Bu noktaya kadar anlattıklarımızla
birlikte, gerçekte "üç boyutlu bir mekan"ın var olmadığı,
bunun tamamen algılardan kaynaklanan bir ön yargı olduğu
ve tüm yaşamın "mekansızlık" içinde sürdüğü kesinlik kazanmaktadır.
Bunun aksini iddia etmek, akıl ve bilimsellikten uzak bir
batıl inanç olacaktır. Çünkü fiziksel bir dünyanın varlığına
dair elde geçerli hiçbir kanıt yoktur.
Bu durum, evrim teorisinin de temelini oluşturan
materyalist felsefenin birinci varsayımını çürütür. Bu varsayım,
maddenin mutlak ve sonsuz olduğunu iddia eder. Materyalist
felsefenin ikinci varsayımı ise, zamanın mutlak ve sonsuz
olduğudur ki, bu da diğeri kadar batıl bir inanıştır.
Zaman Algısı
Zaman dediğimiz algı, aslında bir anı bir başka
anla kıyaslama yöntemidir. Bunu bir örnekle açıklayabiliriz.
Bir cisme vurduğumuzda bundan belirli bir ses çıkar. Aynı
cisme beş dakika sonra vurduğumuzda yine bir ses çıkar.
Kişi, birinci ses ile ikinci ses arasında bir süre olduğunu
düşünür ve bu süreye "zaman" der. Oysa ikinci sesi duyduğu
anda, birinci ses sadece zihnindeki bir hayalden ibarettir.
Sadece hafızasında var olan bir bilgidir. Kişi,
hafızasında olanı, yaşamakta olduğu anla kıyaslayarak
zaman algısını elde eder. Eğer bu kıyas olmasa,
zaman algısı da olmayacaktır.
Aynı şekilde kişi, bir odaya kapısından girip
sonra da odanın ortasındaki bir koltuğa oturan bir insanı
gördüğünde, kıyas yapar. Gördüğü insan koltuğa oturduğu
anda, onun kapıyı açması, odanın ortasına doğru yürümesi
ile ilgili görüntüler, sadece beyinde yer alan bir bilgidir.
Zaman algısı, koltuğa oturmakta olan insan ile bu bilgiler
arasında kıyas yapılarak ortaya çıkar.
Ünlü fizikçi Julian Barbour, zamanın tarifini
şöyle yapmaktadır:
Zaman eşyaların pozisyonlarını
değiştirme ölçüsünden başka birşey değil. Bir sarkaç sallanır,
saatin kolları ilerler.31
Kısacası zaman, beyinde saklanan birtakım
hayaller arasında kıyas yapılmasıyla var olmaktadır.
Eğer bir insanın hafızası olmasa, beyni bu tür yorumlar
yapmaz ve dolayısıyla zaman algısı da oluşmaz. Bir insanın
"ben otuz yaşındayım" demesinin nedeni, beyninde söz konusu
otuz yıla ait bazı bilgilerin biriktirilmiş olmasıdır. Eğer
hafızası olmasa, ardında böyle bir zaman dilimi olduğunu
düşünmeyecek, sadece yaşadığı tek bir "an" ile muhatap olacaktır.
Bir insanın geçmişi hafızasına
verilen bilgilerden oluşur. Hafıza silindiğinde insanın
geçmişi de silinir. Geleceği ise düşüncelerinden ibarettir.
Bu düşünceler olmadığında ise insanın sadece yaşadığı
"an" kalır. |
Zamansızlığın Bilimsel Anlatımı
Zamanın, hareket eden cisimler ve meydana gelen
değişimler arasında yaptığımız belirli bir sıralamadan doğan
bir kavram olduğu gerçeği, bugün bilimsel olarak da kabul
edilmiştir. Bu konuda görüş belirten düşünür ve bilim adamlarından
örnekler vererek konuyu daha iyi açıklayalım:
The End of Time (Zamanın Sonu) isimli
kitabında zamansızlık ve sonsuzluk hakkındaki açıklamaları
ile bilim dünyasında büyük yankı uyandıran fizikçi Julian
Barbour, zamanın bir algı olmasının, birçok insan için kabullenilmesi
zor bir gerçek olduğunu belirtmektedir. Discover dergisinde,
Barbour ile yapılan bir röportajda zaman algısı için şu
yorumlar yapılmaktadır:
Ben hala kabullenmekte
zorlanıyorum" diyor (Barbour). Ancak, sağ duyu evreni anlamak
için hiçbir zaman güvenilir bir yol gösterici olmadı-Copernicus
Güneş'in Dünya çevresinde dönmediğini ilk söylediğinden
beri fizikçiler algılarımızı şaşırttılar. Herşeye rağmen,
Dünya 67,000 mil/saat hız ile boşlukta dönerken en ufak
bir hareket bile hissetmiyoruz. Barbour zamanın geçtiğine
dair hissimizin, "Düz Dünya Cemiyeti"nin (Flat Earth Society)
batıl inancı kadar yanlış olduğunu iddia ediyor." 32
Yukarıda da görüldüğü gibi, ünlü fizikçi Barbour,
zamanın mutlak olduğuna dair sahip olduğumuz inancın batıl
olduğunu belirtmektedir. Ve günümüzde fizik alanındaki araştırmalar
bu gerçeği açıkça göstermektedir. Zaman mutlak değildir,
meydana gelen olaylara göre farklı algılanan göreceli bir
kavramdır.
ZAMANIN
TERSİNE İŞLEDİĞİ BİR DÜNYADA, GEÇMİŞ, GELECEK OLURDU
 |
Tüm olaylar
bize belli bir sıralama yöntemi ile gösterildiği için,
zamanın hep ileri doğru aktığını düşünürüz. Örneğin
bir kayakçı hep dağdan aşağı doğru kayar, yukarı doğru
kaymaz veya bir su damlası su birikintisinden yukarı
doğru çıkmaz, hep aşağı doğru düşer. Bu durumda bir
kayakçının tepedeki hali geçmiş iken, aşağıya ulaştığı
hali gelecektir. Oysa eğer hafızamızdaki bilgiler,
bir filmin başa sarılması gibi tersine doğru gösterilmeye
başlarsa bizim için gelecek, yani aşağı inmiş hali
geçmiş olur, geçmiş ise yani tepedeki hali ise gelecek
olur. |
 |
Nobel ödüllü ünlü genetik profesörü ve düşünür
François Jacob ise, Mümkünlerin Oyunu adlı kitabında
zamanın geriye akışı ile ilgili şunları anlatır:
Tersinden gösterilen
filmler, zamanın tersine doğru akacağı bir dünyanın
neye benzeyeceğini tasarlamamıza imkan vermektedir. Sütün
fincandaki kahveden ayrılacağı ve süt kabına ulaşmak için
havaya fırlayacağı bir dünya; ışık demetlerinin bir kaynaktan
fışkıracak yerde bir tuzağın (çekim merkezinin) içinde toplanmak
üzere duvarlardan çıkacağı bir dünya; sayısız damlacıkların
hayret verici işbirliğiyle suyun dışına doğru fırlatılan
bir taşın bir insanın avucuna konmak için bir eğri boyunca
zıplayacağı bir dünya. Ama zamanın tersine çevrildiği böyle
bir dünyada, beynimizin süreçleri ve belleğimizin oluşması
da aynı şekilde tersine çevrilmiş olacaktır. Geçmiş ve gelecek
için de aynı şey olacaktır ve dünya tastamam bize göründüğü
gibi görünecektir.33
Beynimiz belirli bir sıralama yöntemine alıştığı
için şu anda dünya üstte anlatıldığı gibi işlememekte ve
zamanın hep ileri aktığını düşünmekteyiz. Oysa bu, beynimizin
içinde verilen bir karardır ve dolayısıyla tamamen izafidir.
Gerçekte zamanın nasıl aktığını ya da akıp akmadığını asla
bilemeyiz. Bu da zamanın mutlak bir gerçek olmadığını, sadece
bir algı biçimi olduğunu gösterir.
Zamanın bir algı olduğu, 20. yüzyılın en büyük
fizikçisi sayılan Einstein'ın ortaya koyduğu Genel Görecelik
kuramı ile de doğrulanmıştır. Lincoln Barnett, Evren
ve Einstein adlı kitabında bu konuda şunları yazar:
Salt uzayla birlikte
Einstein, sonsuz geçmişten sonsuz geleceğe akan şaşmaz ve
değişmez bir evrensel zaman kavramını da bir yana bıraktı.
Görecelik Kuramı'nı çevreleyen anlaşılmazlığın büyük bölümü,
insanların zaman duygusunun da renk duygusu gibi
bir algı biçimi olduğunu kabul etmek istemeyişinden
doğuyor... Nasıl uzay maddi varlıkların olasılı bir sırası
ise, zaman da olayların olasılı bir sırasıdır. Zamanın öznelliğini
en iyi Einstein'in sözleri açıklar: "Bireyin yaşantıları
bize bir olaylar dizisi içinde düzenlenmiş görünür.
Bu diziden hatırladığımız olaylar 'daha önce' ve 'daha sonra'
ölçüsüne göre sıralanmış gibidir. Bu nedenle birey için
bir ben-zamanı, ya da öznel zaman vardır.
Bu zaman kendi içinde ölçülemez. Olaylarla sayılar arasında
öyle bir ilgi kurabilirim ki, büyük bir sayı önceki bir
olayla değil de, sonraki bir olayla ilgili olur.34
Einstein, Barnett'in ifadeleriyle,
"uzay ve zamanın da sezgi biçimleri olduğunu, renk,
biçim ve büyüklük kavramları gibi bunların da bilinçten
ayrılamayacağını göstermiş"tir. Genel Görecelik kuramı'na
göre "zamanın da, onu ölçtüğümüz olaylar dizisinden ayrı,
bağımsız bir varlığı yoktur." 35
Zaman bir algıdan ibaret olduğuna göre de,
tümüyle algılayana bağlı, yani göreceli bir kavramdır.
Zamanın akış hızı, onu ölçerken
kullandığımız referanslara göre değişir. Çünkü insanın bedeninde
zamanın akış hızını mutlak bir doğrulukla gösterecek doğal
bir saat yoktur. Lincoln Barnett'in belirttiği gibi "rengi
ayırt edecek bir göz yoksa, renk diye bir şey olmayacağı
gibi, zamanı gösterecek bir olay olmadıkça bir an, bir saat
ya da bir gün hiçbir şey değildir." 36
Zamanın göreceliği, rüyada çok açık bir biçimde
yaşanır. Rüyada gördüklerimizi saatler sürmüş gibi hissetsek
de, gerçekte herşey birkaç dakika hatta birkaç saniye sürmüştür.
Konuyu biraz daha açıklamak için bir örnek
üzerinde düşünelim. Özel olarak dizayn edilmiş tek pencereli
bir odada oturup, burada belirli bir süre geçirdiğimizi
düşünelim. Odada geçen zamanı görebileceğimiz bir de saat
bulunsun. Aynı zamanda odanın penceresinden güneşin belirli
aralıklarla doğup-battığını görelim. Aradan birkaç gün geçtikten
sonra, o odada ne kadar kaldığımız sorulduğunda vereceğimiz
cevap; hem zaman zaman saate bakarak edindiğimiz bilgi,
hem de güneşin kaç kere doğup battığına bağlı olarak yaptığımız
hesaptır. Örneğin, odada üç gün kaldığımızı hesaplarız.
Ama eğer bizi bu odaya koyan kişi bize gelir de, "aslında
sen bu odada iki gün kaldın" derse ve pencerede gördüğümüz
güneşin aslında suni olarak oluşturulduğunu, odadaki saatin
de özellikle hızlı işletildiğini söylerse, bu durumda yaptığımız
hesabın hiçbir anlamı kalmaz.
Bu örnek de göstermektedir ki zamanın akış
hızıyla ilgili bilgimiz, sadece algılayana göre değişen
referanslara dayanmaktadır.
Zamanın göreceliği, bilimsel yöntemle de ortaya
konmuş somut bir gerçektir. Einstein'ın Genel Görecelik
kuramı ortaya koymaktadır ki zamanın hızı, bir
cismin hızına ve çekim merkezine uzaklığına göre değişmektedir.
Hız arttıkça zaman kısalmakta, sıkışmakta; daha ağır daha
yavaş işleyerek sanki "durma" noktasına yaklaşmaktadır.
Bunu Einstein'ın bir örneği
ile açıklayalım. Bu örneğe göre aynı yaştaki ikizlerden
biri Dünya'da kalırken, diğeri ışık hızına yakın bir hızda
uzay yolcuğuna çıkar. Uzaya çıkan kişi, geri döndüğünde
ikiz kardeşini kendisinden çok daha yaşlı bulacaktır. Bunun
nedeni uzayda seyahat eden kardeş için zamanın daha yavaş
akmasıdır. Aynı örnek bir baba ve oğul için de düşünülebilir;
"eğer babanın yaşı 27, oğlunun yaşı 3 olsa, 30 dünya
senesi sonra baba dünyaya döndüğünde oğul 33 yaşında, baba
ise 30 yaşında olacaktır." 37
Işık hızına yakın bir hızla
uzay yolculuğuna çıkan ikiz kardeşlerden biri, 30
yıl sonra geri döndüğünde, dünyada kalan kardeş diğerine
göre çok daha yaşlı olacaktır. |
Zamanın izafi oluşu, saatlerin yavaşlaması
veya hızlanmasından değil; tüm maddesel sistemin atom altı
seviyesindeki parçacıklara kadar farklı hızlarda çalışmasından
ileri gelir. Zamanın kısaldığı böyle bir ortamda insan vücudundaki
kalp atışları, hücre bölünmesi, beyin faaliyetleri gibi
işlemler daha ağır işlemektedir. Kişi zamanın yavaşlamasını
hiç fark etmeden günlük yaşamını sürdürür.
Kuran'da İzafiyet
Modern bilimin bu bulgularının bize gösterdiği
sonuç, zamanın materyalistlerin sandığı gibi mutlak
bir gerçek değil, göreceli bir algı oluşudur. İşin
ilginç yanı ise, 20. yüzyıla dek bilimin farkında olmadığı
bu gerçeğin, bundan 14 asır önce indirilmiş olan Kuran'da
bildirilmesidir. Kuran ayetlerinde, zamanın izafi bir kavram
olduğunu gösteren açıklamalar bulunur.
Modern bilim tarafından doğrulanan, zamanın
psikolojik bir algı olduğu, yaşanan olaya, mekana ve şartlara
göre farklı algılanabildiği gerçeğini pek çok Kuran ayetinde
görmek mümkündür. Örneğin bir insanın bütün hayatı, Kuran'da
bildirildiğine göre çok kısa bir süredir:
Sizi çağıracağı gün, O'na övgüyle icabet
edecek ve (dünyada) pek az bir süre kaldığınızı sanacaksınız.
(İsra Suresi, 52)
Gündüzün bir saatinden başka sanki hiç
ömür sürmemişler gibi onları bir arada toplayacağı gün,
onlar birbirlerini tanımış olacaklar… (Yunus Suresi, 45)
Bazı ayetlerde, insanların zaman algılarının
farklı olduğuna, insanın gerçekte çok kısa olan bir süreyi
çok uzunmuş gibi algılayabildiğine işaret edilir. İnsanların
ahiretteki sorguları sırasında geçen aşağıdaki konuşmalar
bunun bir örneğidir:
Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar
kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar
kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca az (zaman) kaldınız,
gerçekten bir bilseydiniz. (Müminun Suresi, 112-114)
Başka bazı ayetlerde de, zamanın farklı ortamlarda
farklı bir akış hızıyla geçtiği bildirilir:
... Gerçekten, senin Rabbinin Katında bir
gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. (Hac
Suresi, 47)
Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi
elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir. (Mearic Suresi,
4)
Gökten yere her işi O evirip düzene koyar.
Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir
günde yine O'na yükselir. (Secde Suresi, 5)
Bu ayetler, zamanın izafiyetinin çok açık birer
ifadesidir. Bilim tarafından 20. yüzyılda ulaşılan bu sonucun
bundan 1400 yıl önce Kuran'da bildirilmiş olması ise, elbette,
Kuran'ın zamanı ve mekanı tümüyle sarıp kuşatan Allah'ın
indirdiğinin bir delilidir.
Kuran'ın daha pek çok ayetinde kullanılan üslup
açıkça zamanın bir algı olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle
de kıssalarda bu anlatımı görmek mümkündür. Örneğin Allah
Kuran'da bahsedilen mümin bir topluluk olan Kehf ehlini
üç yüzyılı aşkın bir süre derin bir uyku halinde tutmuştur.
Daha sonra uyandırdığında ise bu kişiler zaman olarak çok
az bir süre kaldıklarını düşünmüşler, ne kadar uyuduklarını
tahmin edememişlerdir:
Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına
vurduk (derin bir uyku verdik). Sonra iki gruptan hangisinin
kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek için
onları uyandırdık. (Kehf Suresi, 11-12)
Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar
diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü
dedi ki: "Ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün veya
günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık." Dediler ki:
"Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir... (Kehf Suresi,
19)
Aşağıdaki ayette anlatılan durum da zamanın
aslında psikolojik bir algı olduğunun önemli bir delilidir.
Ya da altı üstüne gelmiş, ıssız duran bir şehre
uğrayan gibisini (görmedin mi?) Demişti ki: "Allah, burasını
ölümünden sonra nasıl diriltecekmiş?" Bunun üzerine Allah,
onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra onu diriltti. (Ve ona) Dedi
ki: "Ne kadar kaldın?" O: "Bir gün veya bir günden az kaldım"
dedi. (Allah ona:) "Hayır, yüz yıl kaldın, böyleyken yiyeceğine
ve içeceğine bak, henüz bozulmamış; eşeğine de bir bak;
(bunu yapmamız) seni insanlara ibret-belgesi kılmamız içindir.
Kemiklere de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz, sonra
da onlara et giydiriyoruz? dedi. O, kendisine (bunlar) apaçık
belli olduktan sonra dedi ki: "(Artık şimdi) Biliyorum ki
gerçekten Allah, herşeye güç yetirendir." (Bakara Suresi,
259)
Görüldüğü gibi bu ayet zamanı yaratan Allah'ın
zamandan münezzeh olduğunu açıkça vurgulamaktadır. İnsan
ise Allah'ın kendisi için takdir ettiği zamana bağımlıdır.
Ayette görüldüğü gibi insan ne kadar uykuda kaldığını dahi
bilmekten acizdir. Böyle bir durumda (materyalistlerin çarpık
mantığında olduğu gibi) zamanın mutlak olduğunu iddia etmek,
son derece akıl dışı olacaktır.
Zamanın İzafiyeti, Kader Gerçeğini de Açıklamaktadır
Zamanın izafiyeti ile ilgili açıklamalardan
ve ayetlerden görüldüğü gibi, zaman algıya değişkenlik gösteren,
sabit olmayan bir kavramdır. Örneğin bizim için milyarlarca
yıl süren bir zaman dilimi, Allah Katında bir andır. Bizim
için 50 bin yıllık bir süre melekler ve Cebrail için bir
gündür.
Bu gerçeğin bilinmesi, kader konusunun kavranması
için çok önemlidir. Çünkü kader, Allah'ın geçmiş ve gelecek
tüm olayları "tek bir an" içinde yaratmış olmasıdır. Bu
da, Allah Katında evrenin yaratılış anından kıyamete kadar
olan her olayın yaşanmış ve bitmiş olması demektir. İnsanların
önemli bir bölümü, Allah'ın henüz yaşanmamış olayları önceden
nasıl bildiğini, Allah Katında geçmiş ve gelecek tüm olayların
nasıl yaşanıp bittiğini ve kaderin gerçekliğini bir türlü
kavrayamazlar. Oysa "yaşanmamış olaylar" bizim açımızdan
yaşanmamış olaylardır. Çünkü biz Allah'ın yarattığı zamana
bağlı olarak yaşamımızı sürdürürüz ve hafızamıza verilen
bilgiler olmadan hiçbir şey bilemeyiz.
Allah, dünyadaki imtihan ortamı gereği "gelecek"
olarak isimlendirdiğimiz olayları hafızamıza vermediği için,
gelecekte ne olacağını da bilemeyiz. Allah ise zamana ve
mekana bağlı değildir, zaten bunların tümünü yoktan yaratan
Kendisi'dir. Bu nedenle Allah için geçmiş, gelecek ve şu
an hepsi birdir ve hepsi olup bitmiştir. Allah bir olayın
sonunu görmek için beklemez. Zaten bir olayın başı da sonu
da O'nun Katında tek bir anda yaşanır. Örneğin Firavun'un
nasıl bir sona uğradığını Allah daha Hz. Musa'yı Firavun'a
göndermeden. Hz. Musa daha doğmadan, hatta Mısır devleti
daha kurulmadan önce bilir ve tüm bu olaylar Firavun'un
sonu ile birlikte Allah Katında tek bir an olarak yaşanmıştır.
Ayrıca Allah için geçmişi hatırlama diye bir şey de yoktur.
Geçmiş ve gelecek hazır olarak Allah'ın daima karşısındadır.,
hepsi aynı anda mevcuttur.
Bir insan tüm hayatını bir film şeridi olarak
düşünürse, biz bu şeridi video kasetten seyreder gibi seyrederiz
ve kasedi ileri almak gibi bir imkanımız yoktur. Allah ise,
bu film şeridinin tamamını aynı anda görür ve bilir. Zaten
bu filmi tüm detaylarıyla tespit etmiş ve yaratmış olan
O'dur. Biz nasıl bir cetvelin başını, ortasını ve sonunu
bir kerede görebiliyorsak, Allah bizim bağlı olduğumuz zamanı
başından sonuna kadar tek bir an olarak sarıp kuşatmıştır.
İnsanlar ise sadece zamanı gelince bu olayları yaşayıp,
Allah'ın onlar için yarattığı kadere tanık olurlar. Bu,
dünya üzerindeki bütün insanların kaderleri için bu şekildedir.
Bugüne kadar yaratılmış ve bugünden sonra da yaratılacak
olan bütün insanların dünya ve ahiretteki hayatları, her
anları ile Allah'ın Katında hazır ve yaşanmış olarak bulunmaktadır.
Allah'ın sonsuz "hıfzı"nda, milyarlarca insanla birlikte
tüm canlıların, gezegenlerin, bitkilerin, eşyaların kaderinde
yazılı olaylar da hiç eksilmeden veya kaybolmadan durmaktadır.
Kader gerçeği, Allah'ın Hafız (Muhafaza eden, Koruyan) sıfatının,
sonsuz gücünün, kudretinin ve büyüklüğünün tecellilerinden
biridir.
"Geçmiş" Kavramı Hafızamızdaki Bilgilerden
Dolayı Oluşur
Biz, bize verilen telkinden dolayı, geçmiş,
şu an ve gelecek gibi bölümlere ayrılmış zaman dilimlerini
yaşadığımızı zannederiz. Oysa, "geçmiş" gibi bir kavrama
sahip olmamızın tek nedeni, -daha önce de belirttiğimiz
gibi- hafızamıza bazı olayların verilmesidir. Örneğin, ilkokula
kaydolduğumuz an hafızamızda bulunan bir bilgidir ve biz
bu nedenle bunu geçmiş bir olay olarak algılarız. Gelecekle
ilgili olaylar ise hafızamızda bulunmaz. Bu nedenle biz
henüz haberdar olmadığımız bu olayları "yaşanacak", "gelecekte
meydana gelecek" olaylar olarak kabul ederiz. Oysa geçmiş
nasıl bizim için yaşanmış, tecrübe edilmiş, görülmüş olaylar
ise, gelecek de aynı şekilde yaşanmıştır. Ancak bu olaylar
bizim hafızamıza verilmediği için biz bunları bilemeyiz.
Eğer Allah, gelecekle ilgili olayları da hafızamıza
vermiş olsaydı, o zaman gelecek de bizim için geçmiş olurdu.
Örneğin, 30 yaşındaki bir insanın hafızasında 30 yıllık
hatıralar, olaylar bulunur ve bu nedenle bu insan 30 yıllık
bir geçmişi olduğunu düşünür. Eğer bu insanın hafızasına
30 ile 70 yaş arasındaki geleceğine dair olaylar da verilecek
olsa, o zaman 30 yaşındaki bu insan için hem 30 yılı hem
de 30 ile 70 yaşı arasındaki "geleceği" geçmişi haline gelir.
Çünkü, bu durumda geçmişi de geleceği de hafızasında mevcut
bulunacak, her ikisi de onun için yaşanmış, görülmüş, tecrübe
edilmiş olaylar olacaktır.
Hz. Musa ve yanındakiler şu
anda yarılan denizden kaçarak kurtulmaktadırlar. Firavun'un
ordusu şu anda kapanan denizin içinde boğulmaktadır.
Hz. Nuh'un gemisi ve Hz. Süleyman'ın sarayı şu anda
inşa edilmektedir. Ve tüm bu olaylar bizim bildiğimizden
çok daha net ve canlı olarak şu anda Allah'ın hıfzında
mevcut bulunmaktadırlar. |
Ancak Allah, bize olayları belli bir sıra içinde,
küçükten büyüğe doğru akacak şekilde, sanki geçmişten geleceğe
akan bir zaman varmış gibi algılattığı için, bize geleceğimizle
ilgili olayları bildirmez, bunların bilgisini hafızamıza
vermez. Gelecek bizim hafızamızda yoktur, ancak Allah'ın
sonsuz hıfzında, tüm insanların geçmişleri ve gelecekleri
bulunmaktadır. Bu, daha önce de belirtildiği gibi, bir insanın
hayatını, zaten mevcut olan bir filmden izlemesi gibidir.
Film, zaten çekilmiş ve bitmiştir. Ancak, bu filmi ileri
sarma imkanı bulunmayan insan, kareleri teker teker seyrettikçe
hayatını görür. Henüz seyretmediği karelerin ise geleceği
olduğunu zannederek yanılır.
Geçmiş ve Gelecek Gayb Haberidir
Allah Kuran'ın birçok ayetinde gaybı, yani
görünmeyeni, bilinmeyeni, şahit olunmayanı bilenin yalnızca
Kendisi olduğunu bildirmektedir:
De ki: "Ey gökleri ve yeri yaratan, gaybı
ve müşahede edilebileni bilen Allah'ım. Anlaşmazlığa düştükleri
şeylerde, kullarının arasında sen hüküm vereceksin." (Zümer
Suresi, 46)
De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız
ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı
da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz;
O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cum'a Suresi,
8)
(Allah:) "Ey Adem, bunları onlara isimleriyle
haber ver" dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince
de dedi ki: "Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını
gerçekten Ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı
da ben bilirim." (Bakara Suresi, 33)
Genelde gaybın sadece geleceğe ait bilinmeyen
bilgiler olduğu düşünülür, oysa hem geçmiş hem de gelecek
gaybtır. Geçmişte yaşananlar da gelecekte yaşanacak olanlar
da Allah Katında saklı bulunan bilgilerdir. Ancak Allah,
Kendi Katında bulunan gayb bilgilerinden bazılarını insanların
hafızalarına vererek, bunları bilinir, yani müşahede edilir
hale getirmektedir. Örneğin Allah bazı ayetlerinde geçmişe
yönelik bilgiler vererek, Peygamberimize bunların gayb haberleri
olduğunu söylemiştir:
Bunlar: Sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir.
Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordun. Şu halde
sabret. Şüphesiz (güzel olan) sonuç takva sahiplerinindir.
(Hud Suresi, 49)
Bu, sana (ey Muhammed) vahyettiğimiz gayb
haberlerindendir. Yoksa onlar, (Yusuf'un kardeşleri) o hileli-düzeni
kurarlarken, yapacakları işe topluca karar verdikleri zaman
sen yanlarında değildin. (Yusuf Suresi, 102)
Allah Peygamberimiz (sav)'e henüz yaşanmamış
bazı olaylardan da haberler vermiştir ki, bunlar geleceğe
dair gayb haberleridir. Örneğin Mekke'nin fethi (Fetih Suresi,
27) ve Rum'un putperestlere karşı galibiyeti (Rum Suresi,
3-4), bu olaylar henüz yaşanmadan önce Peygamberimize bildirilmiştir.
Peygamberimiz (sav)'in kıyamet alametleri, ahir zaman gibi
konulardaki hadisleri de, o dönem tüm insanlar için gayb
olan bu bilgileri, Allah'ın kendisine öğrettiğini göstermektedir.
Kuran'da peygamberlere ve diğer bazı salih müminlere de
gaybtan haberler verildiği açıklanmaktadır. Örneğin Hz.
Yusuf'a kardeşlerinin tuzaklarının boşa çıkacağı haber verilmiş
(Yusuf Suresi, 15), Hz. Musa'nın annesine, bebek yaştaki
oğlunun Firavun zulmünden kurtulacağı ve peygamber olacağı
vahiyle açıklanmıştır. (Kasas Suresi, 7)
Sonuç olarak, bizim geçmiş ve gelecek olarak
isimlendirdiğimiz olay ve bilgilerin tamamı, Allah Katında
saklı duran gayb haberleridir. Allah dilediği zaman dilediği
kişinin hafızasına bu haberlerden bazılarını vererek, gaybın
bir kısmını bilinir hale getirmektedir. İşte müşahade edilebilir
yani görülebilir, şahit olunmuş hale gelen bu olaylar, insanlar
tarafından geçmiş olarak nitelendirilir.
Kadere Teslimiyetin Önemi
Geçmiş ve geleceğin gerçekte Allah Katında
yaratılmış ve yaşanmış olarak saklı ve hazır olaylar olmaları
bize çok önemli bir gerçeği gösterir: Her insan kayıtsız
ve şartsız kaderine teslim olmuştur. İnsan nasıl geçmişini
değiştiremezse, geleceğini de değiştiremez. Çünkü geçmişi
gibi geleceği de yaşanmıştır; geleceğindeki tüm olaylar,
ne zaman, nerede, ne yemek yiyeceği, kiminle ne konuşacağı,
ne kadar para kazanacağı, hangi hastalıklara yakalanacağı,
nihayetinde ne zaman, nasıl, nerede öleceği hepsi bellidir
ve bunları değiştiremez. Çünkü bunlar zaten Allah Katında,
Allah'ın hafızasında yaşanmış olarak bulunmaktadır. Sadece
bunların bilgisi henüz kendi hafızasında değildir.
Dolayısıyla başlarına gelen olaylara üzülen,
sinirlenen, bağırıp çağıranlar, geleceği için kaygılananlar,
hırslananlar aslında kendilerini boş yere üzmektedirler.
Çünkü, nasıl olacağından kaygı ve korku duydukları gelecekleri,
zaten yaşanmıştır. Ve ne yaparlarsa yapsınlar bunları değiştirme
imkanları bulunmamaktadır.
Bu noktada belirtilmesi gereken çok önemli
bir nokta, yanlış bir kader anlayışından kaçınmak gerektiğidir.
Bazı insanlar, "nasıl olsa kaderimde ne varsa o olacak,
o zaman benim hiçbir şey yapmama gerek yok" diyerek çarpık
bir kader anlayışı geliştirirler. Her yaşadığımızın kaderimizde
belli olduğu bir gerçektir. Biz daha o olayı yaşamadan önce
o olay Allah Katında yaşanmıştır ve bilgisi de tüm detayları
ile Allah Katındaki Levh-i Mahfuz isimli kitapta yazılıdır.
Ancak, Allah her insana sanki olayları değiştirmeye, kendi
karar ve seçimine göre hareket etmeye imkanı varmış gibi
bir his verir. Örneğin insan, su içmek istediğinde bunun
için "kaderimde varsa içerim" diyerek oturup beklemez. Bunun
için kalkar, bardağı alır ve suyunu içer. Gerçekten de kaderinde
tespit edilmiş bardakta, tespit edilmiş miktarda suyu içer.
Ancak, bunları yaparken kendi iradesi ve isteği ile yaptığına
dair bir his duyar. Ve hayatı boyunca bu hissi her yaptığı
işte yaşar. Allah'a ve Allah'ın yarattığı kaderine teslim
olmuş bir insan ile bu gerçeği kavrayamayan bir insan arasındaki
fark şudur: Teslimiyetli olan insan, kendi yaptığı hissini
yaşamasına rağmen, bunların tümünü Allah'ın dilemesi ile
yaptığını bilir. Diğeri ise, her yaptığını kendi aklı ve
gücü ile yaptığını zannederek yanılır.
Örneğin, bir hastalığı olduğunu öğrenen teslimiyetli
bir insan, bunun kaderinde olduğunu bildiği için son derece
tevekküllü davranır. "Allah bunu kaderimde yarattığına göre,
mutlaka büyük bir hayır vardır" diye düşünür. Ama "nasılsa
kaderimde iyileşmek varsa iyileşirim" diyerek tedbir almadan
beklemez. Aksine, olabilecek tüm tedbirleri alır. Doktora
gider, beslenmesine dikkat eder, ilaçlarını alır. Ancak
gittiği doktorun, doktorun uyguladığı tedavinin, aldığı
ilaçların, bunların kendi üzerinde ne kadar etkili olacağının,
iyileşip iyileşmeyeceğinin, kısacası her detayın kaderinde
olduğunu unutmaz. Bunların hepsinin, Allah'ın hıfzında,
daha kendisi dünyaya gelmeden önce hazır olarak bulunduğunu
bilir. Allah, Kuran'da, insanların yaşadıkları herşeyin
önceden bir kitapta yazılı olarak bulunduğunu şöyle bildirir:
Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana
gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan
önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a
göre pek kolaydır. Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü
duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız.
Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Hadid Suresi,
22-23)
İşte bu yüzden, kadere iman eden bir insan,
başına gelen hiçbir olaydan dolayı üzülmez, ümitsizliğe
kapılmaz. Aksine son derece tevekküllü, teslimiyetli ve
daima huzurlu olur. Çünkü Allah insanların başlarına gelen
herşeyin önceden belli olduğunu, bu nedenle başlarına gelen
zorluklara üzülmemelerini ve kendilerine verilen nimetlerle
şımarmamalarını emretmiştir. İnsanın karşılaştığı zorluklar
da, elde ettiği başarı ve zenginlikler de Allah'ın takdiri
iledir. Bunların hepsi Rabbimiz'in insanları denemek için
kaderlerinde önceden belirlediği olaylardır. Bir ayette
bildirildiği gibi, "... Allah'ın emri,
takdir edilmiş bir kaderdir". (Ahzab Suresi, 38)
Allah bir başka ayetinde ise "Hiç
şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık." (Kamer Suresi,
49) diye bildirmektedir. Sadece insanların değil,
tüm canlıların, eşyanın, Güneş'in, Ay'ın, dağların, ağaçların,
her varlığın Allah Katında belirlenmiş bir kaderi vardır.
Örneğin kırılan bir antika vazo, kaderinde tespit edilen
anda kırılmıştır. Birkaç yüzyıllık bu vazo, daha ilk imal
edilirken, kimlerin kullanacağı, hangi evin hangi köşesinde,
hangi eşyalarla birlikte duracağı belli olarak üretilir.
Vazonun her deseni, üzerindeki her renk kaderde önceden
tespit edilmiştir.
Vazonun hangi gün, hangi saat, hangi dakika,
kim tarafından nasıl kırılacağı da Allah'ın hıfzında yaşanmış
olarak durmaktadır. Hatta, vazonun ilk imal edildiği an,
ilk kez satılmak üzere vitrine konduğu an, bir evin köşesinde
durduğu an ve kırılarak parça parça olduğu an, kısacası
antika vazonun yüzyıllarca içinde bulunduğu her an, Allah
Katında tek bir an olarak mevcuttur. Vazoyu kıran kişi,
birkaç saniye önce bile bundan habersizken, Allah Katında
o an yaşanmıştır ve bilinmektedir. Bu nedenle Allah, insanlara
ellerinden çıkanlara üzülmemelerini bildirir. Çünkü, ellerinden
çıkanlar kaderlerinde çıkmıştır ve o insanların bunu değiştirmeye
güçleri yoktur. Ancak insanlar kaderlerinde meydana gelen
olaylardan bir ders almalı, bunlarla eğitilmeli, bu olaylardaki
hikmet ve hayırları görerek, daima, kaderlerini yaratan
sonsuz merhametli, şefkatli, adaletli, kullarını esirgeyen
ve koruyan Rabbimiz'e yönelmelidirler.
Bu önemli gerçekten gafil yaşayan insanlar,
hayatları boyunca hep endişe ve korku içinde olurlar. Örneğin
çocuklarının geleceği için çok endişelenirler. Hangi okulda
okuyacağı, nasıl bir meslek sahibi olacağı, sağlığının nasıl
olacağı, nasıl bir hayat süreceği gibi konularda tevekkülsüz
bir gayret içindedirler. Oysa, her insanın, daha tek bir
hücre olduğu halinden ilk okuma yazma öğrendiği ana, üniversite
sınavında verdiği cevaplardan hayatı boyunca hangi şirkette
ne iş yapacağına, hangi kağıtlara kaç kez imza atacağına,
nerede ve nasıl öleceğine kadar her anı Allah Katında bellidir.
Bu olayların tümü, Allah'ın hıfzında saklı olarak durmaktadır.
Örneğin şu anda, bu insanın cenin hali, ilkokuldaki hali,
üniversitedeki hali, 35. yaş gününü kutladığı anı, işine
başladığı ilk günü, öldüğünde melekleri gördüğü an, yakınları
tarafından defnedildiği ve ahirette Allah'a hesap verdiği
anlar, tek bir an olarak Allah'ın Katında bulunmaktadır.
O halde, her anı Allah'ın Katında yaşanmış,
görülmüş ve halen Allah'ın hıfzında hazır bulunan bir hayat
için endişelenmek, korku duymak, üzülmek büyük bir gaflettir.
Ne kadar çabalarsa çabalasın, ne kadar kaygılanırsa kaygılansın
bir insanın kendisi de, çocuğu da, eşi ve yakınları da kendileri
için Allah Katında hazır bulunan hayatlarını yaşayacaklardır.
Öyle ise, akıl ve vicdan sahibi bir insanın
bu gerçeği kavrayarak, Allah'a ve Allah'ın yarattığı kadere
gönülden teslim olması gerekir. Aslında her insan zaten
Allah'a teslim olmuş ve boyun eğmiş olarak yaratılmıştır.
Çünkü, istese de istemese de Allah'ın kendisi için yarattığı
kadere boyun eğerek yaşar. Kaderi inkar eden insan da kaderinde
"kaderi inkar etmek" olduğu için inkarcıdır.
Allah'a gönülden teslim olarak boyun eğenler
ise, hem Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmayı
umabilirler, hem de dünyada ve ahirette, güven ve mutluluk
içinde bir huzurlu yaşam sürerler. Çünkü, Allah'a teslim
olan, Allah'ın yarattığı kaderin kendisi için en hayırlısı
olduğunu bilen bir insanı üzecek, korkutacak, endişelendirecek
hiçbir şey yoktur. Bu insan, elinden gelen her çabayı gösterir,
ancak bu çabanın da kaderinde olduğunu, ne yaparsa yapsın
kaderinde yazılı olanları değiştirmeye güç yetiremeyeceğini
bilir.
Mümin, Allah'ın yarattığı kadere teslim olacak,
bununla birlikte karşılaştığı olaylar karşısında elinden
geldiğince sebeplere sarılacak, tedbir alacak, olayları
hayır yönünde yönlendirmek için çalışacak, ama tüm bunların
kader içinde gerçekleştiği ve Allah'ın en hayırlısını önceden
takdir ettiğinin bilinci ve rahatlığı içinde olacaktır.
Kuran'da bu tavra örnek olarak Hz. Yakub'un çocuklarının
güvenliği için almış olduğu bir tedbirden söz edilir. Hz.
Yakup, kötü niyetli insanların dikkatini çekmemeleri için
oğullarına şehre ayrı ayrı kapılardan girmeyi öğütlemiş,
ama bunun Allah'ın belirlemiş olduğu kaderi asla etkilemeyeceğini
de onlara hatırlatmıştır:
Ve dedi ki: "Ey çocuklarım, tek bir kapıdan
girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben size Allah'tan
hiçbir şeyi sağlayamam (gideremem). Hüküm yalnızca Allah'ındır.
Ben O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O'na
tevekkül etmelidirler." (Yusuf Suresi, 67)
Allah, insanların ne yaparlarsa yapsınlar kaderlerini
değiştiremeyeceklerini bir ayetinde şöyle bildirir:
Sonra kederin ardından üzerinize bir güvenlik
(duygusu) indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu
sarıveriyordu. Bir grup da, canları derdine düşmüştü; Allah'a
karşı haksız yere cahiliye zannıyla zanlara kapılarak: "Bu
işten bize ne var ki?" diyorlardı. De ki: "Şüphesiz işin
tümü Allah'ındır." Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde
gizli tutuyorlar, "Bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada
öldürülmezdik" diyorlar. De ki: "Evlerinizde olsaydınız
da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri
yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sinelerinizdekini denemek
ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin
özünde saklı duranı bilendir. (Al-i İmran Suresi, 154)
Ayette de görüldüğü gibi, bir insan ölmemek
için hayır ve ibadet olan bir işten kaçsa bile, eğer kendine
ölüm yazılmışsa zaten ölecektir. Hatta, ölümden kaçmak için
başvurduğu yollar ve yöntemler de kaderinde bellidir ve
her insan kaderindeki olayı yaşayacaktır. Allah, bu ayette
de, insanlara kaderlerinde yarattığı olayların amacının
onları denemek ve onların kalplerini temizlemek olduğunu
belirtmektedir. Fatır Suresi'nde ise, her insanın ömrünün
Allah Katında belli olduğu, rahimlere düşen bebeklerin de
Allah'ın izniyle olduğu bildirilir:
Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla
sudan. Sonra da sizi çift çift kıldı. O'nun bilgisi olmaksızın,
hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür
verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta
(yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah'a göre kolaydır. (Fatır
Suresi, 11)
Kamer Suresi'nin aşağıdaki ayetlerinde ise,
insanın her yaptığının satır satır yazılı olduğu bildirilirken,
cennet halkının yaşadıkları da yaşanmış olaylar olarak anlatılmaktadır.
Daha önce de belirtildiği gibi, cennetteki gerçek hayat
bizim için gelecektir. Ancak, cennette olanların yaşantıları,
sohbetleri, ziyafetleri şu anda Allah'ın hıfzında bulunmaktadır.
Biz doğmadan önce de tüm insanlığın dünyadaki ve ahiretteki
geleceği Allah Katında bir an içinde yaşanmıştır ve Allah'ın
hıfzında muhafaza edilmektedir:
Onların işlemiş oldukları herşey kitaplarda
(yazılı)dır. Küçük, büyük herşey satır satır (yazılı)dır.
Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nehir (çevresin)dedirler.
Çok kudretli, mülkünün sonu olmayan (Allah)ın yanında doğruluk
makamındadırlar. (Kamer Suresi, 52-55)
Allah Katında zamanın tek bir an olduğunu,
Allah için geçmiş ve gelecek olmadığını Kuran'da kullanılan
bu üsluptan da anlarız. Görüldüğü gibi bizim için gelecek
zamanda olacak bazı olaylar, Kuran'da çoktan olup bitmiş
bir olay gibi anlatılmaktadır. Çünkü Allah geçmişi de geleceği
de, bir an olarak zaten yaratmıştır. Bu nedenle gelecekte
olacağı anlatılan bir olay zaten olup bitmiştir. Ama biz
görmediğimiz için onu gelecek zannederiz. Örneğin, ahirette
insanların Allah'a verecekleri hesabın belirtildiği ayetler,
bunu çoktan olup bitmiş bir olay gibi anlatmaktadır:
Sur'a üfürüldü; böylece Allah'ın diledikleri
dışında, göklerde ve yerde olanlar çarpılıp-yıkılıverdi.
Sonra bir daha ona üfürüldü, artık onlar ayağa kalkmış durumda
gözetliyorlar. Yer, Rabbinin nuruyla parıldadı; kitap kondu;
peygamberler ve şahidler getirildi ve aralarında hak ile
hüküm verildi... İnkar edenler, cehenneme bölük bölük sevk
edildiler... Rablerinden Korkup-sakınanlar da, cennete bölük
bölük sevk edildiler... (Zümer Suresi, 68-73)
Bu konudaki diğer örnekler ise şöyledir:
(Artık) Her bir nefis yanında bir sürücü
ve bir şahid ile gelmiştir. (Kaf Suresi, 21)
Gök yarılıp-çatlamıştır; artık o gün, 'sarkmış-za'fa
uğramıştır.' (Hakka Suresi, 16)
Ve sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve
ipekle ödüllendirmiştir. Orada tahtlar üzerinde yaslanıp-dayanmışlardır.
Orada ne (yakıcı) bir güneş ve ne de dondurucu bir soğuk
görürler. (İnsan Suresi, 12-13)
Görebilenler için cehennem de sergilenmiştir.
(Naz'iat Suresi, 36)
Artık bugün, iman edenler, kafir olanlara
gülmektedirler. (Mutaffifin Suresi, 34)
Suçlu-günahkarlar ateşi görmüşlerdir, artık
içine kendilerinin gireceklerini de anlamışlardır; ancak
ondan bir kaçış yolu bulamamışlardır. (Kehf Suresi, 53)
Yukarıdaki ayetlerde, ölümümüzden sonra yaşanacak
olan olaylar, yaşanmış ve bitmiş olaylar olarak anlatılmaktadır.
Çünkü Allah, bizim bağlı olduğumuz izafi zaman boyutuna
bağlı değildir. Allah tüm olayları zamansızlıkta dilemiş,
insanlar bunları yapmış, tüm bu olaylar yaşanmış ve sonuçlanmıştır.
Küçük büyük her türlü olayın, Allah'ın bilgisi dahilinde
gerçekleştiği ve bir kitapta kayıtlı olduğu gerçeği ise
aşağıdaki ayette şöyle haber verilir:
Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun
hakkında Kuran'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz
herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz
sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte
zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz.
Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir
kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)
Materyalistlerin Endişesi
Maddenin gerçeği ile zamansızlık ve mekansızlık
konularını ele aldığımız bu bölümde anlatılanlar, aslında
son derece açık gerçeklerdir. Daha önce de ifade edildiği
gibi bunlar kesinlikle bir felsefe ya da bir düşünce biçimi
değil, reddedilmesi mümkün olmayan bilimsel sonuçlardır.
Teknik bir gerçek olmasının dışında, akla dayalı ve mantıksal
deliller de bu konuda başka alternatife imkan tanımamaktadır:
Evren, onu meydana getiren maddeler ve
içindeki insanlarla ve zamanla birlikte bir görüntü
varlıktır. Yani bir algılar bütünüdür.
Materyalistler bu gerçeği anlamakta zorluk
çekerler. Örneğin tekrar materyalist Politzer'in otobüs
örneğine dönecek olursak; Politzer algılarının dışına çıkamayacağı
gerçeğini teknik olarak bildiği halde, bunu sadece belirli
olaylar için kabul edebilmiştir. Yani Politzer için otobüs
çarpana kadar olaylar beyninin içinde oluşmaktadır, ama
otobüs çarptığı anda olaylar birden beyninin dışına çıkarak
maddesel bir gerçeklik kazanmaktadır. Buradaki mantık bozukluğu
açıkça ortadadır; Politzer de "taşa vuruyorum, ayağım acıyor,
demek ki var" diyen materyalist Johnson'ın hatasına düşmüş,
otobüs çarpmasında hissedilen şiddetin de aslında bir algıdan
ibaret olduğunu kavrayamamıştır.
Materyalistlerin bu konuyu anlayamamalarının
bilinçaltındaki asıl nedeni ise, anladıklarında karşı karşıya
kalacakları gerçekten büyük bir korku duymalarıdır. Lincoln
Barnett, bu konunun sadece "sezilmesinin" bile materyalist
bilim adamlarını korku ve endişeye sürüklediğini şöyle belirtiyor:
Filozoflar tüm nesnel
gerçekleri algıların bir gölge dünyası haline getirirken,
bilim adamları insan duyularının sınırlarını korku
ve endişe ile sezdiler.38
Maddenin ve zamanın birer algı olduğu gerçeği
anlatıldığında bir materyalist büyük bir korkuya kapılır.
Çünkü madde ve zaman mutlak varlık olarak bağlandığı yegane
iki kavramdır. Bunlar adeta tapındığı birer puttur; çünkü
kendisinin madde ve zaman tarafından (evrim yoluyla) yaratıldığına
inanmaktadır.
İnsan, içinde yaşadığı dünyanın
kesin bir maddesel gerçekliği olduğuna şartlanmıştır.
Bu şartlanma içinde büyür ve tüm hayatını bu bakış
açısı üzerine kurar. Ancak modern bilimin ulaştığı
sonuçlar, sanıldığından çok farklı ve çok önemli bir
gerçeği ortaya çıkarmıştır. Madde bizim için bir hayaldir
ve biz maddenin aslına ulaşamayız. |
İçinde yaşadığını sandığı evrenin, dünyanın,
kendi bedeninin, diğer insanların, fikirlerinden etkilendiği
materyalist filozofların, kısacası herşeyin bir algı olduğunu
hissettiğinde ise tüm benliğini bir dehşet duygusu sarar.
Güvendiği, inandığı, medet umduğu herşey bir anda kendisinden
uzaklaşıp kaybolur. Aslını mahşer günü yaşayacağı ve "O
gün (artık) Allah'a teslim olmuşlardır ve uydurdukları (yalancı
ilahlar) da onlardan çekilip uzaklaşmıştır" (Nahl Suresi,
87) ayetinde tarif edilen çaresizliği hisseder.
Bu andan itibaren materyalist kendisini maddenin
gerçekliğine inandırmaya çabalar, bunun için kendince "delil"ler
oluşturur; yumruğunu duvara vurur, taşları tekmeler, bağırır,
çağırır, ama asla gerçekten kurtulamaz.
Materyalistler, bu gerçeği kendi kafalarından
atmak istedikleri gibi, diğer insanların da zihninden uzaklaştırmak
isterler. Çünkü maddenin gerçek mahiyeti insanlar tarafından
bilindiği takdirde, felsefelerinin ilkelliğinin ve cahil
bakış açılarının ortaya çıkacağının, görüşlerini anlatacak
bir zemin kalmayacağının farkındadırlar. İşte burada anlatılan
gerçekten bu denli rahatsız olmalarının nedeni, yaşadıkları
bu korkulardır.
Allah inkarcıların bu korkularının ahirette
daha da şiddetleneceğini bildirmiştir. Hesap günü Allah
onlara şöyle seslenecektir:
Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk
koşanlara diyeceğiz ki: "Nerede (o bir şey) sanıp da ortak
koştuklarınız?" (Enam Suresi, 22)
Bunun ardından inkarcılar, dünyada var zannederek
Allah'a şirk koştukları mallarının, evlatlarının, çevrelerinin
kendilerinden uzaklaştığına ve tamamen yok olduklarına şahit
olacaklardır. Allah bu gerçeği de, "bak,
kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları
da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı" (Enam Suresi, 24) ayetiyle
haber vermiştir.
İnananların Kazancı
Maddenin ve zamanın bir algı olduğu gerçeği,
materyalistleri korkuturken, inananlar için tam aksi gerçekleşir.
Allah'a iman eden insanlar maddenin ardındaki sırrı kavradıklarında
büyük bir sevinç duymaktadırlar. Çünkü bu gerçek her türlü
konunun anahtarıdır. Bu kilit açıldığı anda tüm sırlar açığa
çıkar. Kişi normalde belki anlamakta zorluk çektiği pek
çok konuyu bu sayede rahatlıkla anlar hale gelir.
Daha önce de ifade edildiği gibi ölüm, cennet,
cehennem, ahiret, boyut değiştirme gibi konular anlaşılmış
ve "Allah nerede?", "Allah'tan önce ne vardı?", "Allah'ı
kim yarattı?", "kabir hayatı ne kadar sürecek?", "cennet
ve cehennem nerede?", "cennet ve cehennem şu an var mı?"
ve bunlar gibi önemli sorular böylece kolayca yanıtlanmış
olur. Ve Allah'ın tüm bir evreni nasıl bir sistemle yoktan
var ettiği kavranmış olur. Hatta öyle ki bu sır sayesinde
"ne zaman" ve "nerede"
gibi sorular da anlamsız hale gelir. Çünkü
ortada ne zaman, ne de mekan kalmaz. Mekansızlık kavrandığı
takdirde cennet, cehennem, dünya hepsinin aslında aynı yerde
olduğu da anlaşılır. Zamansızlık kavrandığı takdirde ise
herşeyin tek bir anda olduğu fark edilir;
hiçbir şey için beklenmez, zaman geçmez, herşey zaten olup,
bitmiştir.
Bu sırrın kavranmasıyla birlikte, dünya
inanan insan için cennete benzemeye başlar. İnsanı
sıkan her tür maddesel endişe, kuruntu ve korku kaybolur.
İnsan, tüm evrenin tek bir Hakimi olduğunu, O'nun tüm maddesel
dünyayı dilediği gibi değiştirdiğini ve yapması gereken
tek şeyin O'na yönelmek olduğunu kavrar. Artık o, "her
türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak" (Al-i
İmran Suresi, 35) Allah'a teslim olmuştur.
Bu sırrı kavramak, dünyanın en büyük kazancıdır.
Bu sırla birlikte yine Kuran'da bahsedilen
çok önemli bir gerçek daha anlaşılır: Daha önce de bahsettiğimiz,
Allah'ın insana "şah damarından daha
yakın" (Kaf Suresi, 16) olduğu gerçeği… Bilindiği
gibi şah damarı insanın içindedir. İnsana kendi içinden
daha yakın bir mesafe olamaz. Bu durum mekansızlık gerçeği
ile kolayca açıklanabilir. Görüldüğü gibi bu ayet de, bu
sırla birlikte çok daha iyi anlaşılmaktadır.
İşte gerçek budur. Bilinmelidir ki, hiçbir
insan için Allah'tan başka dost ve yardımcı yoktur.
Allah'tan başka hiçbir şey yoktur; Kendisi'ne sığınılacak,
yardım istenecek, karşılık beklenecek tek mutlak varlık
O'dur...
Ve her nereye dönersek, Allah'ın yüzü orasıdır…

31 Tim Folger,
"Buradan Sonsuzluğa", Discover, Aralık 2000, s. 54
32 Tim Folger, "Buradan Sonsuzluğa", Discover,
Aralık 2000, s.54
33 François Jacob, Mümkünlerin Oyunu, Kesit
Yayınları, 1996, s. 111
34 Lincoln Barnett, Evren ve Einstein,
Varlık Yayınları, 1980, s. 52-53
35 Lincoln Barnett, Evren ve Einstein,
Varlık Yayınları, 1980,s. 17
36 Lincoln Barnett, Evren ve Einstein,
Varlık Yayınları, 1980,s. 58
37 Paul Strathern, Einstein ve Görelilik
Kuramı, Gendaş Yayınları, 1997, s.57
38 Lincoln Barnett, Evren ve Einstein,
Varlık Yayınları, 1980, s. 17-18