik" maskesine bürünmüş
olabilir. Ama görünen o ki, 21. yüzyılda bilime aykırı bir
batıl inanış olarak tarihe geçecektir. İnsanlık dünyanın
öküzün boynuzları üzerinde durduğu ya da düz olduğu gibi
batıl inanışlardan kurtulmuştur, materyalizmden de kurtulacaktır.


2 Georges
Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri, İstanbul: Sosyal
Yayınlar, 1989, s. 84
3 S. Jaki, Cosmos and Creator, Chicago:
Regnery Gateway, 1980, s. 54
4 Stephen Hawking, Evreni Kucaklayan Karınca,
Alkım Yayınları, 1993, s. 62-63
5 George O. Abel, Exploration of The Universe,
Holt Rinehart and Winston, 1975, s. 665-667
6 Henry Margenau, Roy Abraham Vargesse,
Cosmos, Bios, Theos, La Salle IL: Open Court Publishing,
1992, s. 241
7 Stephen Hawking, Evreni Kucaklayan Karınca,
Alkım Yayınevi, 1992, s. 143
8 W. R. Bird. The Origin of Species Revisited,
Nashville: Thomas Nelson, 1991, s. 462
9 W. R. Bird. The Origin of Species Revisited,
Nashville: Thomas Nelson, 1991, s. 405-406
10 Bilim ve Teknik, sayı 201, s. 16
11 Stephen Hawking, A Brief History Of
Time, Bantam Press, London: 1988, s. 121-125
12 Paul Davies, God and the New Physics,
New York: Simon & Schuster, 1983, s. 189
13 Hugh Ross, The Creator and the Cosmos,
Colorado Springs, CO: Nav-Press, 1993, s. 114-15