MADDENİN ARDINDAKİ
SIR
Çevresini akıl ve vicdan yoluyla izleyen kişi evrendeki canlı-cansız
herşeyin yaratılmış olduğunu fark eder. Peki tüm bunlar kim
tarafından yaratılmıştır?
Açıktır ki, evrenin her noktasında kendini
belli eden "yaratılmışlık", evrenin kendisinin
bir ürünü olamaz. Örneğin bir böcek kendi kendisini var
etmemiştir. Güneş sistemi, bitkiler, insanlar, bakteriler,
alyuvarlar, kelebekler kendi kendilerini
yaratmamışlardır. Tüm bunların "tesadüfen" oluşmaları gibi
bir ihtimal de, kitabın önceki sayfalarında incelediğimiz
gibi, söz konusu değildir.
Dolayısıyla şu sonuca varabiliriz: Gözümüzle
gördüğümüz herşey yaratılmıştır... Ancak gözümüzle gördüğümüz
şeylerin hiçbiri "Yaratıcı" değildir. O halde, Yaratıcı,
gözümüzle gördüğümüz herşeyden başka ve üstün bir varlıktır.
Kendisi görünmeyen, fakat yarattığı herşeyin Kendisi'nin
varlığını ve vasıflarını gösterdiği üstün bir güçtür.
İşte Allah'ın varlığını tanımayanların saptığı
nokta da buradadır. Bu kişiler, Allah'ı gözleriyle görmedikleri
sürece, O'nun varlığına iman etmemeye şartlandırmışlardır
kendilerini. Ancak bu durumda, evrenin her yerinde apaçık
görünen "yaratılmışlık" gerçeğini gizlemek,
evrenin ve canlıların yaratılmamış olduğunu iddia etmek
zorunda kalırlar. Bunu yapmak için yalanlara başvururlar.
Evrim teorisi ve materyalist felsefe bu konuda başvurulan
yalanların ve sonuçsuz çırpınışların en belirgin iki örneğidir.
İnkar edenlerin temel yanılgısı, aslında Allah'ın
varlığını inkar etmeyen, ancak çarpık bir Allah inancına
sahip olan pek çok kişi tarafından da paylaşılır. Toplumun
çoğunluğunu oluşturan bu kişiler, yaratılışı reddetmezler,
ancak Allah'ın "nerede" olduğuna dair ilginç batıl inançları
vardır: Çoğu, Allah'ın "gökte" olduğunu sanır. Bilinçaltlarındaki
düşünceye göre, Allah çok uzaklardaki bir gezegenin arkasındadır
ve çok nadiren "dünya işlerine" müdahale eder. Ya da hiç
etmez; evreni yaratmış ve bırakmıştır, insanlar kendi kaderlerini
çizerler...
Kimileri de Kuran'ın Allah'ın "her yerde" olduğuna
dair haberini duymuşlardır, fakat bunun anlamını tam olarak
çözemezler. Bilinçaltlarındaki batıl düşünce, Allah'ın radyo
dalgaları ya da görünmez, hissedilmez bir gaz gibi, maddeleri
çevrelediği şeklindedir.
Oysa bu düşünce ve baştan beri saydığımız,
Allah'ın "nerede" olduğunu bir türlü çözemeyen
(belki de bu yüzden O'nu inkar eden) düşünceler, ortak bir
yanlışa dayanmaktadırlar: Hiçbir temeli olmayan bir ön yargıyı
benimsemekte, ondan sonra da Allah ile ilgili olarak zanlara
kapılmaktadırlar.
Nedir bu ön yargı?..
Bu ön yargı maddenin varlığı ve niteliği ile
ilgilidir. Maddenin var olduğu konusunda öyle şartlanmışlardır
ki, gerçekten var mıdır, yoksa sadece bir gölge varlık mıdır,
hiç düşünmemişlerdir. Oysa modern bilim, bu ön yargıyı da
yıkarak, çok önemli ve etkileyici bir gerçeği ortaya koymaktadır.
İlerleyen sayfalarda Kuran'da da işaret edilen bu büyük
gerçeği açıklamaya çalışacağız.
Elektrik Sinyallerinden Oluşan Evren
Yaşadığımız dünya ile ilgili tüm bilgilerimiz
bize beş duyumuz aracılığı ile gelir. Yani biz gözümüzün
gördüğü, elimizin dokunduğu, burnumuzun kokladığı, dilimizin
tattığı, kulağımızın duyduğu bir dünyayı tanırız. Doğumumuzdan
itibaren bu duyulara bağlı olduğumuz için "dış dünya"nın,
duyularımızın bize tanıttığından farklı olabileceğini hiç
düşünmemişizdir.
Oysa, bugün birçok bilim dalında yapılan araştırmalar
son derece farklı bir anlayışı beraberinde getirmiş, algılarımız
ve algıladığımız dünya ile ilgili ciddi şüphelerin oluşmasına
neden olmuştur.
Bu yeni anlayışın çıkış noktası ise şudur:
Bizim "dış dünya" olarak algıladıklarımız, yalnızca elektrik
sinyallerinin beyinde yarattığı etkilerdir. Elmanın kırmızılığı,
tahtanın sertliği, dahası anneniz, babanız, aileniz, sahibi
olduğunuz bütün mallar, eviniz, işiniz ve bu kitabın satırları
yalnızca ve yalnızca beyninizdeki elektrik sinyallerinden
ibarettir.
Frederick Vester bilimin bu konuda ulaştığı
noktayı şöyle ifade eder:
Bazı düşünürlerin, 'insan
bir hayaldir, aslında bütün yaşananlar geçici ve
aldatıcıdır, bu evren bir gölgedir' şeklindeki
sözleri günümüzde bilimsel olarak kanıtlanıyor gibidir.14
Ünlü filozof George Berkeley'in, bu şaşırtıcı
gerçek ile ilgili açıklaması ise şöyledir:
Kendilerini gördüğümüz
ve dokunduğumuz için, bize algılarımızı verdikleri için
nesnelerin varlığına inanırız. Oysa algılarımız sadece zihnimizde
var olan fikirlerdir. Şu halde algılar aracılığıyla ulaştığımız
nesneler fikirlerden başka bir şey değildirler ve bu fikirler,
zihnimizden başka yerde bulunmazlar zorunlu olarak… Bütün
bunlar madem ki sadece zihinde var olan şeylerdir, öyleyse
evreni ve şeyleri zihnin dışında varlıklar olarak hayal
ettiğimizde, yanılmaların içine düşmüş oluyoruz demektir…
Öyleyse bizi çevreleyen şeylerin hiçbirinin bizim zihnimizin
dışında bir varlığı yoktur.15
Konuyu tam olarak açıklamak için öncelikle,
dış dünya hakkında bize bilgi veren duyularımızdan söz edelim.
Bir cisimden gelen uyarılar
elektrik sinyaline dönüşerek beyinde bir etki oluştururlar.
"Görüyorum" derken, aslında zihnimizdeki elektrik
sinyallerinin etkisini seyrederiz. |
Nasıl Görüyoruz, Duyuyoruz, Tadıyoruz?
Görme olayı oldukça aşamalı bir biçimde gerçekleşir.
Görme sırasında, herhangi bir cisimden gelen ışık demetleri
(fotonlar), gözün önündeki lensin içinden kırılarak geçer
ve gözün arka tarafındaki retinaya ters olarak düşerler.
Buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülen
görme uyarıları, sinirler aracılığı ile, beynin arka kısmındaki
görme merkezi adı verilen küçük bir bölgeye ulaşırlar. Bu
elektrik sinyali bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde
görüntü olarak algılanır. Yani görme olayı, gerçekte beynin
arkasındaki küçük, ışığın hiçbir şekilde giremediği,
kapkaranlık bir bölgede yaşanır.
Şimdi genelde herkesçe bilinen bu bilgiye bir
kez daha dikkatlice bakalım: Biz, "görüyorum" derken, aslında
gözümüze gelen uyarıların elektrik sinyaline dönüşerek beynimizde
oluşturduğu "etkiyi" görürüz. Yani "görüyorum" derken,
aslında beynimizdeki elektrik sinyallerini seyrederiz.
|
Bir cisimden
gelen ışık demetleri retina üzerine ters olarak düşerler.
Burada elektrik sinyaline dönüşen görüntü beynin arka
tarafındaki görme merkezine ulaştırılır. Görme merkezi
dediğimiz yer küçücük bir alandır. Beyin ışığı geçirmediği
için, görme merkezine de ışığın ulaşması mümkün değildir.
Yani biz, ışıl ışıl ve derinlikli bir dünyayı küçücük
ve ışığın asla ulaşamadığı bir noktada algılarız.
|
 |
Bir ateşin ışığını
ve sıcaklığını hissettiğimiz anda bile beynimizin
içi kapkaranlıktır ve ısısı hiç değişmez. |
Hayatımız boyunca gördüğümüz her görüntü bir
kaç cm3'lük görme merkezinde oluşur. Okuduğunuz bu satırlar
da, ufka baktığınızda gördüğünüz uçsuz bucaksız manzara
da, bu küçücük yerde meydana gelmektedir. Bu arada gözden
kaçırılmaması gereken bir nokta daha vardır. Az önce belirttiğimiz
gibi, kafatası ışığı içeri geçirmez, yani beynin içi kapkaranlıktır.
Dolayısıyla beynin ışığın kendisiyle muhatap olması asla
mümkün değildir.
Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayalım.
Karşımızda bir mum olduğunu düşünelim. Bu mumun karşısına
geçip onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz,
muma ait ışığın aslı ile hiçbir zaman muhatap olmaz. Mumun
ışığını gördüğümüz anda bile kafamızın ve beynimizin içi
kapkaranlıktır. Kapkaranlık beynimizin içinde, aydınlık,
ışıl ışıl ve renkli bir dünyayı seyrederiz.
R.L.Gregory, bizim çok doğal karşıladığımız
görme olayındaki mucizevi durumu şöyle ifade etmektedir:
Görme olayına o kadar
alışmışız ki, çözülmesi gereken sorular olduğunun farkına
varmak büyük bir hayal gücü gerektiriyor. Fakat bunu dikkate
alın. Gözlerimize minik tepetaklak olmuş görüntüler veriliyor,
ve biz çevremizde bunları sağlam nesneler olarak görüyoruz.
Retinaların üzerindeki uyarıların sonucunda nesneler dünyasını
algılıyoruz ve bu bir mucizeden farksız aslında.16
Aynı durum diğer algılar için de geçerlidir.
Ses, dokunma, tat ve koku, birer elektrik sinyali olarak
beyne ulaşır ve buradaki ilgili merkezlerde algılanırlar.
Duyma da benzer şekilde gerçekleşir: Dış kulak,
çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp
orta kulağa iletir; orta kulak aldığı ses titreşimlerini
güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri
elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Aynı
görmede olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde
gerçekleşir. Kafatası ışığı geçirmediği gibi sesi de geçirmez.
Dolayısıyla bir insanın duyduğunu sesler ne kadar güçlü
ve gürültülü de olsa beynin içi tamamen sessizdir.
Buna rağmen en net sesler beyinde algılanır.
Öylesine bir netliktir ki bu; sağlıklı bir insan kulağı
hiçbir parazit, hiçbir cızırtı olmaksızın herşeyi duyar.
Ses geçirmeyen beyninizde bir orkestranın senfonilerini
dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız,
bir yaprağın hışırtısından jet uçaklarının gürültüsüne dek
geniş bir frekans aralığındaki tüm sesleri algılayabilirsiniz.
Ama o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi
ölçülse burada derin bir sessizliğin hakim olduğu görülecektir.
Koku algımızın oluşması da buna benzerdir:
Vanilya kokusu, gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun
epitelyum denilen bölgesindeki titrek tüylerde bulunan alıcılara
gelirler ve bu alıcılarda etkileşime girerler. Bu etkileşim
beynimize elektrik sinyali olarak iletilir ve koku olarak
algılanır. Sonuçta bizim güzel ya da çirkin diye adlandırdığımız
kokuların hepsi uçucu moleküllerin etkileşimlerinin elektrik
sinyaline dönüştürüldükten sonra, beyindeki algılanış biçiminden
başka bir şey değildir. Bir parfümü, bir çiçeği, sevdiğiniz
bir yemeği, deniz kokusunu, hoşunuza giden ya da gitmeyen
her türlü kokuyu beyninizde algılarsınız. Fakat koku molekülleri
beyne hiçbir zaman ulaşamazlar. Ses ve görüntüde olduğu
gibi beyninize ulaşan yalnızca elektrik sinyalleridir. Sonuç
olarak, doğduğunuz andan itibaren dışarıdaki nesnelere ait
olarak bildiğiniz kokular duyu organlarınız aracılığı ile
hissettiğiniz elektrik uyarılarıdır.
Benzer şekilde, insan dilinin ön tarafında
da dört farklı tip kimyasal alıcı vardır. Bunlar tuzlu,
tatlı, ekşi ve acı tadlarına karşılık gelir. Tat alıcılarımız
bir dizi kimyasal işlemden sonra bu algıları elektrik sinyallerine
dönüştürür ve beyne iletirler. Bu sinyaller de beyin tarafından
tat olarak algılanırlar. Bir çikolatayı ya da sevdiğiniz
bir meyveyi yediğinizde aldığınız tat, elektrik sinyallerinin
beyin tarafından yorumlanmasıdır. Dışarıdaki nesneye ise
asla ulaşamazsınız; çikolatanın kendisini göremez, koklayamaz
ve tadamazsınız. Örneğin, beyninize giden tat alma sinirleri
kesilse, o an yediğiniz herhangi bir şeyin tadının beyninize
ulaşması mümkün olmaz; tat alma duyunuzu tamamen yitirirsiniz.
Bu noktada karşımıza bir gerçek daha çıkar:
Bir yiyeceği tattığımızda bir başkasının o yiyecekten aldığı
tadın veya bir sesi duyduğumuzda başka birisinin duyduğu
sesin bizim algıladıklarımız ile aynı olduğundan emin olmamız
mümkün değildir. Bu gerçekle ilgili Lincoln Barnett şöyle
demektedir:
Hiç kimse kendisinin
kırmızıyı ya da "Do" notasını duyuşunun başka bir insanınki
ile aynı olup olmadığını bilemez.17
Dokunma duyumuza gelince de, değişen bir şey
olmadığını görürüz. Bir cisme dokunduğumuzda dış dünyayı
ve nesneleri tanımamıza yardımcı olacak bilgiler, derideki
duyu sinirleri aracılığıyla beyne ulaştırılırlar. Dokunma
hissi beynimizde oluşur. Zannedildiği gibi dokunma hissini
algıladığımız yer parmak uçlarımız ya da derimiz değil,
yine beynimizdeki dokunma merkezidir. Bizler nesnelerden
gelen elektriksel uyarıların beynimizde değerlendirilmesi
sonucu sertlik ya da yumuşaklık, sıcaklık ya da soğukluk
gibi nesneleri tanımlayan farklı farklı hisler duyarız.
Hatta bir cismi tanımaya yarayan her türlü detayı bu uyarılar
sonucunda elde ederiz. Bu önemli gerçekle ilgili olarak
B. Russel ve L. Wittgeinstein gibi ünlü filozofların düşünceleri
şöyledir:
…Bir limonun gerçekten
var olup olmadığı ve nasıl bir süreçle varlaştığı sorulamaz
ve incelenemez. Limon, sadece dille anlaşılan tat, burunla
duyulan koku, gözle görülen renk ve biçimden ibarettir ve
yalnız bu nitelikleri bilimsel bir araştırmanın ve yargının
konusu olabilir. Bilim, nesnel dünyayı asla bilemez.18
Yani maddesel dünyaya ulaşmamız imkansızdır.
Muhatap olduğumuz tüm nesneler, gerçekte görme, işitme,
dokunma gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki
bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin
bizim dışımızdaki "aslı" ile değil, beynimizdeki
kopyaları ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaları
dışımızdaki gerçek madde zannederek yanılırız.
Hayatımız boyunca gördüğümüz
her görüntü beynin arka tarafındaki görme merkezinde
oluşur ve bu görme merkezi sadece ve sadece birkaç
cm3 büyüklüğündedir. Dar bir oda görüntüsü de, geniş
bir manzara görüntüsü de bu çok küçük alana sığmaktadır.
O halde bizim gördüğümüz, dışarıda var olan gerçek
büyüklük değil, sadece beynimizin algıladığı büyüklüktür.
|
Beynimizin İçinde Oluşan "Dış Dünya"
Buraya kadar anlattığımız fiziksel gerçekler
bizi tartışılmaz bir sonuca ulaştırır: Bizim gördüğümüz,
dokunduğumuz, duyduğumuz ve adına "madde", "dünya" ya da
"evren" dediğimiz kavramlar, sadece ve sadece beynimizde
oluşan elektrik sinyalleridir.
Örneğin meyve yiyen biri, aslında meyvenin
beynindeki algısıyla muhataptır, aslıyla değil. Kişinin
"meyve" diye nitelendirdiği şey, meyvenin biçimi, tadı,
kokusu ve sertliğine ait elektriksel bilginin beyinde algılanmasından
ibarettir. Eğer beyne giden görme sinirini keserseniz, meyve
görüntüsü de bir anda yok olur. Veya burundaki algılayıcılardan
beyne uzanan sinirdeki bir kopukluk, koku algınızı tamamen
ortadan kaldırır. Çünkü meyve, birtakım elektrik sinyallerini
beynin yorumlamasından başka bir şey değildir.
  |
Normal bir insan
aynı gülü soldaki şekilde renkli olarak görürken,
renk körü olan bir kişi aynı gülü sağdaki gibi grinin
tonlarında görür. Peki hangisi "gerçek"tir? |
Üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir nokta
da uzaklık hissidir. Uzaklık, örneğin bu
kitapla aranızdaki mesafe, sadece beyninizde meydana gelen
bir boşluk hissidir. Bir insanın kendisinden çok uzakta
sandığı maddeler de aslında beyninin içindedir. Örneğin
insan göğe bakıp yıldızları seyreder ve bunların milyonlarca
ışık yılı uzakta olduklarını sanır. Oysa yıldızlar onun
içinde, beynindeki görüntü merkezindedirler. Bu yazıları
okurken içinde oturduğunuzu sandığınız odanın da aslında
içinde değilsiniz; aksine oda sizin içinizdedir. Bedeninizi
görmeniz, sizi odanın içinde olduğunuza inandırır. Ancak
şunu unutmayın; bedeniniz de beyninizde oluşan bir görüntüdür.
Tüm diğer algılarınız için de aynı durum geçerlidir.
Örneğin siz yan odadaki televizyonun sesini duyduğunuzu
sanırken aslında beyninizin içindeki sesle muhatapsınızdır.
Ne yanda bir oda olduğunu, ne de o odadaki bir televizyondan
ses geldiğini ispatlamanız mümkün değildir. Metrelerce uzaktan
geldiğini sandığınız ses de, hemen yanınızdaki kişinin konuşması
da aslında beyninizdeki birkaç santimetrekarelik duyma merkezinde
algılanmaktadır. Bu algı merkezinin dışında sağ, sol, ön,
arka gibi bir kavram yoktur. Yani ses sağdan, soldan veya
havadan size ulaşmaz; sesin geldiği bir yön yoktur.
Algıladığınız kokular da böyledir; hiçbiri
uzak bir mesafeden size ulaşmaz. Koku alma merkezinizde
oluşan etkileri, dışarıdaki maddelerin kokusu zannedersiniz.
Oysa bir gülün görüntüsü nasıl ki görme merkezinizin içindeyse,
o gülün kokusu da aynı şekilde koku alma merkezinizin içindedir;
dışarıda ne gül vardır, ne de ona ait bir koku...
Çünkü algılarımızın bize tanıttığı "dış dünya",
aynı anda beynimize ulaşan "elektrik sinyalleri bütünü"nden
başka bir şey değildir. Beynimiz hayatımız boyunca bu sinyalleri
değerlendirir. Biz de bunları maddenin "dışarıdaki" aslı
sanarak yanıldığımızın farkında olmadan bir ömür süreriz.
Yanılırız, çünkü algılarımızla maddenin kendisine asla ulaşamayız.
"Dış dünya" sandığımız sinyalleri yorumlayıp
anlamlı hale getiren de, yine bizim beynimizdir. Örneğin
duyma algısını ele alalım. Kulağımızın içine gelen ses dalgalarının
yorumunu yaparak onu bir senfoniye çeviren aslında beynimizdir.
Yani müzik, beynimizin oluşturduğu bir algıdır. Renkleri
görürken de aslında gözümüze ulaşan sadece ışığın farklı
dalga boylarıdır. Bu farklı dalga boylarını renklere
çeviren yine beynimizdir. "Dış dünyada" renk yoktur.
Ne elma kırmızı, ne gökyüzü mavi, ne de ağaçlar yeşildir.
Onlar, sadece öyle algıladığımız için öyledirler. "Dış
dünya", tamamen algılayana bağlıdır.
Nitekim gözdeki retinada oluşan küçük bir bozukluk
renk körlüğüne sebep olur. Kimi insan maviyi yeşil, kimisi
kırmızıyı mavi, kimisi de renkleri grinin çeşitli tonları
şeklinde algılar. Bu noktadan sonra dışarıdaki nesnenin
renkli olup olmaması önemli değildir.
Ünlü düşünür Berkeley de bu gerçeğe şu sözleriyle
dikkat çekmektedir:
İlkin renklerin, kokuların,
v.b. "gerçekten var olduğu" sanıldı; ama daha sonra, bu
çeşit görüşler reddedildi ve görüldü ki, bunlar duyumlarımız
sayesinde vardır.19
Yapay olarak oluşturulan uyarılar
sonucunda, dışarıda herhangi bir maddesel gerçeklik
yokken, beynimizde aslı kadar gerçek ve canlı bir
dünya oluşabilir. Eğer beynimize gelişmiş bir bilgisayar
yardımıyla gerekli elektrik sinyallerini gönderebilmek
mümkün olsaydı, dış dünyanın varlığına gerek olmadan
her türlü olayı yaşayabilir, örneğin araba kullandığımızı
zannedebilirdik. |
Sonuç olarak; biz nesneleri onlar renkli olduğundan
ya da dışarıda maddi bir varlığa sahip olduklarından renkli
görmeyiz. Çünkü, varlıklara yüklediğimiz tüm nitelikler,
"dış dünyada" değil, içimizdedir.
Peki o zaman "dış dünya"da geriye ne kalır?...
"Dış Dünya"nın Varlığı Şart Mı?
Şimdiye dek hep bir "dış dünya"dan, bir de
bizim gördüğümüz ve beynimizde oluşan algılar dünyasından
söz ettik. Ama "dış dünya"ya hiçbir zaman ulaşamadığımıza
göre, bu dünyanın gerçekten var olduğunu nasıl bilebiliriz?
Elbette ki bilemeyiz. Aksine, her nesne yalnızca
algıların bir toplamı olduğuna, algılar da yalnız zihinde
var olduklarına göre, var olan tek dünya sadece
algılar dünyasıdır. Tanıdığımız tek dünya, zihnimizin
içinde olan, orada çizilen, seslendirilen ve renklendirilen,
kısacası zihnimizde meydana gelen bir dünyadır ve bizim
varlığından emin olabileceğimiz tek dünya da budur.
Beynimizde seyrettiğimiz algıların maddesel
karşılıkları olduğunu ise asla ispatlayamayız. Bu algılar
pekala "yapay" bir kaynaktan da geliyor olabilirler.
Bunu şöyle bir örnekle zihnimizde canlandırabiliriz:
Önce, beyninizi vücudunuzun dışına çıkarıp,
cam bir küpün içinde suni olarak yaşattığımızı düşünelim.
Bir de bunun yanına, her türlü elektrik sinyalinin üretilebildiği
bir bilgisayar yerleştirelim. Sonra, herhangi bir ortama
ait görüntü, ses, koku gibi verilerin elektrik sinyallerini
yapay olarak bu bilgisayarda üretelim ve kaydedelim. Bu
bilgisayarı elektrik kablolarıyla beyninizdeki algı merkezlerine
bağlayalım ve burada kayıtlı olan sinyalleri beyninize gönderelim.
Bu sinyalleri algıladıkça beyniniz (bir başka deyimle "siz"),
bunların karşılığı olan ortamı görecek ve yaşayacaktır.
Bu bilgisayardan beyninize, kendi görüntünüze
ait elektrik sinyalleri de gönderebiliriz. Örneğin bir masada
otururken algıladığınız bütün görme, işitme, dokunma gibi
duyuların elektriksel karşılıklarını beyninize gönderdiğimizde,
beyniniz kendisini bürosunda oturmakta olan bir işadamı
sanacaktır. Bilgisayardan gelen uyarılar devam ettikçe de
bu hayali dünya devam edecektir. Yalnızca bir beyinden ibaret
olduğunu ise hiçbir şekilde anlayamayacaktır. Çünkü beynin
içinde bir dünya oluşması için beyindeki ilgili merkezlere
gerekli uyarıların ulaşması yeterlidir. Bu uyarılar yapay
bir kaynaktan, örneğin bir kayıt cihazından ya da daha farklı
bir algı kaynağından geliyor olabilir.
Ünlü bilim felsefecisi Bertrand Russell bu
konuda şunları söyler:
…Parmaklarımızla masaya
bastığımız zamanki dokunma duyusuna gelince, bu parmak uçlarındaki
elektron ve protonlar üzerinde bir elektrik etkisidir. Modern
fiziğe göre, masadaki elektron ve protonların yakınlığından
oluşmuştur. Eğer parmak uçlarımızdaki aynı etki,
bir başka yolla ortaya çıkmış olsaydı, hiç masa olmamasına
rağmen aynı şeyi hissedecektik.20
Görüldüğü gibi maddesel karşılıkları olmayan
algıları gerçek sanarak aldanmamız çok kolaydır. Nitekim
bu gerçeği rüyalarımızda sık sık yaşarız. Rüyada tamamen
gerçek gibi duran olaylar yaşar, insanlar, nesneler, ortamlar
görürüz. Ama hepsi birer algıdan başka bir şey değildir.
Rüya ile "gerçek dünya" arasında ise temel bir fark yoktur;
her ikisi de zihinde yaşanır.
Algılayan Kim?
Buraya kadar anlaşılacağı gibi, içinde yaşadığımızı
sandığımız ve "dış dünya" adını verdiğimiz maddesel dünyanın
aslında beynimizde oluştuğuna kuşku yoktur. Ama asıl önemli
soru burada ortaya çıkar: Bildiğimiz bütün maddesel varlıklar
gerçekte birer algı ise, o halde beynimiz nedir? Beynimiz
de kolumuz, bacağımız ya da başka herhangi bir nesne gibi
maddesel dünyanın bir parçası olduğuna göre, o da diğer
maddeler gibi bir algı olmalıdır.
Modern fiziğin bulguları da
maddesel evrenin bir algılar bütünü olduğunu gösteriyor.
30 Ocak 1999 tarihli sayısında bu gerçeği ele alan
ünlü Amerikan bilim dergisi New Scientist'in kapağında
şu soru yer alıyor: "Gerçeğin Ötesinde: Evren, Bilginin
Bir Dansı mı ve Madde Sadece Bir Seraptan mı İbaret?"
|
Rüya ile ilgili bir örnek konuyu daha iyi açıklayacaktır.
Şimdiye kadar olan anlatımımıza uygun olarak beynimizin
içinde bir rüya seyrettiğimizi düşünelim. Rüyada hayali
bir bedenimiz olacaktır. Hayali bir kolumuz, hayali bir
gövdemiz, hayali bir gözümüz ve de hayali bir beynimiz.
Rüya sırasında bize "nerede görüyorsun?" gibi bir soru gelse
vereceğimiz cevap "beynimde görüyorum" olacaktır. Ama ortada
gerçek bir beyin yoktur. Sadece hayali bir vücut, hayali
bir kafatası ve hayali bir beyin vardır. Rüyanızdaki görüntüyü
gören irade ise, rüyadaki hayali beyin değil, ondan daha
"ötede" olan bir varlıktır.
Rüyadaki ortamla gerçek hayat dediğimiz ortam
arasında herhangi bir fiziksel fark olmadığını biliyoruz.
Öyleyse, bize gerçek hayat dediğimiz ortamda, "nerede görüyorsun?"
sorusu sorulduğunda da üstteki örnekteki gibi "beynimde"
cevabını vermenin bir anlamı yoktur. Her iki durumda da
gören ve algılayan irade, bir et parçası niteliğindeki beyin
değildir.
Beyni analiz ettiğimizde karşımıza, diğer canlı
organlarda da bulunan protein ve yağ molekülleri gibi moleküllerden
daha farklı bir malzeme çıkmaz. Yani beyin dediğimiz et
parçasında, görüntüleri seyrederek yorumlayacak, bilinci
oluşturacak, kısacası "ben" dediğimiz şeyi yaratabilecek
bir şey yoktur.
R. L.Gregory beynin içinde görüntünün algılanması
ile ilgili insanların düştükleri bir yanılgıyı şöyle dile
getirmektedir:
Gözlerin beyinde resimler
oluşturduğunu söylemeye yönelik bir eğilim söz konusudur,
fakat bundan kaçınmak gerekir. Beyinde bir resim oluştuğu
söylenirse bunu görmesi için içte bir göz daha olması gerekir
-fakat bu gözün resmini görebilmek için bir göze daha ihtiyaç
olacaktır,... ve bu da sonsuz bir göz ve resim olması anlamına
gelir. Bu mümkün olamaz.21
Maddeden başka bir varlığı kabul etmeyen materyalistlerin
içinden çıkamadıkları asıl nokta burasıdır: Gören, gördüğünü
algılayan ve tepki veren "içteki göz" kime aittir?
Karl Pribram da bilim ve felsefe dünyasında,
algıyı hissedenin kim olduğu ile ilgili bu önemli arayışa
dikkat çekmiştir:
Yunanlılardan beri, filozoflar
"makinenin içindeki hayalet", "küçük insanın içindeki küçük
insan" vb. üzerine düşünüp durmuşlardı. "Ben", beyni
kullanan varlık nerededir? Asıl bilmeyi gerçekleştiren kim?
Assisi'li Aziz Francis'in de söylemiş olduğu gibi: "Aradığımız
şey bakanın ne olduğudur." 22
  |
Beyin, protein
ve yağ moleküllerinden oluşan bir hücreler yığınıdır.
Nöron (yukarıda sağda) adı verilen sinir hücrelerinden
oluşmuştur. Bilinci oluşturan elbette nöronlar değildir.
Nöronların yapısını incelediğimizde karşımıza çıkan
ise atomlardır. (yukarıda solda) Kuşkusuz şuursuz
atomların da şuur meydana getirmesi mümkün değildir.
Beyin dediğimiz et parçasında, görüntüleri izleyecek,
bilinci oluşturacak, kısacası "ben" dediğimiz şeyi
yaratabilecek bir güç yoktur. |
Şimdi şunu düşünün: Elinizdeki kitap, içinde
oturduğunuz oda, kısaca önünüzdeki bütün görüntüler beyninizin
içinde görülmektedir. Peki bu görüntüleri atomlar mı görüyor?
Hem de kör, sağır, bilinçsiz atomlar... Neden atomların
bir kısmı bu özellikleri kazanmış da, diğerleri kazanamamış?...
Düşünmemiz, kavramamız, hatırlamamız, sevinmemiz, üzülmemiz,
bütün bunlar bu atomların arasındaki kimyasal reaksiyonlardan
mı ibaret?
Bu soruları dikkatle düşündüğümüzde, atomlarda
irade aramanın bir anlamı olmadığını görürüz. Açıktır ki,
gören, işiten ve hisseden varlık, madde ötesinde bir varlıktır.
Peki bu görüntüleri beyninizin içinde gören kimdir? Beyninizin
içinde, bir göze ihtiyaç duymadan bu kitabın görüntüsünü
gören, gördüklerini anlayan, okuduklarından etkilenen, bunlar
üzerinde düşünen kimdir? Beyine ulaşan elektrik sinyallerini
bir kulağa ihtiyaç duymadan, bir dostunun sesi veya en sevdiği
şarkı olarak dinleyen, dinlediklerinden zevk alan kimdir?
İşte bu varlık "ruh"tur.
"Maddesel dünya" dediğimiz algılar bütünü,
işte bu ruh tarafından seyredilen bir hayaldir. Nasıl rüyamızda
sahip olduğumuz bedenimizin ve rüyamızda gördüğümüz maddesel
dünyanın bir gerçekliği yoksa, içinde yaşadığımız evrenin
ve sahip olduğumuz bedenin de maddesel bir gerçekliği olup
olmadığını asla bilemeyiz.
Bizim madde olarak algıladığımız herşey, sadece
ruhun gördüğü algılardan ibarettir. Bu satırları yazan ve
okuyan akıllı varlıklar, birer atom ve molekül yığını -ve
bunların arasındaki kimyasal reaksiyonlar- değil, birer
"ruh"tur.
Gerçek Mutlak Varlık
Bu soruya cevap verirken dikkat edilmesi gereken
gerçek şudur; maddenin kendi başına bağımsız bir varlığı
yoktur. Madde bir algı olduğuna göre, "yapay" bir şeydir.
Yani bu algının bir başka güç tarafından yapılması, daha
açık bir ifadeyle yaratılması gerekir. Hem de sürekli olarak.
Bu, bir televizyon ekranında görüntünün devam edebilmesi
için, yayının da sürekli devam etmesi gibidir.
Peki bizim ruhumuza yıldızları, dünyayı, bitkileri,
insanları, bedenimizi ve gördüğümüz diğer herşeyi sürekli
olarak seyrettiren kimdir?
Çok açıktır ki, içinde yaşadığımız tüm maddesel
evreni, yani algılar bütününü yaratan ve sürekli yaratmaya
devam eden üstün bir Yaratıcı vardır. Bu Yaratıcı sonsuz
bir güç ve bilgi sahibidir.
O Yaratıcı alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Göklerin ve yerin, yani evrenin sabit ve kararlı
olmadığı, sadece Allah'ın yaratmasıyla varlık buldukları
ve O yaratmayı durdurduğunda yok olacakları bir ayette şöyle
ifade edilir:
Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar
diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval
bulacak olurlarsa, Kendisi'nden sonra artık kimse onları
tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır. (Fatır Suresi,
41)
Daha önce de belirttiğimiz gibi, insanların
çoğu, Allah'ın gücünü kavrayamadıklarından, O'nu göklerde
bir yerlerde bulunan ve dünya işlerine müdahale etmeyen
bir varlık olarak düşünürler. Bu mantığın temeli, evrenin
bir maddeler bütünü olduğu, Allah'ın ise bu maddelerin "dışında"
bir yerlerde bulunduğu şeklindedir.
Oysa, şimdiye dek incelediğimiz gibi, madde
bir algıdan ibarettir. Gerçek mutlak varlık ise Allah'tır.
Yani var olan sadece Allah'tır, O'ndan başka herşey
Allah'ın yarattığı görüntü varlıklardır. Böyle
olunca da, Allah'ın madde topluluğunun "dışında" olması
gibi bir şey söz konusu olamaz. Allah "her yerde"dir
ve her yeri kaplamaktadır. Bu gerçek Kuran'da şöyle
açıklanır:
Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diridir,
kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde
ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katında şefaatte
bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir.
(Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir
şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri
ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç
gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)
İnsan, bu kitapta anlatılanlar
doğrultusunda biraz derin düşünürse, bu hayret verici
olağanüstü durumu kendisi de açıkça fark eder: Yani,
dünyadaki bütün olayların bizim için bir hayalden
ibaret olduğunu... |
Allah'ın mekandan münezzeh olduğu ve her yeri
çepeçevre kuşattığı gerçeği bir başka ayette de şöyle belirtilmektedir:
Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye dönerseniz
Allah'ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah kuşatandır,
bilendir. (Bakara Suresi, 115)
Maddesel varlıklar birer algı olduklarına göre
Allah'ı göremezler, ama Allah, kendi yarattığı maddeyi her
şekliyle görür. Kuran'da "gözler O'nu
idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder" (Enam Suresi,
103) denilerek bu gerçek haber verilmektedir.
Yani biz Allah'ın varlığını gözlerimizle algılayamayız,
Ama Allah bizim içimizi, dışımızı, bakışlarımızı, düşüncelerimizi
tam olarak kuşatmıştır. O'nun bilgisi dışında biz tek bir
söz söyleyemeyiz, hatta tek bir nefes dahi alamayız.
"Dış dünya" sandığımız algıları seyrederken,
yani hayatımızı sürdürürken de, bize en yakın olan varlık,
herhangi bir algı değil, Allah'ın Kendisi'dir. Kuran'da
yer alan; "Andolsun, insanı Biz yarattık
ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz.
Biz ona şahdamarından daha yakınız" (Kaf Suresi, 16)
ayetinin sırrı da bu gerçekte gizlidir. Bir insan kendi
bedeninin "madde"den oluştuğunu zannettiğinde bu önemli
gerçeği kavrayamaz. Çünkü örneğin "kendi" zannettiği yer
beyniyse, dışarısı olarak kabul ettiği yer kendisine 20-30
cm. gibi belirli bir uzaklıkta olur. Ama madde diye bir
şeyin var olmadığını, herşeyin hayal olduğunu kavradığında,
artık dışarısı, içerisi, uzak, yakın gibi kavramlar anlamsızlaşır.
Allah kendisini çepeçevre kuşatmıştır ve ona "sonsuz yakın"dır.
Allah insanlara "sonsuz yakın" olduğunu, "kullarım
Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım..."
(Bakara Suresi, 186) ayeti ile de bildirir. Bir başka
ayette geçen, "muhakkak Rabbin insanları
çepeçevre kuşatmıştır" (İsra Suresi, 60) ifadesi
de yine aynı gerçeği haber verir.
İnsan kendisine en yakın olan varlığın yine
kendisi olduğunu sanarak yanılır. Oysa Allah bize, kendimizden
bile daha yakındır. "Hele can boğaza
gelip dayandığında, ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz,
Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz." (Vakıa
Suresi, 83-85) ayetleriyle de bu gerçeğe dikkat çekmiştir.
Ancak ayette de bildirildiği gibi insanlar gözleriyle görmedikleri
için bu olağanüstü gerçekten habersiz yaşarlar.
Öte yandan, bir görüntüden başka bir şey olmayan
insanın, Allah'tan bağımsız bir güç ve iradeye sahip olması
da mümkün değildir. Nitekim "sizi
de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır" (Saffat
Suresi, 96) ayeti yaşadığımız tüm olayların Allah'ın
kontrolü altında gerçekleştiğini gösterir. Kuran'da bu gerçek
bildirilmekte ve "... attığın zaman
sen atmadın, ama Allah attı..." (Enfal Suresi, 17)
ayetiyle, hiçbir fiilin Allah'tan bağımsız olmadığı vurgulanmaktadır.
İnsan gölge varlık olduğu için atma eylemini yapan kendisi
olamaz. Ancak Allah bu gölge varlığa kendisinin attığı hissini
vermektedir. Gerçekte ise tüm fiilleri gerçekleştiren Allah'tır.
Bu durumda kişinin yaptığı işleri kendisine ait fiiller
olarak kabul etmesi, açıkça kendini aldatmasıdır.
Gerçek budur. Bir insan bunu kabullenmek istemeyebilir,
kendisini Allah'tan bağımsız bir varlık sanmaya devam edebilir,
ama bu hiçbir şeyi değiştirmez.
Sahip Olduğumuz Her Şey Aslında Hayaldir...
Açıkça görüldüğü gibi, gördüğümüz görüntülerin
maddesel bir gerçekliğe sahip olmadığı, Allah'ın sürekli
ruhumuza gösterdiği görüntüler bütünü olduğu bilimsel ve
mantıksal bir gerçektir. Ne var ki insanlar genelde "dış
dünya" kavramının içine herşeyi dahil etmezler, ya da etmek
istemezler.
Bu konuda biraz samimi ve cesur düşünecek olursanız,
evinizin, içindeki eşyalarınızın veya antikalarınızın, yazlığınızın,
yeni aldığınız arabanızın, ofisinizin, mücevherlerinizin,
bankadaki hesabınızın, gardırobunuzun, eşinizin, çocuklarınızın,
iş arkadaşlarınızın ve sahip olduğunuz diğer şeylerin de
size gösterilen bu "hayali dış dünya"ya dahil olduğu gerçeğini
fark edersiniz. Etrafınızda gördüğünüz, duyduğunuz, kokladığınız
kısacası beş duyunuzla algıladığınız herşey bu "hayali dünya"ya
aittir; en sevdiğiniz sanatçının sesi, oturduğunuz iskemlenin
sertliği, kokusu hoşunuza giden bir parfüm, sizi ısıtan
güneş, renkleriyle göz alıcı bir çiçek, pencerenizin dışında
uçan bir kuş, denizin üzerinde hızla ilerleyen sürat motoru,
bol ürün veren bahçeniz, işinizde kullandığınız bilgisayar
ya da dünyadaki en kaliteli teknolojiye sahip müzik setiniz...
Gerçek budur, çünkü dünya yalnızca insanı denemek
için yaratılan bir görüntüler bütünüdür. İnsanlar kısa yaşamları
boyunca, aslına hiçbir zaman ulaşamayacakları algılarla
denenirler. Bu algılar ise, özellikle süslü ve çekici gösterilir.
Bu gerçek, Kuran'da şöyle haber verilmektedir:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış
altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere
duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı.
Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer
Allah Katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)
İnsanların çoğu sahip oldukları ya da olmaya
çalıştıkları malların, paraların, yığdıkları altınların,
gümüşlerin, dolarların, mücevherlerin, taşıdıkları hesap
cüzdanlarının, kredi kartlarının, kullandıkları dolaplar
dolusu kıyafetlerin, son model arabaların, kısacası her
türlü zenginliğin büyüsüyle dinlerini bir kenara bırakır,
ahireti unutur ve yalnızca dünyaya yönelirler. "İşim var",
"ideallerim var", "sorumluluklarım var", "vaktim kısıtlı",
"yetiştirmem gereken işler var", "ileride yapacağım" diyerek,
dünyanın "süslü ve çekici" yüzüne aldanarak namaz kılmaz,
mallarını fakirlere vermez, ahirette kazanç sağlayacakları
ibadetlere yönelmezler. Aksine yalnızca dünyada kazanç sağlamaya
çalışarak ömürlerini tüketirler. "Onlar,
dünya hayatından dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafildirler"
(Rum Suresi, 7) ayetinde işte tam bu yanılgı tarif
edilir.
RÜYADAKİ
DÜNYA
Sizin için madde, elle tutulan,
gözle görülen şeydir. Oysa rüyada da "elinizle tutar,
gözünüzle görürsünüz", ama gerçekte ne eliniz vardır,
ne gözünüz, ne de görülüp-tutulacak bir şey. Bütün
bunları beynin dışında sağlayan hiçbir maddi gerçeklik
yoktur. Açıkça aldanırsınız. Peki gerçek yaşamla rüyayı
ayıran nedir? Sonuçta her iki yaşantı da beynin içinde
oluşmaktadır. Rüya sırasında gerçek olmayan bir dünyada
rahatlıkla yaşayabiliyorsak, aynı şey pekala içinde
bulunduğumuz dünya için de geçerlidir. Rüyadan uyandığımızda
gerçek yaşantı dediğimiz daha uzun bir rüyaya başladığımızı
düşünmemize engel hiçbir mantıklı gerekçe yoktur.
Rüyayı hayal, dünyayı gerçek saymamızın nedeni, sadece
alışkanlıklarımız ve ön yargılarımızdır. Ve bu durum,
bir gün, şu anda yaşadığımızı sandığımız dünya hayatından
rüyadan uyandırıldığımız gibi uyandırılabileceğimizi
gösterir.
|
Kitabın bu bölümünde anlattığımız gerçek, yani
herşeyin bir görüntü olduğu gerçeği ise, bütün bu hırsları
ve bağlılıkları anlamsızlaştırması açısından çok önemlidir.
Çünkü bu gerçeğin anlaşılması, insanların sahip oldukları
ve olmaya çalıştıkları herşeyin, hırsla sahip oldukları
mülklerinin, varlıklarıyla övündükleri çocuklarının, kendilerine
en yakın sandıkları eşlerinin, arkadaşlarının, en sevdikleri
bedenlerinin, bir üstünlük olarak gördükleri mevkilerinin,
okudukları okulların, geçirdikleri tatillerin birer hayalden
ibaret olduğunu göstermektedir. Bu durumda bunlar adına
yapılan hırslar, geçirilen zamanlar, harcanan çabalar da
boşunadır.
O halde bazı insanlar sahip oldukları mal ve
mülkleriyle, "yatlarıyla, helikopterleriyle, fabrikalarıyla,
holdingleriyle, köşkleriyle, arazileriyle" sanki bunlar
gerçekten varmışçasına övündükleri zaman küçük düşmektedirler.
Yatlarında "kibirlenerek" dolaşan zenginler, arkadaşlarına
arabalarıyla gösteriş yapanlar, zenginliklerini her fırsatta
dile getirenler, mevkilerinin kendilerini herkesten üstün
kıldığını zannedenler, bunlarla gösteriş yaptıklarını sananlar,
aslında bir hayal ile gösteriş yaptıklarını anladıklarında
ne duruma düşeceklerini bilmelidirler.
Bunların benzerlerini rüyalarında da sık sık
görürler. Rüyalarında da evleri, çok süratli arabaları,
son derece değerli mücevherleri, tomar tomar dolarları,
yığın yığın altın ve gümüşleri vardır. Rüyalarında da yüksek
bir mevkide bulunurlar, binlerce kişinin çalıştığı bir fabrikaları
olur, pek çok insana hükmedebilecek bir güçleri olur, herkesin
hayran kaldığı kıyafetler giyerler... Ancak nasıl rüyada
sahip oldukları ile övünmek onları komik duruma düşürürse,
aynı şekilde bu dünyada muhatap oldukları görüntüyle övünmek
de buna eşdeğerdir. Rüyalarında gördükleri de, bu dünyada
muhatap oldukları da sonuçta zihinlerindeki birer görüntüden
ibarettir.
Bunun gibi dünyada yaşadıkları olaylara gösterdikleri
tepkiler de, gerçeği anladıklarında insanları utandıracaktır.
Kendini kaybetmiş şekilde kavga edenler, bağırıp çağıranlar,
dolandırıcılık yapanlar, rüşvet alanlar, sahtekarlık düzenleyenler,
yalan söyleyenler, cimrilik yapanlar, insanların canını
yakanlar, onları dövüp sövenler, gözü dönmüş saldırganlar,
içleri makam mevki hırsı ile dolu olanlar, haset edenler,
gösteriş yapmaya çalışanlar, kendilerini yüceltmek için
uğraşanlar ve diğerleri, bir hayal içinde bunları yaptıklarını
fark ettiklerinde rezil olacaklardır.
Bilinmelidir ki, "dünya" dediğimiz görüntüleri
yaratan Allah olduğuna göre, bu dünyadaki tüm malın gerçek
sahibi de yalnızca Allah'tır. Nitekim bu gerçek Kuran'da
özellikle vurgulanır:
Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah'ındır.
Allah, herşeyi kuşatandır. (Nisa Suresi, 126)
Aslı hayal olan hırslar uğruna dini bir kenara
bırakmak ve bunun neticesinde sonsuz yaşamı kaybetmek ise,
çok büyük bir akılsızlıktır. Dahası insana sonsuz kayıp
getirir.
Bu konuda şu nokta çok iyi anlaşılmalıdır:
Karşı karşıya olduğumuz gerçek, "tüm bu sahip olduğunuz
ve hırsını yaptığınız mallar, zenginlikler, çocuklar, eşler,
arkadaşlar, makam-mevki ileride yok olacaktır, o yüzden
bir anlamı yoktur" dememektedir. "Bu sahip olduklarınızın
hiçbiri şu anda zaten yok, hepsi yalnızca bir hayalden ibaret,
Allah'ın sizi denemek için gösterdiği birer görüntü, bunların
dışarıda asılları var mı yok mu bunu da bilemezsiniz, varsa
bile asıllarına asla ulaşamazsınız" demektedir. Dikkat ederseniz
ikisi arasında çok büyük bir fark vardır.
İnsan bu gerçeği şu an kabul etmek istemese
ve tüm sahip olduklarını var kabul ederek kendini aldatsa
bile, sonuçta ölümünün ardından yeniden dirildiğinde, yani
ahirette herşey çok net ortaya çıkacaktır. O gün insanın
"görüş gücü keskinleşecek" (Kaf Suresi,
22) ve herşeyi çok daha açık fark edecektir. Ama
eğer dünyadaki yaşamını hayali amaçlar peşinde koşarak harcamışsa,
orada hiç yaşamamış olmayı dileyecek, "keşke
o ölüm kesip bitirseydi. Malım bana hiçbir yarar sağlayamadı.
Güç ve kudretim yok olup gitti" (Hakka Suresi, 27-29) diyerek
helak olacaktır.
Akıllı bir insana düşen ise, tüm kainatın bu
en büyük gerçeğini zaman varken burada kavramaya çalışmaktır.
Aksi halde bütün ömrünü hayaller peşinde koşmaya harcayıp
sonunda büyük bir yıkıma uğrar. Allah, dünyada hayaller
(ya da "seraplar") peşinde koşup kendi Yaratıcısını unutan
bu insanların son durumlarını şöyle bildirmektedir:
İnkar edenler ise; onların amelleri dümdüz
bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet
ona ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah'ı bulur.
(Allah da) Onun hesabını tam olarak verir. Allah, hesabı
çok seri görendir. (Nur Suresi, 39)
Materyalistlerin Mantık Bozuklukları
Bu bölümün başından itibaren maddenin, materyalistlerin
iddia ettikleri gibi mutlak bir varlık olmadığı, aksine
Allah'ın yarattığı bir algılar bütününden ibaret olduğu
bilimsel olarak ortaya kondu. Materyalistler ise, bütün
felsefelerini yok eden bu açık gerçeğe karşı son derece
dogmatik bir tutumla direnmektedirler ve geçersiz karşı
mantıklar getirmektedirler.
Örneğin materyalist felsefenin
20. yüzyıldaki en büyük savunucularından biri olan koyu
Marksist George Politzer, maddenin varlığının
"büyük delili" olarak "otobüs örneği"ni
vermiştir. Politzer'e göre, maddenin bir algı olduğunu savunan
düşünürler de otoyolda otobüs gördükleri zaman ezilmemek
için kaçmaktadırlar ve bu maddenin nesnel varlığının ispatıdır.23
Bir başka ünlü materyalist
Johnson ise kendisine maddenin bir algılar bütünü olduğu
anlatıldığında, taşlara tekme atarak onların fiziksel varlıklarını
"kanıtlamaya" çalışmıştır.24
Benzer bir örnek, Politzer'in
akıl hocası ve diyalektik materyalizmin Marx'la birlikte
kurucusu olan Friedrich Engels tarafından verilmiş, Engels,
"eğer yediğimiz pastalar birer algı olsaydı, açlığımızı
geçirmezlerdi" diye yazmıştır.25
Marx, Engels, Lenin gibi ünlü materyalistlerin
kitaplarında hep bu tür örnekler ve "maddenin varlığını
tokat yiyince anlarsınız" gibi öfke dolu cümleler yer almaktadır.
Materyalistlerin tüm bu örnekleri vermelerine neden olan
kavrayış bozukluğu ise, "madde bir algıdır" açıklamasını,
"madde bir ışık oyunudur" şeklinde anlamalarıdır. Algı kavramının
yalnızca görmeyle sınırlı olduğunu, dokunma gibi algıların
ise nesnel karşılığı bulunduğunu sanmaktadırlar. Otobüsün
insana çarpması üzerine de, "bakın çarpıyor, demek ki bir
algı değil" demektedirler. Anlamakta zorluk çektikleri nokta,
otobüs çarpması sırasında yaşanan sertlik, darbe ve acı
gibi bütün algıların da yalnızca zihinde oluştuklarıdır.
Rüya Örneği
Bu gerçeği en iyi anlatan örnek rüyalardır.
İnsan, rüyasında çok gerçekçi olaylar yaşayabilmektedir.
Merdivenden yuvarlanıp bacağını kırabilmekte, ciddi bir
trafik kazası geçirebilmekte, bir otobüsün altında kalabilmekte,
acıktığında bir pasta yiyip doyabilmektedir. Günlük yaşamda
rastlanan olayların benzerleri rüyada da aynı inandırıcılıkla,
aynı hislerle yaşanmaktadır.
Rüyasında kendisine otobüs çarptığını gören
kişi yine rüyasında, kaza yaptıktan sonra gözünü hastanede
açabilir; sakat kaldığını anlar ama aslında bu bir rüyadır.
Yine rüyasında; bir trafik kazasının ardından öldüğünü,
ölüm meleklerinin canını aldığını, ahiret hayatının başladığını
görebilir. (Bu olay, rüya gibi bir algı olan gerçek dünya
hayatında da aynı şekilde yaşanır.)
Rüyasında yaşadığı tüm bu olayların görüntülerini,
seslerini, sertlik hissini, acıyı, ışığı, renkleri, her
türlü hissi gayet berrak bir şekilde duyumsamaktadır. Rüyada
muhatap olduğu algıların tümü gerçek yaşamdaki kadar doğaldır.
Rüyasında yediği bir pasta algılardan ibaret olmasına rağmen
karnını doyurur. Çünkü doymak da bir algıdır. Oysaki, gerçekte
o anda kişi yatakta uzanmış durumdadır. Ortada ne merdiven,
ne trafik, ne otobüs, ne pasta bulunmaktadır. Rüyadaki kişi,
dış dünyada karşılıkları bulunmayan algı ve hisleri yaşamakta
ve görmektedir. Rüyada, "dış dünya"da hiçbir maddi karşılığı
bulunmayan olayların yaşanıyor, görülüyor, hissediliyor
olması, "dış dünya"nın tamamen algılardan oluştuğunu çok
net biçimde ortaya koymaktadır.
Materyalist felsefeyi benimseyenler, özellikle
de Marksistler, kendilerine bu gerçek,
yani maddenin aslı anlatıldığında öfkelenmektedirler. Marx'ın,
Engels'in, Lenin'in bu
konudaki yüzeysel ve cahilce mantıklarından örnekler vermekte,
ateşli açıklamalar yapmaktadırlar.
Oysa bu kişiler aynı açıklamaları rüyalarında
da yapabildiklerini düşünmelidirler: Rüyalarında da Das
Kapital'i okumakta, mitinglere katılmakta, polisle
çatışmaya girmektedirler, başlarına taş isabet etmekte ve
hatta bu yaranın sızısını hissetmektedirler. Rüyalarında
kendilerine sorulduğunda, o an gördükleri şeyleri de "mutlak
madde" sanmaktadırlar. Tıpkı uyanıkken gördükleri şeyleri
de "mutlak madde" sandıkları gibi. Ama, ister rüyada olsun,
ister günlük yaşamda olsun, gördüklerinin, yaşadıklarının,
hissettiklerinin hepsi birer algıdır.
Sinirleri Paralel Bağlama Örneği
Politzer'in trafik kazası örneğini ele alalım:
Bu kazada, otobüsün altında ezilen kişinin beş duyu organından
beynine giden sinirler, bir başka insanın, örneğin George
Politzer'in beynine paralel bir bağlantıyla bağlansa, kazadaki
kişiye otobüs çarptığı anda, o sırada evinde oturmakta olan
Politzer'e de otobüs çarpacaktır. Daha doğrusu, kaza geçiren
adamın yaşadığı hislerin tamamını, bir müzik teybine bağlanan
iki ayrı kolondan aynı şarkının dinlenmesine benzer biçimde,
Politzer de yaşamaya başlayacaktır. Politzer de evinde oturduğu
halde otobüsün fren sesini, otobüsün vücuduna değmesini,
kırık kol ve akan kan görüntülerini, kırık ağrılarını, ameliyathaneye
sokuluşunun görüntülerini, alçının sertliğini, kolunun güçsüzlüğünü
hissedecek, görecek ve yaşayacaktır.
Kazadaki adamın sinirleri kaç kişiye bağlansa
bunların hepsi, aynı Politzer gibi, kazayı başından sonuna
kadar yaşayacaktır. Kazadaki adam komaya girse, hepsi komaya
girecektir. Hatta, söz konusu trafik kazasına ait algıların
tümü bir alete kaydedilse ve bu algılar sürekli başa alınarak
bir başka kişiye verilse, bu kişiye de defalarca otobüs
çarpacaktır.
Peki o halde, hangisine çarpan otobüs gerçektir?
Materyalist felsefenin bu soruya verebileceği çelişkisiz
bir cevap yoktur. Doğru cevap, trafik kazasını hepsinin
kendi zihinlerinde tüm ayrıntılarıyla yaşadığıdır.
Pasta yeme ve taşa tekme atma örnekleri için
de durum aynıdır. Pasta yiyince karnında pastanın şişliğini
ve tokluğunu hisseden Engels'in duyu organlarına ait sinirler
paralel olarak ikinci bir kişinin beynine bağlansa, Engels
pasta yediği ve doyduğu anda o kişi de pasta yiyecek ve
doyacaktır. Taşa tekme atınca ayağı acıyan materyalist Johnson'ın
sinirleri paralel olarak bir başka kişiye bağlansa, bu kişi
de taşa vuracak ve canı acıyacaktır.
Peki hangi pasta ve hangi taş gerçektir? Materyalist
felsefe, buna da çelişkisiz bir cevap veremez. Doğru ve
çelişkisiz cevap şudur: Hem Engels hem diğer kişi pastayı
kendi zihinlerinde yiyip doymuşlardır. Hem Johnson hem ikinci
kişi, taşa tekme atış anını kendi zihinlerinde tüm detaylarıyla
yaşamışlardır.
Yukarıda Politzerle ilgili olarak verdiğimiz
örnekte şöyle bir değişiklik yapalım; evinde oturan Politzer'in
sinirlerini otobüsün çarptığı adamın beynine, otobüsün çarptığı
adamın sinirlerini de Politzer'in beynine bağlayalım. Bu
durumda ise, Politzer aslında evinde oturduğu halde kendisine
otobüs çarptığını zannedecek, otobüsün çarptığı adam ise
kazanın tüm şiddetine rağmen, bunu asla fark edemeyecek,
çünkü kendisinin evde oturduğunu düşünecektir. Bu mantık
pasta yeme ve taşa tekme atma örnekleri için de düşünülebilir.
Görüldüğü gibi insanın algılarını aşması ve
dışarı çıkması mümkün değildir. Bu durumda bir insanın ruhuna,
bedeni ve hiçbir maddi varlığı olmadığı halde, ortada maddesel
bir ortam da olmamasına karşın herşey seyrettirilebilecektir.
Öyle ki kişinin bunu anlaması mümkün değildir, hatta izlettirilen
üç boyutlu mükemmel görüntüleri gerçek zannedip, varlığından
da son derece emin olacaktır. Çünkü her insan duyu organlarına
hissettirilen algılara bağımlıdır.
İngiliz felsefeci David Hume bu gerçek üzerindeki
düşüncelerini şöyle ifade etmiştir:
Çok samimi olarak, kendim
dediğim şeye dahil olduğum zaman ben sıcak ya da soğuğa,
ışık ya da gölgeye, aşk ya da nefrete, acı ya da lezzete
dair özel bir algıya ya da başka bir şeye daima rastlarım.
Ben bir algı olmaksızın herhangi bir zamanda kendimi asla
yakalayamam ve asla algıdan başka bir şeyi gözleyemem.26
Algıların Beyinde Oluştuğu Felsefe Değil, Bilimsel
Gerçektir
Materyalistler, burada anlattıklarımızın felsefi
bir görüş olduğunu iddia etmektedirler. Oysaki bizim "dış
dünya" dediğimiz şeyin bir algılar bütünü olduğu, bir felsefe
değil, bilimsel bir gerçektir. Görüntünün ve hislerin beyinde
nasıl oluştuğu, bütün tıp fakültelerinde detaylı biçimde
okutulmaktadır. Başta modern fizik olmak üzere 20. yüzyıl
biliminin ortaya koyduğu gerçekler, maddenin somut bir gerçekliğe
sahip olmadığını, herkesin bir anlamda "beynindeki ekran"ı
izlediğini açıkça göstermektedir.
Bunu, ister ateist olsun, ister budist olsun,
ister başka bir görüşe ya da düşünceye sahip olsun, bilime
inanan herkes kabul etmek zorundadır. Bir materyalist kendince
Allah'ın varlığını inkar edebilir ama bu bilimsel gerçeği
inkar edemez.
Yaşadıkları devirlerin bilim anlayışı ve bilimsel
imkanları yetersiz dahi olsa, Karl Marx, Friedrich Engels,
Georges Politzer ve diğerlerinin bu kadar kolay ve açık
bir gerçeği kavrayamamaları, yine de şaşırtıcıdır. Ama günümüzde
bilimin ve teknolojinin imkanları son derece gelişmiştir
ve bu imkanlar zaten çok açık olan bu gerçeğin kavranmasını
daha da kolaylaştırmaktadır. Materyalistler ise, hem kısmen
de olsa bu konuyu kavramanın, hem de bu konunun kendi felsefelerini
ne kadar kesin bir biçimde çökerttiğini fark etmenin verdiği
büyük bir korku içindedirler.
Materyalistlerin Büyük Korkusu
Türkiye'deki materyalist çevrelerden, bu konuya,
yani maddenin bir algı olduğu gerçeğine bir süre için belirgin
bir tepki gelmedi. Bu ise, bizde, bu konunun yeterince açıklanmadığı
ve daha detaylı bir anlatıma geçilmesi gerektiği yönünde
bir izlenim doğurmuştu. Ancak kısa bir süre sonra materyalistlerin
gerçekte bu konunun gündeme getirilmesinden çok büyük bir
rahatsızlık duydukları, hatta bundan büyük bir korkuya kapıldıkları
açık bir biçimde ortaya çıktı.
Materyalist yazar Rennan Pekünlü,
"evrim teorisi önemli değil, asıl tehlike bu konu"
diyor. Çünkü bu konuyla birlikte inandığı yegane kavram
olan maddenin yok olduğunun farkında... |
Materyalistler yaşadıkları bu korku ve paniği,
bir süredir kendi yayın organlarında, konferanslarında,
panellerinde yüksek sesle ifade ediyorlar. Kullandıkları
endişeli ve ümitsiz üsluba bakıldığında, ciddi bir fikri
kriz içine girdikleri anlaşılıyor. Felsefelerinin sözde
temeli olan evrim teorisinin bilimsel yönden çökertilmesiyle
zaten ciddi bir şok yaşamaya başlamışlardı. Ancak, şimdi
Darwinizm'den çok daha önemli bir dayanaklarını, bizzat
maddenin kendisini kaybetmeye başladıklarını anladılar ve
çok daha büyük bir şok içindeler. Bu konunun, kendileri
açısından "en büyük tehlike" olduğundan, kendi "kültürel
dokularını tamamen yıktığından" söz ediyorlar.
Türkiye'deki materyalist çevrelerin yaşadıkları
bu endişe ve paniği en açık biçimde ifade edenlerden birisi,
materyalizmi savunmayı görev edinmiş bulunan Bilim ve Ütopya
dergisinin yazarı ve aynı zamanda bir öğretim üyesi olan
Rennan Pekünlü oldu. Pekünlü, gerek söz konusu dergide yazdığı
yazılarda, gerekse söz aldığı birtakım panellerde, Evrim
Aldatmacası isimli kitabı bir numaralı "tehlike" olarak
gösterdi. Pekünlü'yü en çok endişelendiren konu ise, kitabın
Darwinizm'i geçersiz kılan bölümlerinin de ötesinde, şu
anda okumakta olduğunuz ve Evrim Aldatmacası isimli kitapta
da yer verilen konu idi. Çevresine, "sakın kendinizi idealizmin
bu telkinlerine kaptırmayın, materyalizme olan sadakatinizi
koruyun" mesajları veren Pekünlü, kendisine dayanak olarak
Rusya'daki kanlı komünist devriminin lideri Vladimir I.
Lenin'i bulmuştu.
Lenin'in bir asır önce yazdığı "Materyalizm
ve Ampiryokritisizm" isimli kitabı okumayı herkese
öğütleyen Pekünlü'nün yaptığı tek şey ise, yine Lenin'e
ait olan "sakın bu konuyu düşünmeyin, yoksa materyalizmi
kaybedersiniz ve kendinizi dine kaptırırsınız" şeklindeki
uyarıları tekrarlamak oldu. Pekünlü, söz konusu materyalist
yayın organında yazdığı bir makalede, Lenin'den şu satırları
aktarıyordu:
Duyularımızla algıladığımız
nesnel gerçekliği bir kere yadsıdın mı, kuşkuculuğa (agnostisizm)
ve öznelciliğe (subjektivizme) kayacağından, fideizme (dini
inanca) karşı kullanacağın tüm silahları yitirirsin; bu
da fideizmin istediği şeydir. Parmağını kaptırdın mı, önce
kolun sonra tüm benliğin gider. Duyuları nesnel dünyanın
bir görüntüsü olarak değil de, özel bir öğe olarak aldığında,
diğer bir deyişle materyalizmden ödün verdiğinde, benliğini
fideizme kaptırırsın. Sonra duyular hiç kimsenin duyuları
olur, us hiç kimsenin usu, ruh hiç kimsenin ruhu, istenç
hiç kimsenin istenci olur.27
Bu satırlar, Lenin'in büyük bir korkuyla fark
ettiği ve hem kendi kafasından hem de "yoldaş"larının kafalarından
silmek istediği gerçeğin, günümüzün materyalistlerini de
aynı biçimde tedirgin ettiğini göstermektedir. Ama Pekünlü
ve diğer materyalistler Lenin'den daha da büyük bir tedirginlik
içindedirler; çünkü bu gerçeğin bundan 100 yıl öncesine
göre çok daha açık, kesin ve güçlü bir biçimde ortaya konduğunun
farkındadırlar. Bu konu, tüm dünya tarihinde ilk kez bu
kadar karşı konulamaz bir biçimde anlatılmaktadır.
Ama yine de birçok materyalist bilim adamının
"maddenin bir hayalden ibaret olduğu" gerçeğini son derece
yüzeysel bir bakış açısıyla değerlendirdiği fark edilmektedir.
Çünkü burada anlatılan konu bir insanın hayatında karşılaşabileceği
en önemli, en heyecan verici konulardan
biridir. Bu derece çarpıcı bir konu ile daha önce yüzyüze
gelmiş olmaları mümkün değildir. Buna rağmen söz konusu
bilim adamlarının gösterdikleri tepkiler, ya da konuşma
ve yazılarındaki üslup, son derece sığ ve yüzeysel bir kavrayışa
sahip olduklarını ele vermektedir.
Öyle ki bazı materyalistlerin burada anlatılanlara
gösterdikleri tepkiler, materyalizme olan körü körüne bağlılıklarının
onlarda bir tür mantıksal tahribat oluşturduğunu ve bu nedenle
konuyu anlamaktan çok uzak olduklarını göstermiştir. Örneğin
yine bir Bilim ve Ütopya yazarı ve öğretim üyesi
olan Alaettin Şenel, aynı Rennan Pekünlü gibi "Darwinizm'in
çökertilmesi bir yana, asıl tehlike bu konu" mesajları
vermiş, kendi felsefesinin bir dayanağı olmadığını hissettiği
için de, "öyleyse siz anlattıklarınızı ispatlayın" anlamına
gelen isteklerde bulunmuştur. Ancak asıl ilginç nokta, söz
konusu yazarın, tehlike olarak gördüğü gerçeği bir türlü
kavrayamadığını gösteren satırlar yazmış olmasıdır.
Örneğin Şenel, tamamen bu
konuyu ele aldığı bir makalesinde, dış dünyanın beynin içinde
görüntü olarak algılandığını kabul etmiştir. Ama görüntülerin
maddi karşılığı bulunan ve bulunmayan görüntüler olarak
ikiye ayrıldığını söyleyerek, dış dünya ile ilgili görüntülerin
maddi karşılığı bulunduğunu öne sürmüştür. Bu iddiasını
desteklemek için de bir "telefon örneği" vermiştir. Kısaca,
"beynimdeki görüntülerin dış dünyada karşılığı olup olmadığını
bilmiyorum, ama aynı şey telefonla konuşma yaptığımda da
geçerlidir; telefonla konuşurken karşımdaki kişiyi göremem,
fakat sonradan yüzyüze konuşurken bu konuşmayı doğrulatabilirim"
diye yazmıştır.28
Söz konusu yazar, bu benzetmeyle şunu kastetmektedir:
"Eğer algılarımızdan kuşkulanırsak, maddenin aslına bakıp
gerçeği kontrol edebiliriz." Oysa bu çok açık bir yanılgıdır,
çünkü bizim maddenin aslına ulaşmamız kesinlikle mümkün
değildir. Hiçbir zaman zihnimizin dışına çıkıp "dışarıda"
ne olduğunu bilemeyiz. Telefondaki sesin karşılığı
olup olmadığı telefondaki kişiye doğrulatılabilir. Ama bu
doğrulatma da tamamen zihinde yaşanan bir hayalden ibarettir.
Nitekim bu kişiler aynı olayları rüyalarında
da yaşarlar. Örneğin, Şenel rüyasında da telefonla konuştuğunu,
ardından bunu konuştuğu kişiye onaylattığını görebilir.
Veya Pekünlü rüyasında da "büyük bir tehlike"yle karşı karşıya
olduğunu hissedip, karşısındaki insanlara Lenin'in asırlık
eserlerini tavsiye edebilir. Ama, söz konusu materyalistler
ne yaparlarsa yapsınlar yaşadıkları olayların, konuştukları
kişilerin birer algıdan ibaret olduğu gerçeğini inkar edemezler.
O halde beyindeki görüntülerin karşılığı
olup olmadığı kime doğrulatılacaktır? Yine beyinde
oluşan gölge varlıklara mı? Kuşkusuz materyalistlerin beynin
dışına ait bilgi sağlayabilecek, doğrulama yapabilecek bir
bilgi kaynağı bulması mümkün değildir.
Her türlü algının beyinde oluştuğunu kabul
etmek, ama istendiğinde bunun "dışına" çıkılıp algıların
gerçek dış dünyaya doğrulatılabileceğini sanmak ise, aslında
bir insanın anlayış düzeyinin sınırlı olduğunu, bozuk bir
mantık örgüsü içinde düşündüğünü gösterir.
Oysa burada anlatılan gerçek, normal anlayış
düzeyine ve mantık örgüsüne sahip bir insan tarafından hemen
rahatlıkla anlaşılabilecek bir konudur. Ön yargısız her
insan, bu anlatılanlar doğrultusunda, dış dünyanın varlığını
duyu organları aracılığıyla test edemeyeceğini anlar. Ancak
görüldüğü kadarıyla materyalizme olan körü körüne bağlılık,
insanların akıl yürütme yeteneklerini bozmaktadır. Bu yüzden
günümüzdeki materyalistler de, maddenin varlığını taşlara
tekme atarak ya da pasta yiyerek "ispatlamaya" çalışan akıl
hocaları gibi, ciddi mantık bozuklukları göstermektedirler.
Bunun aslında şaşırtıcı bir durum da olmadığını
belirtmek gerekir. Çünkü akledememek, yani dünyayı ve olayları
düzgün bir mantık örgüsü içinde yorumlayamamak, inkarcıların
ortak vasfıdır. Allah, Kuran'da inkarcıların "akıl
erdiremeyen bir topluluk" olduklarını bildirmektedir.
(Maide Suresi, 58)
Materyalistler Tarihin En Büyük Tuzağına Düşmüşlerdir
Türkiye'deki materyalist çevrelerde baş gösteren
ve burada sadece birkaç belirtisine değindiğimiz panik atmosferi,
aslında materyalistlerin tarih boyunca karşılaşmadıkları
kadar büyük bir hezimetle yüz yüze olduklarını göstermektedir.
Maddenin bir algıdan ibaret olduğu gerçeği, modern bilim
tarafından ispat edilmiştir ve dahası çok açık, kesin ve
güçlü bir biçimde ortaya konmaktadır. Materyalistler körü
körüne inandıkları, bel bağladıkları, güvendikleri maddesel
dünyanın, içindeki herşeyle birlikte tamamen yok olduğunu
görmekte ve buna karşı hiçbir şey yapamamaktadırlar.
İnsanlık tarihi boyunca materyalist düşünce
hep var oldu ve bu kişiler kendilerinden ve savundukları
felsefeden çok emin bir şekilde, kendilerini yaratmış olan
Allah'a baş kaldırdılar. Ortaya attıkları senaryoya göre
madde ezeli ve ebediydi ve tüm bunların bir Yaratıcısı olamazdı.
Yalnızca kibirlerinden dolayı, Allah'ı reddederlerken var
zannettikleri maddenin ardına sığındılar. Bu felsefeden
öylesine eminlerdi ki, hiçbir zaman bunun aksini ispatlayacak
bir açıklama getirilemeyeceğini düşünüyorlardı.
İşte bu yüzden, maddenin aslı ile ilgili olarak
bu kitapta anlatılan gerçekler bu kişileri büyük bir şaşkınlığa
düşürmüştür. Çünkü burada anlatılanlar felsefelerini temelden
yıkıp atmış, üzerinde tartışmaya dahi imkan bırakmamıştır.
Tüm düşüncelerini, hayatlarını, kibirlerini ve inkarlarını
üzerine bina ettikleri madde, ellerinden bir çırpıda uçup
gitmiştir.
Allah'ın bir sıfatı, inkarcılara tuzak kurmasıdır.
"...onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken,
Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen
kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır"
(Enfal Suresi, 30) ayetiyle bu gerçek bildirilir.
İşte Allah, maddeyi var zannettirerek materyalistleri
tuzağa düşürmüş ve tarihte benzeri görülmemiş şekilde küçültmüştür.
Mallarını, mülklerini, mevkilerini, ünvanlarını, içinde
bulundukları toplumu, tüm dünyayı ve aslında birer hayalden
ibaret olan herşeyi var sanmışlar, üstelik bunlara güvenerek
Allah'a karşı büyüklenmişlerdir. Böbürlenerek Allah'a isyan
etmiş ve inkarda ileri gitmişlerdir. Bunları yaparken de
güç aldıkları tek şey madde olmuştur. Ama öyle bir anlayış
eksikliği içine düşmüşlerdir ki, Allah'ın kendilerini çepeçevre
sarıp kuşattığını hiç düşünmemişlerdir. Allah inkarcıların
anlayışsızlıkları sonucunda düşecekleri durumu Kuran'da
şöyle haber vermiştir:
Yoksa hileli-bir düzen mi kurmak istiyorlar?
Fakat (asıl) o inkar edenler hileli-düzene düşecek olanlardır.
(Tur Suresi, 42)
Bu, belki de tarihin gördüğü en büyük yenilgidir.
Materyalistler kendilerince büyüklenirken, aslında büyük
bir oyuna gelmişler, Allah'a karşı çirkin bir cesaret göstererek
açtıkları savaşta kesin olarak yenilmişlerdir.
"Böylece Biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada hileli-düzenler
kursunlar diye- oranın suçlu günahkarları kıldık. Oysa onlar,
hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna
varmazlar" (Enam Suresi, 123) ayeti Yaratıcımız olan
Allah'a baş kaldıran bu gibi inkarcıların nasıl bir şuursuzluk
içinde olduklarını ve nasıl bir sonla karşılaşacaklarını
en açık şekilde haber verir.
Bir başka ayette ise bu gerçek şöyle vurgulanır:
(Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar.
Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda
değiller. (Bakara Suresi, 9)
İnkarcılar kendilerince tuzak kurmaya kalkışırlarken
ayetteki "şuuruna varmazlar" ifadesiyle açıklandığı gibi,
çok önemli bir gerçeği fark edememişlerdir: Yaşadıkları
tüm olayların onlara algılatılan birer hayal olduğu ve işledikleri
her fiil gibi, kurdukları tuzakların da zihinlerinde oluşan
bir görüntüden ibaret olduğu gerçeğini... Bu kavrayışsızlıkları
sebebiyle de, Allah ile yalnız olduklarını unutarak kendi
kendilerini hileli bir düzene düşürmüşlerdir.
Her dönemde olduğu gibi bu dönemde de Allah
inkarcıların tüm hileli düzenlerini temelinden yıkacak bir
gerçekle onları yüzyüze getirmiştir. Allah "...hiç
şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır"
ayetiyle, bu düzenlerin daha ilk kuruldukları anda sonuçlarının
yıkım olacağını da haber vermiştir. (Nisa Suresi, 76) Ve
müminleri de "...onların hileli düzenleri
size hiçbir zarar veremez" ayetiyle müjdelemiştir.
(Al-i İmran Suresi, 120)
Allah bir başka ayetinde,
"İnkâr edenler ise; onların amelleri dümdüz bir arazideki
seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında
bir şey bulamaz ve yanında Allah'ı bulur..." diye haber
verir. (Nur Suresi, 39) Materyalizm de bu ayette
işaret edildiği gibi, isyan edenler için bir "serap" oluşturur;
ona güvenerek ellerini uzattıklarında, herşeyin bir hayalden
ibaret olduğunu anlarlar. Allah onları böyle bir serapla
kandırmış, bütün bu algılar bütününü var gibi göstermiştir.
"Koskoca" insanlar, profesörler, astronomlar, biyologlar,
fizikçiler, ünvanları, mevkileri her ne olursa olsun maddeyi
kendilerine ilah edinmeleri sebebiyle bu oyuna gelmişler,
birer çocuk gibi aldanmış ve küçük düşmüşlerdir. Bir algılar
bütününü mutlak sanarak onun üzerine felsefelerini, ideolojilerini
kurmuşlar, hakkında ciddi tartışmalara girmişler, sözde
"entelektüel" anlatımlar kullanmışlardır. Tüm bunlardan
dolayı da kendilerini çok akıllı saymışlar, evrenin gerçeği
hakkında fikir yürütebileceklerini düşünmüşler ve en önemlisi
kendi sınırlı akıllarıyla Allah'ı yorumlayabileceklerini
sanmışlardır. Allah, onların içine düştükleri bu durumu
bir ayetinde şöyle bildirir:
Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah
da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların
en hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi 54)
Dünyada bazı tuzaklardan kurtulmak mümkün olabilir;
ancak Allah'ın inkar edenlere kurduğu bu tuzak öyle sağlamdır
ki, asla bir kurtuluş imkanları kalmamıştır. Ne yaparlarsa
yapsınlar, kime başvururlarsa vursunlar, kendilerini kurtaracak,
Allah'tan başka bir yardımcı bulmaları da mümkün değildir.
Allah'ın Kuran'da haber verdiği gibi, "...kendileri
için Allah'tan başka bir (vekil) koruyucu dost ve yardımcı
bulamayacaklardır." (Nisa Suresi, 173)
Materyalistler böyle bir tuzağa düşeceklerini
hiç beklemiyorlardı. 20. yy'ın bütün imkanları ellerindeyken
rahatça inkarda diretebileceklerini ve insanları da inkara
sürükleyebileceklerini sanıyorlardı. Allah inkarcıların
tarih boyunca taşıdıkları bu zihniyeti ve uğradıkları sonu
Kuran'da şöyle haber vermiştir:
Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de onların
farkında olmadığı bir düzen kurduk. Artık sen, onların kurdukları
hileli düzenin uğradığı sona bir bak; Biz, onları ve kavimlerini
topluca yok ettik. (Neml Suresi, 50-51)
Ayetlerde anlatılan gerçeğin bir anlamı da
şudur: Materyalistlere sahip oldukları herşeyin bir hayalden
ibaret olduğu açıklanmış, yani ellerindeki herşey
topluca yok edilmiştir. Ve onlar, var zannettikleri
mallarının, fabrikalarının, altınlarının, dolarlarının,
çocuklarının, eşlerinin, dostlarının, makam ve mevkilerinin,
hatta kendi bedenlerinin ellerinin arasından kayıp gittiğine
şahitlik ederken, bir anlamda "yok olmuşlardır".
Madde olmaktan çıkmış artık birer ruh haline gelmişlerdir.
Kuşkusuz bu gerçeğin farkına varmak materyalistler
için olabilecek en dehşet verici olaydır. Çünkü sahip oldukları
herşeyin bir hayalden ibaret olması, kendi tabirleri ile
onlar için henüz dünyadayken, "ölmeden bir ölüm" hükmündedir.
Bu gerçekle birlikte, bir Allah, bir de kendileri
kalmıştır. Nitekim Allah, "kendisini
tek olarak (ve yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı Bana bırak"
ayetiyle, her insanın Kendi Katında aslında yapayalnız olduğu
gerçeğine dikkat çekmiştir. (Müddessir Suresi, 11) Bu olağanüstü
gerçek daha pek çok ayetle haber verilmiştir:
Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi
(bugün de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)'
Bize geldiniz ve size lütfettiklerimizi arkanızda bıraktınız...
(Enam Suresi, 94)
Ve onların hepsi, kıyamet günü O'na, 'yapayalnız,
tek başlarına' geleceklerdir. (Meryem Suresi, 95)
Bu ayetlerde anlatılan gerçeğin bir manası
da şudur: Maddeyi ilah edinenler, Allah'tan gelmiş ve yine
O'na dönmüşlerdir. İsteseler de, istemeseler de Allah'a
teslim olmuşlardır. Şimdi hesap gününü beklemektedirler
ve o gün hepsi tek tek sorguya çekileceklerdir. Her ne kadar
anlamak istemeseler de...
Dışarıda Madde Vardır, Ancak Biz Maddenin Aslına
Ulaşamayız
Kitap boyunca maddenin aslına hiçbir zaman
ulaşamayacağımız, maddenin bizim için bir hayalden ibaret
olduğu gerçeğine değindik. Ancak madde hayaldir demek, madde
yoktur demek değildir. Aksine biz görsek de görmesek de
maddesel bir dünya vardır. Ancak biz bu dünyayı beynimizin
içinde bir kopya -diğer bir deyişle algılarımızın yorumu
olarak- görürüz. Dolayısıyla madde, bizim için hayaldir.
Kaldı ki dışarıda maddenin varlığını, bizden
başka gören varlıklar da vardır. Allah'ın melekleri, yazıcı
olarak tayin ettiği elçileri de bu dünyaya şahitlik etmektedirler:
Onun sağında ve solunda oturan iki yazıcı
kaydederlerken
O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin,
mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır. (Kaf Suresi,
17-18)
Herşeyden önemlisi, en başta Allah herşeyi
görmektedir. Bu dünyayı her türlü detayıyla Allah yaratmıştır
ve Allah her haliyle görmektedir. Kuran ayetlerinde şöyle
haber verilmektedir:
... Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki,
Allah yaptıklarınızı görendir. (Bakara Suresi, 233)
De ki: "Benimle aranızda şahid olarak Allah
yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir."
(İsra Suresi, 96)
Ayrıca unutmamak gerekir ki, Allah tüm olayları
"Levh-i Mahfuz" isimli kitapta kayıtlı tutmaktadır. Biz
görmesek de bunların tamamı Levh-i Mahfuz'da vardır. Herşeyin,
Allah'ın Katında, Levh-i Mahfuz olarak isimlendirilen "Ana
Kitap"ta saklandığı şöyle bildirilmektedir:
Şüphesiz o, Bizim Katımızda olan Ana Kitap'tadır;
çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur. (Zuhruf Suresi, 4)
... Katımızda (bütün bunları) saklayıp-koruyan
bir kitap vardır. (Kaf Suresi, 4)
Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur
ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) olmasın.
(Neml Suresi, 75 )
Sonuç
Buraya kadar anlattığımız konu, yaşamınız boyunca
size anlatılmış en büyük gerçeklerden biridir. Çünkü tüm
maddesel dünyanın gerçekte bir "görüntüler bütünü"
olduğunu ispatlayan bu konu, Allah'ın varlığının ve yaratışının
kavranmasının, O'nun yegane mutlak varlık olduğunun anlaşılmasının
anahtarıdır.
Bu konuyu anlayan insan, dünyanın, insanların
çoğunun sandığı gibi bir yer olmadığını fark eder. Dünya,
caddelerde amaçsızca dolaşanların, meyhanelerde kavga edenlerin,
lüks kafelerde birbirlerine gösteriş yapanların, mallarıyla
övünenlerin, hayatlarını boş amaçlara adayanların sandığı
gibi gerçekte var olan, mutlak bir yer değildir. Sadece
bir algılar bütünü, bir hayaldir. Saydığımız insanların
hepsi de, bu algıları zihinlerinin içinde seyreden birer
gölge varlıktır, ama bunun bilincinde değildirler.
Bu konu çok önemlidir ve Allah'ı inkar eden
materyalist felsefeyi en temelinden çökertir.
Marx, Engels, Lenin gibi materyalistlerin
bu konuyu duyduklarında paniğe kapılmaları, öfkelenmeleri,
yandaşlarını "sakın düşünmeyin" diye uyarmaları bu yüzdendir.
Aslında bu kişiler, algıların beyinde oluştuğu gerçeğini
bile kavrayamayacak kadar büyük bir akli zaafiyet içindedirler.
Beyinlerinin içinde seyrettikleri dünyayı "dış dünya" sanmakta,
bunun aksini gösteren apaçık delilleri ise bir türlü anlayamamaktadırlar.
Özellikle son yıllarda, maddenin
aslıyla muhatap olamadığımız gerçeğinin anlaşılmasıyla
birlikte, bu bilimsel gerçek insanları daha derin
düşünmeye yöneltmektedir. |
Bu gaflet, Allah'ın inkarcılara vermiş olduğu
akıl eksikliğinin bir sonucudur. Çünkü Kuran'da bildirildiğine
göre, inkarcıların "Kalpleri vardır
bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler,
kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir,
hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır."
(Araf Suresi, 179)
Bu noktanın daha ötesini, kendi samimi düşüncenizi
kullanarak da bulabilirsiniz. Bunun için, dikkatinizi toplayarak
konsantre olmanız, etrafınızdaki cisimleri nasıl gördüğünüz
ve onlara nasıl dokunduğunuz hakkında düşünmeniz gerekir.
Eğer dikkatlice düşünürseniz, gören, işiten, dokunan, düşünen
ve şu anda bu kitabı okuyan akıllı varlığın, sadece bir
ruh olduğunu ve sanki bir tür perde üzerinde "madde" denen
algıları seyrettiğini hissedebilirsiniz. Bunu kavrayan insan,
insanlığın büyük bölümünü aldatan maddi dünya boyutundan
uzaklaşıp, gerçek varlık boyutuna girmiş olur.
Sözünü ettiğimiz gerçek, tarih boyunca bazı
dindarlar ya da felsefeciler tarafından anlaşılmıştır. İmam
Rabbani, Muhyiddin Arabi, Mevlana Cami gibi İslam alimleri
bu gerçeği Kuran'ın işaretleriyle ve akıl yoluyla bulmuşlardır.
George Berkeley gibi bazı Batılı felsefeciler de aynı gerçeği
akıl yoluyla kavramışlardır. İmam Rabbani, tüm maddesel
evrenin bir "hayal ve vehim (algı)" olduğunu ve tek mutlak
varlığın da Allah olduğunu Mektubat'ında şöyle anlatmıştır:
Allah...
yarattığı varlıkların vücutlarını yokluktan başka bir şey
yapmadı... Tüm bunları, his ve vehim (algı) derecesinde
yarattı... Alemin varlığı his ve vehim derecesinde
olup, maddi derecede değildir... Gerçek manada dışarıda
(dış dünyada) Yüce Zat'tan (Allah'tan) başkası yoktur. (İfadeler
Türkçeleştirilerek alınmıştır.)29
İmam Rabbani insanın muhatap olduğu tüm görüntülerin
birer hayalden ibaret olduğunu, şöyle ifade etmiştir:
O mevhum daire, hayalde
resmedilir. O resmedildiği mertebede de görülür. Ama hayal
gözü ile. Fakat dışarıda baş gözü ile görüldüğü
sanılır. Ne var ki durum öyle değildir. Dışarıda onun ne
ismi vardır ne de izi. Evet böyle bir durum yoktur ki orada,
görülsün. Aynaya yansıyan bir kişinin yüzü dahi, bu şekil
üzeredir. Zira onun dışarıda bir sabitliği yoktur. Elbette
onun sabitliği ve görüntüsü: Her ikisi birden HAYALDEDİR.
En iyi bilen Sübhan Allah'tır. (İfadeler Türkçeleştirilerek
alınmıştır.)30
Mevlana Cami de Kuran'ın işaretleri ve akıl
yoluyla bulduğu bu hayret verici gerçeği "kainatta
ne varsa hepsi vehim ve hayaldir. Ya aynalardaki
akislerdir, ya da gölgeler gibidir" diyerek dile getirmiştir.
Ancak bu gerçeği kavrayanların sayısı tarih
boyunca hep sınırlı kalmıştır. İmam Rabbani gibi büyük alimler,
bu gerçeğin kitlelere anlatılmasının sakıncalı olabileceğini,
çoğu insanın bunu anlayamayacağını yazmışlardır.
İçinde yaşadığımız çağda ise, söz konusu gerçek,
bilimin ortaya koyduğu kanıtlarla açıklanır hale gelmiş
bulunmaktadır. Evrenin bir gölge varlık olduğu gerçeği,
dünya tarihinde ilk kez bu denli somut, açık ve anlaşılır
bir biçimde izah edilmektedir.
Bu nedenle 21. yüzyıl, insanların
yaygın olarak İlahi gerçekleri kavrayacakları ve tek mutlak
varlık olan Allah'a dalga dalga yönelecekleri bir
tarihsel dönüm noktası olacaktır. 21. yüzyılda,
19. yüzyılın materyalist inançları tarihin çöplüğüne atılacak,
Allah'ın varlığı ve yaratışı kavranacak, mekansızlık, zamansızlık
gibi gerçekler anlaşılacak, insanlık asırlardır gözünün
önüne çekilen perdelerden, aldatmacalardan ve batıl inanışlardan
kurtulacaktır.
Bu kaçınılmaz gidişin hiçbir gölge varlık tarafından
durdurulması da mümkün değildir...


14 Frederick
Vester, Düşünmek, Öğrenmek, Unutmak, İstanbul: Arıtan Yayınevi,
1991, s. 6
15 George Politzer, Felsefenin Başlangıç
İlkeleri, Çev: Enver Aytekin, İstanbul: Sosyal Yayınları,
1976, s. 38, 39, 44
16 R. L. Gregory, Eye and Brain: The Psychology
of Seeing, New York: Oxford University Press Inc., 1990,
s. 9
17 Lincoln Barnett, Evren ve Einstein,
Çev: Nail Bezel, Varlık Yayınları, s. 20
18 Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi,
İstanbul: Remzi Kitabevi, 1987, s. 447
19 "Treaties Concerning the Principles
of Human Knowledge", 1710, Works of George Berkeley, cilt.
I, ed. A. Fraser, Oxford, 1871
20 Bertrand Russell, Rölativitenin Alfabesi,
Onur Yayınları, 1974, s. 161-162
21 R. L. Gregory, Eye and Brain: The Psychology
of Seeing, Oxford University Press Inc. New York, 1990,
s. 9
22 Karl Pribram, David Bohm, Marilyn Ferguson,
Fritjof Capra, Holografik Evren I, Çev: Ali Çakıroğlu, İstanbul:
Kuraldışı Yayınları, 1996, s. 37
23 George Politzer, Felsefenin Başlangıç
İlkeleri, İstanbul: Sosyal Yayınlar, 1989, s. 53.
24 Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi,
İstanbul: Remzi Kitabevi, 6. b., Eylül 1995, s. 261.
25 George Politzer, Felsefenin Başlangıç
İlkeleri, İstanbul: Sosyal Yayınlar, 1989, s. 65.
26 Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, Çev:
Murat Temelli, İm Yayın Tasarım, Yaşam Kitapları-1, İstanbul
1995, s. 180-181
27 Rennan Pekünlü, "Aldatmacanın Evrimsizliği",
Bilim ve Ütopya, Aralık 1998
28 Alaattin Şenel, "Evrim Aldatmacası mı?,
Devrin Aldatmacası mı?", Bilim ve Ütopya, Aralık 1998
29 İmam Rabbani, Hz. Mektupları, Cilt II,
357. Mektup, s. 163
30 İmam Rabbani, Hz. Mektupları, Cilt II,
470. Mektup, s. 1432